Salı, Mart 3, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 5

YASALARDA KADINLARA YÖNELİK HÜKÜMLERE GENEL BAKIŞ

0

Prof. Dr.Berin Ergin

 

 

                                      YASALARDA KADINLARA

                            YÖNELİK HÜKÜMLERE GENEL BAKIŞ

 

20 .Yüzyıl dünyada  değişikliklerin en fazla oluşmaya başladığı, teknolojinin en üst düzeyde ve en hızlı bir biçimde gelişme kaydettiği ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin de ,engin bilgi ve dirayeti ile Atatürk’ün dünya çapında bir lider , bir komutan ve bir devlet adamının azimli ve tutarlı görüşleri ile şekillenerek kurulduğu bir yüzyıl olmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurulmasında gerekli olan bağımsızlığın kazanılması için dört bir yanda verilen mücadelede ülke çapında erkeği ile birlikte kurtuluş savaşını onunla yan yana, her türlü olumsuz şartlarda , şevkat, yardım , destek ve en önemlisi bağımsızlık azmini hiç kaybetmeden savaşmış Türk Kadını , doğal olarak  ,diğer batılı ülkelerden  çok önce demokratik düzenin vazgeçilmez ve insan onurunun gerektirdiği  haklara yasalar ile sahip olmuştur.

Yasalarda düzenlenmiş ve gerçekte insan hakkı olan bir çok hak, maalesef egemen erkek zihniyeti nedeniyle bugün dahi bir çok ülkede sorun olarak hala toplumun  gündemini işgal etmektedir. Oysa İstiklal savaşını erkeği ile birlikte kazanmış Türk Kadını siyasi ve sosyal haklara genç Türk Devleti  kurulması ile veya çok kısa bir süre içinde  Anayasal hak olarak diğer ülkelerden çok önce kavuşmuştu.

Kanunlarda düzenlemiş bu hakların bugün geldiği düzey, hakların nitelikleri ve çeşitli boyutları ile ve özellikle çalışan kadınlar ile ilgili hakların neler olduğu uluslararası metinlere de değinilerek   açıklanmaya çalışılacaktır.

Belirtmek gerekir ki;teknolojinin ilerleme hızı yanı sıra üçüncü bin yıla girerken sosyal kurumlarda, hürriyetlerde , eşitlikte ve özellikle cinsiyete dayalı ayrıcalıksız uygulamada hızlı bir gelişme süreci yaşanması da zorunludur. Bunu başaramayan ülkelerin yaşama şansı giderek azalacaktır.

20. Yüzyıl, kadınların korunması için uluslararası planda bir çok önlemlerin alındığı ve devletlerin halklarına eşit hak ve imkanlar sağlama yükümlülüğünü duyduğu bir dönem olmuştur. Bunun anlamı  20 yüzyıla gelininceye kadar kadın cinsinin erkek cins karşısında ezilmiş ve eşit hak ve imkanlara sahip olamamış ve hakları olsa bile koruyamamış ve kullanamamış bulunduğunun  ifadesidir.

Gelişmiş ülkelerde kadın ve erkek farkı gözetilmeksizin sosyal hak ve hürriyetler kuramsal olarak çözümlenmiştir. Gelişmemiş ve ekonomik bakımdan güçsüz toplumlarda ise, sosyolojik yapıdaki tutuculuk , örf ve adet kuralları , eşitliğin kadınlar aleyhine  bozulmasına neden olmaktadır. Kanunlar karşısında fertler farklı işleme tabi tutulmakta ve bu fark cinsiyet farkı olduğu kadar  aile, sınıf, inanç ,farklarından da kaynaklanmaktadır. Türkiye ekonomik bakımdan gelişmiş ülke safına oturtulmamakta ise de kanunlar karşısında , sınıf farkının gözetilmediği ve özellikle cinsiyet  ayırımının yapılmadığı  bir ülke olarak, kadınlara özgü hak ve imkanların da tanınması  açısından  ,  gelişmiş ve ileri sanayi toplumları ile aynı sırada olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Türk kadını cumhuriyet dönemi ile tüm haklarına yasalar ile kavuşmuştur.

İnsanın insanca yaşaması ilkesi ışığında devlet gerekli önlemleri almaya yönelik olarak düzen getirmiştir. Türk toplumunun  gelişmiş olduğunu varsaydığımız batılı toplumlardan farklı olarak hak ve hürriyetleri için kurtuluş savaşından sona büyük ve önemli bir sosyal iç mücadele vermemiş olması da dikkat çekicidir.

