Salı, Mart 3, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 2

Hukuk Nedir?

0

Makalenin tamamını okumak için tıklayınız.

 

Hukuk nedir diye topluma bir soru yönelttiğinizde bunun yanıtını almak mümkün değildir.  Çeşitli kesimlerden olan bireyler ister yüksek eğitimli ister orta veya daha az eğitimli olsunlar hukuk hakkında verecekleri yanıt başlarından geçen ve mahkemeye düşmüş bir olay nedeni ile vardıkları veya varmaya çalıştıkları açıklama olacaktır.

Oysa demokratik yapılanmış bir devlet vatandaşları demokrasi ile kendilerine tanınmış hakların hukuk devleti ilkesi ile kazanılmış olduğu bilincinde olmalıdırlar. Ancak hangi eğitim düzeyinde olunursa olunsun şunu belirtmek gerekir ki, HUKUK KESİN YANITI OLMAYAN bir İDEALDİR.

HUKUKİ, SOSYAL, KÜLTÜREL AÇIDAN DARÜLFÜNUNDAN ÜNİVERSİTEYE YOLCULUĞUN ATATÜRK İLKELERİ BAĞLAMINDA DEĞERLENDİRMESİ

0

MAKELENİN TAMAMINI OKUMAK İÇİN TIKLAYIN

GENEL AÇIKLAMA

 

Darülfünun, Osmanlı İmparatorluğu döneminde Fatih Sultan Mehmet tarafından temelleri atılan bir eğitim kurumu olarak ortaya çıkmış ve Osmanlı Devleti’nde medrese dışında bir eğitim kurumunun kurulması gereği hissedilerek kurulmuş bir öğrenim kurumudur. Medreselerde genellikle teoloji eğitiminin ağırlıkta olması böylesi bir üst kuruluşun kurulmasını gerektirmiştir.

 

Medrese orta çağ İslam ülkelerinde Kuran okuma yöntemini öğreten bölümlere verilen bir isimdir. Medreselerde Darülkurra adı verilen salonlar mevcut olup ve bu salonlarda güzel kuran okuma eğitimleri verilirdi ve güzel okuyanlar adeta yarışırlardı. Güzel kuran okuma olayı VII. ve VIII. yy. larda tilavet ve kıraat din bilimi olarak gelişmiştir. Anadolu Selçuklu külliyelerinde camilerde de Darülkurralar mevcuttu. Ancak Osmanlı döneminde ise Kuran’ı ses inceliklerine göre öğreten kurumlara Darülhuffaz denmiş ve Tilavet ve Kıratın yanı sıra Arapça da öğretilen bölümlere Darülkurra denmiştir. Bu medreselerde ortak amaç hafız mevlithan, imam, hatip ve müezzin yetiştirmekti. 1924 tarihinde Teşkilatı Esasiye Kanunu bağlamında medreselerin kapatılmasına kadar bu gelenek sürdürülmüştür.

 

Dar-ül Fünun veya Darülfünun, Arapça bir kelime olarak Dar  EV- YURT  ve Fünün  FEN -FENLER  anlamına gelir ve Üniversite anlamında kullanılan bir sözdür. Başka deyişle Fenin evi veya üniversite yerleşkesi denebilir. 

 

Darülfünun Almanca da Universitat, Fransızca Université, İngilizce. University, ve Türkçe’ye de Üniversite olarak çevrilmiş ve 1933 yılına kadar kullanılmış isimdir. Halen kullanılmaktadır. İlk kurulduğu dönemlerde de tamamen yüksek eğitim veren bir kurum niteliğini taşımayan bu kurumun sadece lise seviyesinde eğitim vermiş olduğunu açıklamak yanlış olmayacaktır.

 

Darülfünundan Üniversiteye serüveninin geçirdiği merhaleler ve tarihçesine eğilmek sureti ile Türkiye Cumhuriyeti Devletinin üzerinde kurulu bulunduğu topraklarımızda Üniversite geleneğinin temellerinin ne olduğu ve nereden itibaren bu topraklarda yaşayan insanları etkilediğini anlamak mümkün olabilir.

CUMHURBAŞKANI VE MİLLETVEKİLİ SEÇİMLERİNE ODAKLANMIŞ TÜRKİYE’ DEKİ ANAYASA VE YASA HÜKÜMLERİ NE DİYOR?

0

2022 yılında yazdığım ve web siteme koyduğum Cumhurbaşkanı ve milletvekili seçimi ile ilgili görüşlerimi o günün şartları ve yasa hükümleri gereği üçüncü kez Cumhurbaşkanının adaylığı ile ilgili zamanlama konuları üzerinde görüşlerimi belirtmeye çalışmıştım. Kısa deyişle TBMM’nin 3/5 oyu ile seçim yenilemesine karar verilmesi halinde mevcut Cumhurbaşkanının tekrar aday olma hakkının bulunduğunu açıklamıştım.