Örneğin Türk toplumu büyük ve önemli işçi hareketine sahne olmamıştır. Çalışanların hakları Devlet tarafından dirayetli  yöneticiler ile çeşitli dönemlerde kabul edilmiştir.

Türk toplumu  Anayasa ve Kanunlar ile sağlanmış hak ve hürriyetleri  sosyal imkanları,  cinsiyet farkı gözetmeksizin tüm vatandaşlara tanımıştır. Çalışan kadına özgü , koruyucu nitelikte hükümlere uluslararası sözleşmeleri kabulden önce de ve hatta bir çok sözleşmeye imza koymamış bulunulmasına rağmen bu sözleşmelerdeki hükümlere, yasalarda yer verecek kadar  çağdaş bir nitelik sergilemektedir.

 

ANAYASA VE YASALARDA DÜZENLENMİŞ KADINLARA YÖNELİK HAKLAR:

A  ) T.C. Anayasasında düzenlemiş Anayasal Hakları Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurulduğu günden beri geçirdiği evrim içinde değerlendirmek gerekirse, ATATÜRK ün MUASIR MEDENİYET sözcüğünü açıklamak ve o dönemin parlamenterlerini, hükümet bireylerini anmak gerekmektedir.

Türklerin kanun karşısında eşit ve istisnasız kanunlara tabi olacakları ve hür doğup hür yaşama hakları bağlamında cinsiyet farkı gözetilmemiştir. Çağdaş düşünce sistemi içinde 1923 te cinsiyet ayırımı güdülmeden kabul edilmiş Teşkilat ı Esasiye Kanunu , muasır medeniyet sözcüğüne uygun hakları ihtiva etmiştir.

Siyasal hakkına Türk Kadını 5.12.1934 tarih ve 2599 sayılı yasa ile  kavuşmuştur. 22 yaşını bitiren kadın erkek her Türk vatandaşının mebus seçme hakkı  bulunduğu Teşkilatı Esasiye nin 10 maddesinde yer almış ve 11 maddesinde de otuz yaşını bitiren kadın erkek her Türkün mebus seçilebileceği belirtilmiştir.  Böylece toplumdaki tüm değişikliklerde etken olan aydın Türk kadını siyasi hayatta da yerini almak üzere anayasal hakka sahip olmuştur.

Hak olarak sahip olduğu  siyasal hakkını Türk kadını bugüne kadar gerektiği şekilde kullanamadığı bir gerçektir. Kadının politika serüveni içinde yer alma imkanı halen demokratik bir düzeye oturmuş değildir. Seçilme hakkının  kullanılmasında doğrudan ve dolaylı etkenler  varlığını bütün hızıyla  sürdürmektedir. Gerek seçim sistemi ve gerekse ve  erkek milletvekili sayısının nüfusa orantılı olarak kanunla düzenlenmemiş bulunması bu konudaki eşitsizliğin sürmesinde başlıca nedenlerdir . Seçim sistemi ve kadınların seçme hakkının yanında seçilme hakkını kullanmasının engellenmesinin  nedenleri ve önlemlerinin neler olacağı konusuna çözümler her zaman  aranmış ve halen de aranmaktadır.  Üniversitelerce , kadın sosyal örgütlerince   partilerin kadın kollarının faaliyetleri ile devamlı olarak konu incelenmiş çeşitli vesilelerle  paneller konferanslar düzenlenmiş, milletini seven duyarlı kişilerce halkın sağ duyusuna hitap edilmeye çalışılmıştır. Ancak belirtelim ki bu faaliyetler belirli bir yörede ve zümre içinde ve çoğu kez ulaşılması gereken yere ulaşamadan veya üst düzeyde yapılan toplantılar için kalarak Türk  kadın seçmenine ulaşamamış tüm çabalar eriyip gitmiştir.

Toplumda  giderek artan kültür farkı ,inanç biçimindeki farklılaşma kadın toplumunu birbirinden uzaklaştırmaktadır. Erkek cinsin sosyal yapısından kaynaklanan egoizm ve  bazı yöresel örf ve adet toplumun yapısını bozmakta , ve sonu hazin olan bir uçuruma doğru koşulmaktadır.  Her gün çığ gibi büyüyüp ejderha haline gelmekte olan sözde islamcı kadın hareketi, Türk Kadının Osmanlının son dönemlerinden beri verdiği uğraşın sonuçlarını toplumun her kesiminde alamadığının bir göstergesidir. 