Şimdi 2023 yılına ve Mart ayına gelindiği için ve seçimlerin yenilenmesine Cumhurbaşkanı tarafından karar verildiğinden Anayasa ve yasalardaki hükümler doğrultusunda görüşlerime ekleme yapmak gereğini duydum.

 

MAKELENİN TAMAMINI OKUMAK İÇİN TIKLAYIN

TÜRKİYE’DE ÜRETİMİNE BAŞLANMIŞ YENİ BOMBANIN ADI KIDEM TAZMİNATI MI?

0

Prof. Dr. Berin Ergin

TÜRKİYE’DE ÜRETİMİNE BAŞLANMIŞ YENİ BOMBANIN ADI  KIDEM TAZMİNATI MI?

 

Is The Name of  New Bomb Producing in Turkey, Severence Pay?

 ÖZ

İş Hukukunun güncelliğini kaybetmeyen konusu kıdem tazminatı 2020 pandemi döneminde gündemin en tepesine oturarak, işçilerin her zaman olduğu gibi sükutu hayale uğramalarına neden olmuştur.

Kıdem Tazminatı veya tarafımdan açıklandığı gibi kıdem ikramiyesinin mülga 1475 sayılı kanunun yürürlükteki 14. Maddesindeki gibi uygulamasını çağdaş olmadığı yanlış ,eksik ve amaca aykırı bulunması nedeni ile yeni bir kıdem ikramiyesi sistemi uygulanması yasalaşmasının gerekli olduğunu düşünerek, nicedir üzerinde durduğumuz bu yeni sistemi açıklamaya çalıştık.

Önemle belirtmek gerekir ki, yasaların Türk halkının istekleri, yaşam şartları, kültürleri ve hayattan beklediklerine uygun olması gerekmektedir. Cumhuriyet yasaları olarak hayata geçmiş İş yasaları İzmir İktisat Kongresinin ilkelerine rağmen devlet tarafından işçi işveren, emek sermaye ilişkisi, olması gerektiği gibi ekonominin en önemli dişlileri olmasına rağmen objektif akılcı ve bilimsel bir yönteme oturtulmamıştır. Yabancı sermayenin etkisinde kalarak ve çeviri hükümler ile Türk halkına ve gerçeklerine uyacağı zannedilerek birtakım yapılanmalar ile iş ilişkilerini emek ve sermaye ilişkisi iki kardeş olmasına rağmen karşıt gruplar olarak gelişmesini sürdürmüş ve sürdürmektedir. Bu bağlamda kıdem tazminatı için her işçinin emeklilik hakkını kazanması halinde iş sözleşmesinin hangi sebeple sona erdiğine bakılmaksızın kıdem ikramiyesi almasını mümkün kılacak özel ve şimdiye kadar kimse tarafından açıklanmamış tek ve benzersiz bir sistem ile ilgili projeyi iş bu makale ile açıklamaktayız.

Anahtar Kelimeler : İş, Tazminat, Kıdem Tazminatı, Sendika, İzmir  İktisat Kongresi.

TÜM MAKALEYİ OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ

İstanbul Gedik Üniversitesi Gazete Gedik 2021 İlk Sayı

 

 BARIŞTAN SAVAŞA SAVAŞTAN BARIŞA

0

BARIŞTAN   SAVAŞA

SAVAŞTAN   BARIŞA

 

Üçüncü bin yılda planetimizde barışın yaygın olarak uygulandığı, insanların birbirlerini sevdiği mutlu ve huzurlu yaşayabildikleri bir ortamın olması ne güzel olurdu. Ancak öyle olmadı uzun süren savaşların egemen olduğu, Devletlerin birbirlerini çıkarları sebebiyle ve gelecek kaygısı ile sürekli mücadele halinde olmaya ittiği ve savaşların boyutunun niteliğinin değişerek devam ettiği uzun soluklu bir yolda maalesef yürümekteyiz. Neden Barış içinde olmak varken savaşılmakta? Mutluluk, refah, demokrasi, insan hakları, inanç özgürlüğü, adil yargılanma, insanların bilimsel bilgi ile gelişmesini sağlamak için, daha iyi bir dünya için savaşmak gerektiği söyleminin gerekçesi nedir? Şiddet ve Savaşın hâkim olduğu bir dünyada yaşamaya insanların mahkûm olması nasıl bir karmanın sonucudur? Günümüzde şiddetin egemen olduğu savaşın barışı sağlama adına yapıldığı söylemi nedeni ile bu kavramlar üzerinde düşünmeliyiz.         