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin yıkılışına kadar varacak bir acz içinde gelişen vatandaşlar arasındaki ayırımcılık kadın erkek ayırımcılığını da birlikte getirmektedir. Toplumda meydana gelen bozuk düzenin yarattığı  kopukluk  kadının siyasi hayatta erkek cinsle eşit kuluvarda koşmasını da engellemektedir.

İslamcı kadın hareketi sözde  kadınlara seçme ve seçilme özgürlüğünün verilmesini savunur görünmekte ise de kadınlara tam anlamı ile baskı rejimine davetiye olup ne yazık ki gerek ekonomik özgürlüğü olmayan ve gerekse eğitimsiz kadın kitlelerinin üzerinde etkin hale gelmiş bu cereyan  kadının siyasi platformdan uzaklaştırmaktadır.  Böylece 1934 ten bu yana kadınların seçilme haklarının  gereği gibi  kullanılamamasının sebeplerini ; eğitimsiz çevredeki maksatlı  yanlış dini bilgiler ; çarpık eğitim;  kadının korku dolu bir hayata itilmesi ve ekonomik özgürlükten yoksun bırakma usullerinin muhafaza ve yerleştirilmesi; seçim yasasının hangi politik formasyonda olursa olsun siyasi partilerce, sadece kendilerinin seçilmesini amaçlayan  bir alet olarak nasıl formüle edileceği hesabının yapılması ve  toplumun , ileriki kuşakların, devletin  geleceğinin hiç düşünülmemesi,  bağnaz bir zihniyetin seçim yasasını değiştirmeye cesaret edememesi ve korkması, olarak özetlemek , yanlış olmayacaktır.

Oysa açıklamak gerekir ki, 1961 Anayasası her bakımdan yeni modern ve dinamik bir anlayış ürünü olarak toplumun gereksinimlerine göre hazırlanmış bir Anayasa olup, cumhuriyetin kuruluşundan sonra bir çok kurumun oluşmasını mümkün kılmış,ve  1961 yılına kadar mevcut olmayan kurumlar bu Anayasa ile kurumsallaşmıştır.

Topluma önemli sosyal değişiklikleri getirmiş ve  özellikle çalışan kadınlar açısından istihdam ve sosyal güvenlik hakları bakımından daha yeni ve modern ve dinamik anlayış ürünü haklar sağlamıştır.

Bu hakların sağlanmasında bir sınıf mücadelesinin olmaması da Türk toplumunun yeniliklere açık demokrasiyi  isteyen ve ne denli gelişme potansiyeli olan bir ülke olduğunun göstergesidir. Gelişmiş ülkelerin kurumları örnek alınmak suretiyle kurumların temelleri atılmıştır.

Daha sonra 1982 Anayasası da hürriyet ve demokratik hukuk düzeni içinde her Türk vatandaşının temel hak ve hürriyetlerini eşitlik ve sosyal adalet  içinde ve çağdaş bir anlayışla benimseyerek , bu ilkeler doğrultusunda daha detaylı kurallar içeren bir Anayasa olarak temel hakları düzenlemiştir.

Anayasa ve yasalarda kadınların siyasi hakları açısından özellikle seçilme hakları açısından hiç bir  engelleyici hüküm  olmadığı halde ,siyasi istikrarsızlık ve erkek cinsin yönetimdeki  beceriksizliği , kötü politikalar, politikaların bireysel yarar sağlama aracı haline getirilmesi , kadını giderek politika sahnesinden uzaklaştırmış uzaklaştıkça da , nüfusun yarısını kadınların teşkil etmesine rağmen , geride kalmasına ve politika da  erkek cinsin egemen olmasını mümkün kılmıştır.

Ancak belirtmek gerekir ki siyasal hakların kullanılmasında ki eşitsizlik  dışında diğer hak ve imkanlar ve koruyucu hükümler açısından özellikle çalışan kadınların uluslararası anlaşmalar hükümlerine de paralel olarak , dil, ırk, renk cinsiyet ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşit oldukları  Anayasanın 10. maddesinde yer almıştır.

Özellikle kadınlar açısından konuya değinildiğinde ,uluslararası sözleşmeler hükümlerine paralel olarak , kimsenin zorla çalıştırılamıyacağı, kimsenin eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamayacağı, herkesin  dil, ırk, renk, cinsiyet ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun  önünde eşit olunduğu ,herkesin dilediği alanda çalışma ve sözleşme hürriyetlerine sahip bulunduğu , kimsenin yaşına , cinsiyetine  ve gücüne uymayan işlerde çalıştırılamayacağı, küçükler ve kadınların çalışma şartları bakımından özel olarak korunacakları , devletin çalışanlara adaletli bir ücret elde etmeleri için gerekli önlemleri alacağı, herkesin sosyal güvenlik hakkına sahip bulunduğuna dair haklar Anayasal haklar olarak düzenlenmiştir( Madde 5,10,18,42,48,49,50,55,56,60,)

Yukarıda özetle verilmiş Anayasa hükümlerinden anlaşılacağı üzere  Türkiye Cumhuriyeti  Anayasasında cinsiyet ayırımına dayalı olarak kadınlar aleyhine düzenlemiş hiç bir hak mevcut değildir.  Birleşmiş Milletlerin Kadınlara Karşı Ayırımın Kaldırılması Beyannamesinde, kadın erkek eşitliği ilkesinin devletlerin Anayasalarında yer alması hakkındaki önerisi , esasen Türkiye tarafından çok önceden gerçekleştirilmiştir.

Herkesin kanun önünde cinsiyet ayırımı gözetilmeksizin eşit bulunduğu, kadınların seçme seçilme, çalışma , kamu görevlisi olması hakları  eşit olarak düzenlenmiştir. Anayasaya dayanılarak çıkarılmış kanunlarda da hiç bir ayırımcılık gözetilmediği bir yana, kaynağını Anayasadan alan hükümlerle kadınlar özel olarak korunmuşlardır.

Açıklamak gerekir ki, Türkiye’nin onayladığı uluslararası anlaşmalar ve belgelerden; 

06.04.1949 tarihli ve insanın insan olarak haiz olması gereken asgari normları her vesile ile açıklayan bir belge olarak İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi;

19.03.1954 tarihli İnsan Hakları ve Temel özgürlüklerinin Korunmasına İlişkin Sözleşme;

22.05.1967 tarihli Çalışma ve Meslek Bakımından Ayırımcılığa İlişkin 111 Sayılı ILO Sözleşmesi;

13.06.1967 tarihli Erkek ve Kadın İşçilerin Eşit Değerde İş İçin Eşit Ücretlendirilmesine ilişkin 100 sayılı ILO sözleşmesi;

24.07.1985 tarihli , Kadınlara Karşı Her Türlü ayırımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi;

14.10.1994 tarihli Avrupa Sosyal Şartı ;

12.10.1994 tarihli Hizmet İlişkisine İşveren Tarafından Son Verilmesi Hakkında 158 sayılı ILO  Sözleşmesi

ve daha bir çoklarını  imzalayan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, gerek imzaladığı  ve gerekse tarafı olmadığı sözleşmeler hükümlerine, kanunlarda eşitlikçi zihniyetle esasen Anayasal haklar bağlamında yer vermiş bulunmaktadır.

Örneğin Ekonomik ,Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesinde , Medeni ve Sosyal Haklar Uluslararası Sözleşmesi, Yeni Bir Avrupa İçin Paris Belgesi, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı ve Helsinki Sonuç Belgesinde hepsinde genel olarak belirtilen husus ;

İnsan hakları bağlamında cinsiyet ayırımına dayalı her türlü ayırımcılığın önlenmesi ve insana insan olmasından dolayı, yasalar karşısında, sözleşmelerde bulunan hakların kullanılmasında cinsiyet ayırımı yapılmaması ve katılan devletlerin ırk, dil din, yanında cinsiyet ayırımı gözetmeksizin ve herkesin düşünce , vicdan ,din ,inanç özgürlüğü temel hak ve özgürlüklerinin demokratik düzen içinde hukuka bağlı olarak , ve kimse hukukun üzerinde tutulmaksızın ,ülke huzurunu bozmayan bir özgürlük içinde yaşamasını mümkün kılmaktır. Bunun  için üye ülkelere çeşitli yükümlülükleri bulunduğu açıklanmaktadır.