Barış ve Savaşın kardeş olduğu söylenir. Barış için savaşmak gerektiği ideolojileri insanlara artık olağan gelmekte. Oysa bu şekilde yorumlayanlar yanılgı içindeler. II. Dünya Savaşından sonra Avrupa’daki hezimet sonucu barışın gerekliliği idrak edilerek birçok uluslararası anlaşmalar yapılmıştır. Barış ve Savaş kelimeleri savaşa girmemiş ülkemizde o dönemlerde bebeklere ad oldu. Barışlar, Savaşlar adlarının anlamını hiç bilemeden büyüdüler. Savaş’lar ailelerin yiğidi, aslanı oldu. Vurdulu kırdılı hareketleri takdir gördü, kendini kimseye yedirtme altta kalma söylemi ile büyüdü. Oyuncak silahlar, oklar üretim rekoru kırdı. Barışlar ise ailelerin akıllı oğlu, terbiyeli oğlu, çalışkan oğlu kavga etmeyen oğlu, terbiye ve edep içinde adlarına uygun halim ve selim olarak büyüdüler. Başka deyişle adlar insanların kişiliğini, karakterini ve niteliklerini oluşturdu.

 

Türkçede Barış kelimesi Sulh karşılığı ile eş anlamda kullanılır. Oysa her ikisinin lügat anlamına baktığımızda Sulh kelimesi daha ziyade selamet, teslimiyet, ıslah, iyi olmak yararlı olmak, uygun olmak, yardım etmek, kendine çeki düzen vermek, eğitmek gibi barış kelimesine nazaran daha çok anlam yüklüdür ve kökeni Arapçadır. Sulh kelimesinin içinde birçok iyi insan eylemi vardır. Bir ihtilafın sonlanması veya bireyler arasında, toplumlar arasında bir anlaşmazlığın veya bir menfaatin sebebiyet verdiği olumsuz durumun düzeltilmesi, tarafların isteklerine ve haklarına göre tanzim edilmesi gibi sonuçlar doğuran bir kavramdır Sulh.

 

            Barış kelimesi kökü itibariyle Türkçe bir kelimedir ve “Bar “kökünden türetilmiştir. Bar kelimesi Asya Türkçesinde bir olmak beraber olmak, birlik olmaktır. Türkçe lügat anlamı ile savaşın karşıtı olarak belirtildiği gibi, uyum, karşılıklı anlayış ve hoşgörü ile oluşturulan ortam, dargınlığın unutulması, savaştan sonraki anlaşma olarak açıklanmaktadır. Görüldüğü gibi birçok fiil ve davranışı Barış kelimesi içinde barındırmaktadır.  Barış kavramı içinde süreklilik unsurunu da barındırır. Barıştan bahis için mutlaka bir savaş veya çarpışma sonrası gelinen nokta olmasına gerek yoktur. Barış ve Savaş anlamı itibariyle nasıl ele alınırsa alınsın ulus devletler bağlamında savaş sonrası devlet tarafından yapılan anlaşmaya verilen ad olarak yorumlama gibi bir eğilim vardır. Ancak barışın sadece savaş sonrası ortaya çıkan anlaşma olarak düşünülmesi eksik bir tanımdır ve sadece ulus devletlerin egemenliğinde ifadesini bulan bir olgu değildir. Barış toplumsal bir nitelik taşır toplumun tümünü ilgilendirir. Bu nedenle toplumsal bir konudur. Barışın düşmanı şiddettir. Şiddet, barış ve savaş ile birlikte ele alınması gereken davranış olarak karşımıza toplumsal barış kavramını çıkarır.

Toplumun aydın kesimlerinde ısrarla insanlar arasında sevgi ile bezenmiş, düzenli seviyeli saygılı, adaletli ilişkiler olması ve bu yönde mutlu bir yaşam sürülmesi gerektiği bilinci yayılmaya çalışılmak istenmektedir. Ancak bu konuda etkin ve yaygın biçimde düzenli bir çalışma hiçbir zaman söz konusu olamamıştır. Türkiye’nin çevresinde gelişen olaylar nedeniyle hızla kan ve şiddet ivmesinin artması, Türk aile bütünlüğünün ve devlet vatandaş ilişkisinin güven duygusunun yok olmaya doğru gittiği gerçeği şiddetin topluma hâkim olmasını yaygınlaştırmaktadır.            Barış için öncelikle toplumsal güven gereklidir. Toplumsal güven toplumsal anlaşmanın varlığına bağlıdır. Toplumsal anlaşma mutlu ve barış içinde yaşam için kaçınılmaz asgari müştereklerin toplumun çeşitli katmanları arasındaki farklılıkların sulh ve sükûn içinde giderilmesini ve kurallara bağlanmasını gerektirir.

 

Zamanımızda başarı ve üstünlüğün şiddet ile sağlandığı kültürü giderek yaygınlaşmıştır. Sonuca ulaşma yolunun şiddetten geçtiğini zan etmek ve buna inanmak insanoğlunun içinden çıkamadığı girdaptır. Bu olgu barış için en büyük engeldir.