Türkiye deki mevzuata bakıldığında  uluslararası normlar kapsamında amme hukukunu ilgilendiren ve egemenlik hakkından kaynaklanan farklılıklar  ile,Ceza Kanununda mevcut cezaların  Avrupa standartlarından ayrı düşen hükümleri ki   bir çok gelişmiş ve dünya hakimi ülkeler mevzuatında benzer  hükümler halen mevcuttur ve Medeni Kanundaki evlilik birliği içinde ve  evlilik birliğinin sona erdirilmesinde kadının hakları  , mal rejimleri, miras hakları  ile ilgili hükümler hariç olmak üzere , insan hakları bağlamında , özellikle kadın hakları açısından  fazlaca değiştirilmesi gereken hükümlerin bulunmadığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Belirtmek gerekir ki,  yukarıda açıklananlar dışında ,olumsuz ayrıcalık bir yana  ,çalışan kadınlara özgü olarak ,gerek biyolojik farklılıktan kaynaklanan ve gerekse analık durumu , iş yaşamları dışında kadının aile içindeki rolü ve   çalışması,  genel açıdan cinsler arasındaki fiziksel farklılık ,bedensel niteliği ağır basan ve tehlikeli işlerde kadınların çalıştırılmalarıda koruyucu nitelikte hükümleri gerektirmiştir. Anayasadaki genel prensiplere göre düzenlenmiş yasal haklar, Medeni Kanun, Devlet Memurları Kanunu , T.C. Emekli Sandığı Kanunu, Vergi Kanunu, Sosyal Sigortalar Kanunu, Tarımda Kendi Adına ve Hesabına  Çalışanlar  Sosyal Sigortalar Kanunu , Tarım İşçileri  sosyal sigortalar Kanunu, Bağ-Kur Kanunu gibi kanunların hükümlerine göz atarak, uluslararası anlaşmalar açısından konuyu değerlendirmeye çalışacağız.

B  )  KADINLARA ÖZGÜ HAKLAR

        

                   a )  MEDENİ KANUN AÇISINDAN

1926 da kabul edilen Türk Medeni Kanunu, İsviçre Medeni Kanunundan alınmıştır. Dönemi itibariyle en çağdaş olan bir yasa olduğu muhakkaktır. Ancak bugün bir çok hükmünün uygulanamadığı ve bir kısmının da topluma uymadığı muhakkaktır. Kadın hakları ile ilgili olarak ele alınması ve öncelikle değiştirilmesi gereken hükümleri bulunmaktadır. Ancak değiştirilmesi gereken hükümler erkek cinsin hakim olduğu bir parlamentoda kolayca kabul edilemeyeceğinden ve kişisel menfaatler nedeniyle meclisten geçemeyeceğinden teklif edilmiş bir çok tasarı hükmü rafa kaldırılmıştır.Halen görüşülmekte olan metin de kadılara yönelik olması gereken hükümlerden son derece uzaktır.

Açıklamak gerekir ki; kadın cinsini ilgilendiren en önemli hükümler evlilik birliğinin sona ermesi , mal rejimi ve miras konusundaki kadın aleyhine olan ve kadına mağduriyet getiren  hükümlerdir.

Kadının evlilik birliğinden önceki aile adını kullanma hakkının olması ,veya kadının ikametgahının kocanın ikametgahı olarak belirtilmesi ve boşanma davasında kocanın ikametgahında dava açması gerektiğine dair  hükümlerden ziyade kadının M.K. 152, 153, maddelerdeki hükümler bağlamında ev reisi olan kocanın evin iaşesini temin edeceği,   ve 153. maddede ise eve kadının bakacağı hükümleri çerçevesinde kadının boşanma ve miras hükümlerinin uygulanmasında karşı karşıya kaldığı olumsuzlukların giderilmesi önemlidir

Başka deyişle kadın dışarıda bir işte çalışsa da  çalışmasa da eve bakmak görevi bulunmaktadır. Eve bakma görevi olan kadın eş , gerek maddi geliri ile veya emeğini sarf etmek sureti ile evlilik birliği içinde eve bakmak görevini ömrü boyunca ifa etmektedir. Böyle bir evlilik birliği içinde taraflar arasında mal rejimi ile ilgili bir anlaşmanın yapılmış olması halinde taraflar kendi serbest iradeleri ile şahsi malları üzerindeki  ve birlikte edindikleri veya edinecekleri mallar üzerindeki tasarrufu düzenleyebileceklerdir. Ancak mallar ile ilgili bir anlaşma Türk örf ve adetleri açısından evlilik birliği kurulmadan veya devam ederken yapılması son derece alışılmamış bir uygulamadır. Türk toplumu eşler arasında böyle bir sözleşmenin yapılması konusunda yaygın bir anlayışa sahip olmadığı gibi geleneksel olarak da evlilik birliğindeki saadetin mal rejimi ile bozulmaması için suskun kalma tercih edilmektedir. Bu nedenle ortaya gerek boşanma sebebiyle ve gerekse miras sebebiyle sorunlar çıkmakta ve kadın her zaman mağdur hale gelmektedir.