Şiddetin tarih boyunca var olduğu gerçeği de yadsınamaz. Büyük İskender’i büyük yapan Hindistan’a kadar ki seferi hep şiddet ile doludur. Hep öldürmek gasp etmek yağmalamak için yapılmıştır. Kendisinden farklı olanı yok etmek veya biat ettirmek için şiddet uygulamak, güç göstermek yönetmek yararlanmak için savaşılmıştır. Savaşmak, kafa kesmek, acımasız olmak, mülkiyet hissi, başkasının olanı elde etmek için şiddetin zevk haline getirilmesi hasta ruh ifadesidir. Sizce bu yaptıkları ile betimlenirse İskender BÜYÜK mü? Aynı şekilde Ortaçağdaki savaşların nedenleri ile ilgili yazılanları incelediğimizde gördüğümüz sadece dini yaymak değil, ekonomik ve kültürel sömürü için Haçlı Seferlerinin düzenlenmiş olduğudur. Uygulanan insanlık dışı şiddet insan ruhunun parçası olmuştur. Moğolların Anadolu’ya yaptığı akınların sebebini yorumlarsak, bir toplumun diğerini ele geçirmek ve çağının en güçlüsü olmak, yönetme erkini elinde tutmak, ekonomik çıkar elde etmek değil midir?

Örnek verdiğimiz bu olaylar insanlara mücadele etmeyi kardeşlikten sevgiden uzak sadece düşmanca hisler beslemeyi öğretmiş ve alışkanlık haline getirmiştir. Denmektedir ki demokrasi için daha iyi bir dünya için mücadele gerekir ve savaş verilir. İyiyi elde edeceğine inanarak savaş yapmak mantıklı mıdır değil midir düşünmek gerekir. İlkelerimiz için savaşacağız çığırtkanlığını filozofların köşelerinden yazdıkları ve sahaya inmeden düşünce boyutunda açıkladıkları söylemlerinden hareketle ve özümseyerek hareket edenler düşünce özgürlüğünden uzak ve esaret içindedirler.  Başkasına ait olanı elde etmek, ötekini yok etmek, ötekini kendine tabi kılmak, ötekinin kültürünü yok etmek, ötekinin özgürlüğünü elinden almak uğruna hep şiddete başvurulmuştur. Bu kan kokan mücadele ne sevgi içindir ne kardeşlik içindir ve ne de özgürlük içindir.

Eğer bir insan veya topluluk gülerek ateş edebiliyor ve can alabiliyorsa ortaya çıkan feci manzara karşısında zevk alıyor ve zafer işareti yapıyorsa barışa giden yol çok uzun ve zorluklar ile dolu demektir. Eline bir canlıyı insanı yok etmeye yönelik aleti alan kişinin neye hizmet ettiğini bilmeden eylemde bulunmasının tahlil edilmesi gerekir.

 

Eylem, düzenli bir ordu tarafından ülke savunması için yapılıyor ve son çare olarak görülüyor ve uluslararası savaş kurallarına da uygunsa bu takdirde eleştiri siyasi ve uluslararası kurallar bağlamında başka yönlerden yapılabilir.

 

Bunun dışında açıklayalım ki, terörist amaçla bir düzeni yıkmak demokratik olmayan yollar ile ötekine saldırmak veya kendi inancının üstün olduğu varsayımı ile ötekine baskı aracı olarak dini kullanmak barışın hiç sağlanmayacağı yollardır. Toplumların örf ve adetleri yok etmek, ekonomik çıkar sağlamak için ülke, toprak işgal etmek gibi kabul edilemez fiiller sebebiyle silah kullanan kişinin öncelikle özgür olmadığını ve biat kültürü içinde olduğunu kabul etmek gerekir. Çünkü yasalara kurallara aykırı bir biçimde sulh ve sükûnun bozulmasına hizmet etmek bir devlet içinde kabul görebilecek uygulamalar değildir. Diğer bir örnek eylem de, kısa süreli ve menfaat karşılığı kendisini ilgilendirmeyen bir terör veya savaş ortamının içine girmek şeklinde tecelli eden savaş halidir. Yaşadığı ülkeden kalkıp bedel karşılığı tarafı olmadığı bir savaşın veya terör eyleminin içine girmenin mantığı ve insan olma olgusu ile ilgisinin insan tabiatındaki vahşilik ile açıklamasını yapmak gerekecektir.  Sosyologların ve psikologların uzun uzun insan tahlilleri yaparak açıkladıkları insana yakışmayan ve olmaması gereken niteliklerin evrenden silinmesi için ne yapılması gerektiğine dair bir sistem henüz bulunmamıştır. Bu nedenle sözde barış için yapılan mücadele gerçek bir mücadele olmadığı gibi barış  hiçte insanlığın yakınında değildir.

 

            Üçüncü bin yıldaki manzarayı özetlersek, her alanda ve her türlü şiddet, en hızlı bir biçimde rüzgârı bile gerisinde bırakarak ölüm makinesi olarak,  insanı yok etmek amacı ile ortalığı kasıp kavurmaktadır. Bunun adının Barışı sağlamak olarak yorumlanması da ayrı bir demagojidir.  Gerçekte çağlar boyu gerçekleşmiş savaşların insanlar arasında sürekli bir barışın sağlanmasının insan doğasına aykırı olduğunu göstermektedir. Acaba insanların toleranslı olmaları ve içlerinde sevgi yumağının gerçekleşebilmesi nasıl oluşturulabilir. Uzun vadede şiddet azaltılabilirse barış sulh sağlanabilir mi?

Kendilerini barışa adamış ve sevgi için barış için çalışmalar yaptıklarını iddia edenler bile düşman olarak karşı grubu gördükleri için hırslarından kinlerinden ve nefretlerinden arınamamış olmaları gerçeği, şiddetin barışı yok eden niteliğinin bu gezegenden silinmesinin imkânsız olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Böylece belki insanlar içlerindeki duyguları inceleyebilir ve kendilerini barışın, sulhun niteliklerini özümsemeye alıştırabilirler.

                İnsan saf ve temiz duygular içinde olarak yaratılır diyoruz. .Barışçı ve sevgi dolu olmanın sadece içsel duygular ile değil sağlıklı bir eğitimi de gerektirdiğini unutmadan ve aynaya bakmayı ihmal etmeden, kendimize yapılmasını istemediğimiz hiç bir davranışı başkasına yapmadan yaşamayı öğrenmek gerekmektedir. Toleranslı olmak şiddeti temelden yok edebilir mi?  Böylece barış sağlanabilir mi? Bunun yanıtının yakın bir zaman için olumlu olarak verilemeyeceğini insanoğlunun idrak etmesi acı bir gerçektir.

                Dünya sinemalarında reyting yapan filimler hep şiddet içermekte ve savaşlar en moda filimler olarak sözde iyi ve kötü arasındaki mücadeleyi sergilemektedir. Senaryolar genç beyinlerde nasıl bir olgu yaratmakta insancıllık mı veya elde etmeyi istediği menfaatin kendisine gelebilmesi için savaşmak gerektiğini mi, şiddet duygusuna karşı bir özlemi mi, veya güçlü olmanın şiddetle orantılı olduğu mu zihinlerine kazımakta? Yoksa adil ve hukuk düzenine uygun yol ve yöntem içinde yaşama bilincini mi vermektedir? Gerçek savaşların, film setinde çekilmiş sinema filmi gibi izlenmekte olduğu gerçeği genç dimağları nasıl etkilemektedir? Nesillerin şiddet içinde büyümesi örnek alması ve alışkanlık edinmesi sonucu ortaya çıkan insanın nasıl olmasını bekleyeceğiz. Barışa sulh ve sükûna hiç bir zaman bireyin tek başına ulaşamayacaktır. Barış toplumsal birikim ve toplum bilinci ile gerçekleşebilir. Şiddet son bulmadan insanlar toleranslı olmayı öğrenmeden özümsemeden barışa ulaşılamayacaktır.  Şiddetin savaşı körüklediğini ve barışı engellediğini bilmek bile bu yolda bir yol almaktır.

            Kısaca barış, bireyin içsel dünyasında kendi ile barışık sevecen iyi ve yüce duygularla bezenmiş, özgür bir akla sahip olarak yaşamını sürdürmek inancında olduğu takdirde var olabilir. Birey yaşadığı toplumda sulh ve sükûn içinde, kimsenin hak ve menfaatlerinde ve yaşam hakkına tecavüz etmeden,  sorun giderme ve uyuşma içinde olma bilincine erişmiş olarak ve en önemlisi, her şey benim olmalı, benim yönetimimde olmalı, benim yararıma olmalı, ben merkezli olmalı, varsa yoksa BEN-BİZ açılımı içinde olmamalıdır. BİZ açılımı içinde sadece hayalcilerin ütopyasındaki BİZLER var. Bu dar bir çevre ancak ne yazık ki akıl ve bilim sahibi olmamak o dar çevrenin karşısında ÖTEKİ olarak yer almayı zorunlu hale getirmiş. Oysa insanlığın hepsinin BİZ olması ile ancak mutlu huzurlu eşitlikçi ve adaletli bir yaşam söz konusu olabilir.

Prof. Dr. Berin Ergin

 

 

 

             

 

 

               

Gedik Üniversitesi Gazete Gedik 29Ekim-10 Kasım Özel Sayı

Üniversiteye Adım Atma Yarışında Koşan Gençler ve Ailelerine Sesleniş.

0

Üniversiteye Adım Atma Yarışında Koşan

           Gençler ve Ailelerine Sesleniş.

 

 

Uzun bir süredir gerek gençlerimiz ve gerekse aileleri üniversiteli olma yarışında koşan evlatları için bekleyiş içinde idiler. Sonuçlar açıklandı birçok aile ve gençler mutu oldu ancak çoğu aile ve evlatlarımız halen mutsuzluğu yaşamaktalar.

Devlet üniversitelerini kazananlar ve istediği bölümü kazanan gençlerimiz için sorunlar bir nebze halledilmiş gibi.

Gelelim Vakıf Üniversitelerine girmeyi ancak elde edebilmiş gençlerimize.  Özellikle burada belirtmek istediğim Vakıf üniversiteleri ülke şartları açısından coğrafyada yaygın olarak üniversite açma imkânını elde edemeyen devletin bu görev Vakıf üniversiteleri marifeti ile yerine getirmesi aslında geniş bir yelpazede yükseköğrenimin öğrenci kitlesine yayılmasına imkân veren kurumlar olarak teşekkül etmiştir. Bu kurumlar yasa ile kurulmuş T.C. Anayasası ve yasal mevzuata uyarak eğitim vermekle yükümlü ve ticari olmayan eğitim kurumlarıdır.

Burada İstanbul Gedik Üniversitesinden bahsetmek istemekteyim. İlk olarak Meslek Yüksek Okulu olarak eğitim faaliyetine başlamış olan GEDİK Ailesi kendi sanayi kuruluşlarındaki eksikliği görerek çok üst düzeyde teknik adam yetiştirmenin önemini anlayarak ara eğitimin gerekliliği nedeni ile MYO kurmuştur. MYO olarak başlayan eğitim faaliyeti daha onra üniversite haline dönüştürülmüştür. Böylece eğitim faaliyeti daha geriş bir alanda sürdürülebilmiştir.

İstanbul Gedik Üniversitesine 2019yılıda HUKUK FAKÜLTESİ de eklenerek bu yapı büyütülmüştür.

 

 

İstanbul Gedik Üniversitesi Hukuk Fakültesi son yıllarda kurulan vakıf üniversiteleri içinde çok değişik ve yeni ir vizon ve misyonu ile farklı bir eğitim sisteminin kurucusu olmuştur.

 

Eğitim veren hocalarımız Prof. Doçent olması önemli bir ayrıcalık olması özellikle de eğitim kadrosundaki profesör akademisyenlerin Türkiye çapında gerek eğitim açısından ve gerekse görev yaptıkları ulusal ve uluslararası devlet görevlerinde bulunmuş olmaları ile  son derece tecrübeli eğitimciler olarak fakültenin  eğitim fonksiyonunu güncel tutmaktadırlar.

Web sitemizde eğitimin nasıl olması gerektiği etraflıca açıklanmıştır. Tüm dünyada ve ülkemizde eğitim konusunda gerek dijital dünyaya geçiş aşamasında ve gerekse insanların sadece diploma almak çabası içinde olmaları ve eğitimin kalitesine önem vermemeleri yüzünden geçmişten bugüne 10-15 yıllık bir süreç içinde eğitim sistemi içinde olanların maalesef yeterli bilgi ile donanmayanların yüzdesi önemli ölçüde fazladır. İşte bu yüzden çeşitli kurslar ve sertifikalı programlar ile bilgi sahibi olunduğu ve bu eğitimlerin alındığını belgeleyen özgeçmişler ile gençler iş aramaktadırlar.

Diploma sahibi olduktan sonra iş bulmak son derece zorlaşmıştır. Kısa vadeli işler ile insanın kifayet etmesi mümkün değildir. İş bulmadaki zorluklar her ülke açısından farklı olabilir, Türkiye açısından soruna baktığımızda ülkenin içinde bulunduğu ekonomik durum ve hiç bitmeyen bir savaş projesinin içinden geçmekte olmamız ve bu proje sebebi ile gençlerde yaratılmış bıkkınlık ekonomik açmazlar ve Türk lirasının değer kaybetmesi zorlukların belirli bölümünü teşkil etmektedir.

Konuya Tarım Sektörü açısından da bakmak gerekir, Bu sektörde faaliyet gösterenlerin gerek doğal nedenle ile ve gerekse ekonomik nedenler ile yaşam koşullarında çok ciddi olumsuzluklar meydana gelmiştir. Bu sektördeki ailelerin çocuklarının eğitim konusu da bu durumdan çok fazla etkilenmektedir. Gerek orta öğrenimdeki eğitim kalitesinin Türkiye’inin her tarafında aynı olmaması ve gerekse üniversite sınavlarına hazırlanmada ki eşitsizlikler bu sektör gençlerinin hayat mücadelesine eksi ile başlamasına neden olmaktadır.

Ayrıca 4+4+4 12yıllık eğitim sürecinde Milli Eğitim politikası olarak daha iyiye gitmek adına çizilmekte olan pan ve projeer öğrencilerin öğrenme, dinleme ve anlama kaabiletleri açısından üniversiteye geldiklerinde bir çok eksikliği de beraberinde getirmektedir. Aileleri tarafından özel yetiştirilmemiş çocuklar ile milli eğitim sistemi içinde kalarak sadece eğitim alanlar arasında önemli farklar meydana gelmektedir. Bu husus haklar bakımından önemli adaletsiz bir görüntüdür.

İşte İstanbul Gedik üniversitesinin bu sene 2. sınıfını açacak olan Hukuk Fakültesi eğitim programlarına yukarıda açıklamaya çalıştığımız hususları düşünerek, bireylerin okuma, dinleme ve anlama ve özümseme kabiliyetlerinin de gelişmesini sağlamaya yönelik ekstra programları ile öncü bir sistemi uygulamaktadır.

Hukuk bilimi bir insan için hangi işi yaparsa yapsın son denece gerekli bir ilim dalıdır. Hukuk eğitimi ile yoğrulmuş olmak insanı geliştirir. Hukuk eğitimini almak muhakkak hukukçu olarak çalışmayı gerektirmez.

Ancak bir mühendisin hukuk bilmesi bir doktorun hukuk bilmesi bir müteahhidin hukuk bilmesi bir bankacının hukuk bilmesi bir yöneticinin hukuk bilmesi başarılı olma şansını % 100 ere çıkarmaktadır.

Ayrıca hukuk bilgisi ile yoğrulmak dişil bireyler için de son derece yararlıdır. Esasen ben cinsiyete dayalı bir ayırımcılığa kesin karşı olduğumu belirterek diyorum ki, kadınlar olarak hukuk bilmek bu mesleği ifa etmeseler bile eş olarak anne olarak görevlerini ifa ederken çok daha farklı nitelikler ile donanımlı olarak aile birliğini sağlayabilmektedirler. Çocukların eğitimi konusunda hukukçu bir annenin eğitimi elbette farklı olacaktır.

 

 

Hukuk bilgisi insanı düşünme ve düşünce özgürlüğü platformunda sorumluluklarının bilincinde olarak toplumda farklı bir yere taşımaktadır.

Hukuk bilgisine erişmek kolay mıdır? Buna yanıtım HAYIR olacaktır. Çünkü toplumda birçok kişinin zannettiği gibi hukuk ezber ile öğrenilebilecek ir bilim değildir. Hukuk mantık ve matematik ile yakın ilişkidedir. Hukuk bilgisi ve temel ilkeleri ve felsefesi, sosyal boyutu özümsenmeden hukuk mantığına sahip olunamaz. Bunları aldıktan onra elde edilen bilgilerin yoğrulması harmanlanması ve bunun mantık çerçevesinde yapılması gerekmektedir. Bunun ağlanmasındaki en önemli olgu hukuku hayatının en önemli parçası haline getirmiş hocaların varlığı ile mümkündür. Hukukun genç beyinlere özümsetilmesi bir sanattır. Bu sanatın kazanılması akademik sahaya adım atmakla hemen kazanılmaz. Sanatın gelişmesi için yıllar gereklidir.

İstanbul Gedik Üniversitesi Hukuk Fakültesi gerek genç hukukçuların yetişmesi ve gerekse geleceğin akademisyenlerinin gelişmesinde öncü olarak çalışmalarını çok değerli öğretim üyeleri ile gerçekleştirmektedir.

YÖK Mevzuatı hukuk ilmine tam vakıf olabilme açısından yeterli değildir. Çünkü sistem tüm üniversite fakülte ve birimler için standart mevzuatı uygulamak durumundadır. Esnekliği çok az olan emredici hükümler ile hukuk ilminin inceliklerinin ortaya konulması mümkün olamamaktadır. Ders saatlerinin eğitim için gerekli olduğu kadar olmaması genç neslin sosyalleşmeyi ve sosyal alanlarda kantinlerde geçirdikleri zamanın eğitim olduğunu zannetmeleri ve zorunlu ders saatlerinin biraz fazla olmasından şikâyet etmeleri, genç beyinlerin algılama yeteneğinin en iyi oyduğu dönemleri yararlı olarak kullanamamalarına neden olmaktadır.

Oysa hukuk fakültelerinden diploma alanların çoğu diplomanın yeterli olmadığını mesleğe atılmak için mücadele ettiklerinde anlamaktadırlar.

Hukuk mesleği çeşitli alanlarda icra edilebilecek bir meslek olarak, bunun için sınavlara girecek olan adayların sınavlarda ne gibi sorular sorulduğunu gördüklerinde diplomanın yeterli olmadığı ie yüzleşeceklerdir. Bu bağlamda İstanbul Gedik Üniversitesi Hukuk Fakültesinin ders programları incelendiğinde görüleceği üzere, sına için sisteme konulmuş olan bilgiler programımıza konmuş bulunmaktadır.

Maksat diploma almak değildir. Tüm aileler bunu bilmek durumundadır. Amaç iyi bir eğitim alarak sağlam bir temel ile üzerine çağdaş bina inşa etmektir. İşte İ. GEDİK HUKUK FAKÜLTESİ diğer fakülteler ile mukayese kabul etmeyecek nitelikte öncüdür.

GEDİKHUKUK tüm öğretim üyeleri ile ve dışarıdan konusunda uzman olan kişileri de davet edere ders dışı etkinlik ile ders programlarında değinemediğimiz ancak hukukçu olacakların mutlaka özümsemesi gereken bilgileri öğrencilerimize sunmaktadır.

Böylece zorunlu dersler dışında hukuk eğitimi alan bireyler değişik alanlarda da bilgi sahibi olarak yetişmektedir. Bu faaliyetler Gedik Hukuk Fakültesinin kalitesi bağlamında zor yarışılabilecek niteliktedir.

Bugünlerde ek yerleştirmeler söz konusu olmakta ve birçok öğrenci ve ailesi evladı için seçim yapma aşamasındadır., Tercihinizi Hukuk olarak yapmak istediğiniz vakit mezun olduğunuzda aldığınız eğitim açısından İ. GEDİK HUKUKLU olmaktan mutluluk duyacağınızı belirtmek isterim.

Gelelim ücret konusuna; Ebette aileler için eğitimin ekonomik yanı düşünülmesi gereken önemli bir konudur. Hukuk eğitimi almak ucuz bir eğitim değildir. Ancak belirtmeliyim ki, diploma değil nitelikli eğitim gereklidir.

Eğitimin bir kalitesi vardır. Madem ki ücretli vakıf üniversiteleri vardır ve devlet bunların kurulmasına izin vermiştir, bu durumda bu kurumlar hayrat işi yapma aşamasına gelirlerse hiçbir eğitim vermemiş olurlar. Başka deyişle hocasız eğitim kurumları olarak gündeme düşerler.

Değerli aileler mademki evlat sahibi oldunuz onların geleceğini ağlamak sizin birincil görevinizdir. Evladınız ücretsiz devlet üniversitelerini kazanamamış olabilir ancak bugün evladınız için fedakârlık yapmak durumundasınız. Fedakârlığınız en üst seviyede almak durumundadır. Çünkü sizin fedakârlığınız ile ancak, ülkeye vatana bilimsellikten çağdaşlıktan nasibini almış vatanını milletini seven onun sürekliliğini sağlayacak niteliklere sahip olan bireyler yetişecektir. Mustafa Kemal Atatürk istikbalin gençlerin elinde olduğunu bu nedenle belirtmektedir.

Seçiminiz üst düzey eğitim veren bir kurum olmalıdır. Ucuz bedel ile eğitim veren değil. Üst düzey ve çağdaş eğitim, o eğitimi verenlerin niteliği ile ve ders programı ile belirlenir.

Hukuk eğitimi önemlidir. Çünkü hukukun bittiği yerde yaşam yoktur. Hukukun olmadığı ülke yıkılır. Hukuk insanlara yaşam sevinci verir. Öğrendikçe daha fazla çalışma hırsı veren çok geniş boyutlu bir bilimdir.

İstanbul Gedik Üniversitesi ticari nitelikte bir üniversite değildir. Kurucumuz rahmetli Y.Müh. Halil Kaya GEDİK bu eğitim kurumunu ülkesine çağı yakalayabilecek ve sanayi sektörüne öncülük edebilecek ve yaratıcı olabilecek gençleri yetiştirmek için kurmuştur.

2019 yılında bu eğitim kurumuna Hukuk Fakültesi eklenerek ülkemizde hukuk konusunda ve özellikle eğitim sektöründe meydana gelmiş aşınmanın yarattığı boşluğu yine çağdaş ve gelecek nesillerin rahatı ve refahını sağlamak geleceğini güvence altına alabilmek özgür Türkiye’nin ilelebet yaşamasını sağmak için önemli bir katkı oluşturulmak istenmiştir.

Bu yapılanmanın içinde olmak ve Gedik Hukuk ekolünün parçası olmak bir ayrıcalıktır.

İnsanı seven insana saygı gösteren, ayırımcılık ile hiç ilgisi olmayan bir zihniyet ile çalışan Gedik Hukuk Fakültesini tercih etmek gerek kendi geleceğini ve gerekse ülkenin geleceğini garanti altına almak demektir.

Her tercih geleceğe atılan bir adımdır. Yanlış adım geleceği karartır.

Sevgi ile kalın herkese hayatında başarılar ve mutluluklar diliyorum.

Prof. Dr. Berin Ergin

 

 

 

 

 

 

error: Tüm içerik Hakları saklıdır.