Boşanma sırasında kanunda hüküm bulunmadığı için şayet taraflar serbest iradeleri ile bir anlaşma yaparlarsa veya eşlerden biri diğerine malından vermek isterse bu mümkün olmaktadır. Genelde Türk toplumunda alışılagelen yöntem eşlerden erkek cinsin mülkiyet hakkına sahip olmasıdır. Bu nedenle boşanma anında kadın ister çalıştığı için ekonomik olarak da ve ister çalışmamış ancak eve bakmak görevini yerine getirmek sureti ile evlilik birliğine katkıda bulunmuş olsun erkeğin  insafına kalarak geri kalan ömründe ekonomik imkana sahip olabilmektedir. Bu yanlıştır. Çağdaş hukuk düzenlerinde olduğu gibi eşlerin boşanmaları halinde evlilik birliği süresinde edinilen menkul ve gayrımenkul malların eşit olarak paylaşılması ve çocuklardan aynı şekilde eşit olarak sorumlu tutulmaları ve mali katkıda bulunmaları gerekmektedir.

Taraflara kanunda  böyle bir hükmün yer almasına rağmen resmi yazılı şekilde yaptıkları başka nitelikte bir sözleşmenin geçerliliği kanunda muhafaza edilebilir. Ancak genel hükmün boşanma halinde malların yarı yarıya bölünmesi ve hatta evlilik sırasında evlilik birliği için yapılmış borçlanma varsa bundan eşlerin ortak olarak sorumlu tutulmalarına dair hüküm getirilmesi de  adil bir uygulama için gereklidir.

İkinci olarak eşlerden birinin vefatı halinde geriye kalan eşin diğer  derecelerdeki  mirasçılarla mirasçı olması halinde kanuni miras hakkı M.K.444 madde gereğince, sağ kalan eş füru ile mirasçı olduğunda mirasın 1/4 ünü , murisin ana babası veya bunları füruu ile mirasçı olursa 1/2 sini, murisin büyük ana, büyük babası ile mirasçı olursa mirasın 3/4 nü miras payı olarak alacağı bunlar yoksa hepsinin eşe kalacağı şeklindedir.

Bu madde de her iki eş açısından yanlış olup toplumun yapısına uygun değildir. Çünkü bir eşin vefatı ile diğer eş şayet kadın ise gerek çalışarak ve gerekse eve bakma mükellefiyeti sebebiyle evlilik birliğine yapmış bulunduğu katkıdan dolayı ,bizzat kendisinin sağladığı imkanlarla meydana getirilen servetin terekedeki paylaşımından  füru karşısında 1/4 hisse alması adaletsiz bir uygulamadır. Fürunun gelişen ve değişen sosyal ilişkiler nedeniyle ihtiyaç halinde ebeveyne bakacağı konusundaki nafaka verme mükellefiyetini düzgün işleyen bir müessese olarak kabul etmeyi gerektirmediği gibi , sağ kalan eşi bu yola başvurmaya mecbur etmek de adil değildir. Kaldı ki, uygulamada çok rastlanılan durum bir çok füru tarafından malların taksimi için dava açılarak sağ kalan eşin mağdur olmasına sebebiyet vermesi şeklindedir. Bu nedenle özellikle sağ kalan eşin payının füru ile birlikte mirasçı olunması halinde 1/2 olması kaçınılmazdır.  Türk toplumunda genelde bu konudaki yanlış ve çağdışı bu hüküm sebebiyle kadınlar mağdur olmakta ve zarara uğramaktadırlar. Çağı yakalama gayreti içinde olduğu sloganları ile devleti yönetenlerin bunca yıl bu değişikliğe önem vermemesi ve gerçekleştirmemiş bulunması gaflettir.

Sağ kalan eşin murisin ana ve babası ve bunların füru ile mirasçı olması halinde şayet taraflar evlilik mukavelesi yapmamışlarsa, miras payının 1/2 olarak kabul edilmesi yine eşler açısından son derece yanlıştır. Bu payın 3/4 olması ve murisin ana ve babasının füruna da belirli dereceye kadar mirasın intikal edeceğinin kabulü kaçınılmazdır. Şayet ana baba sağ değilse onların ancak 1. derece fürunun sağ olması halinde   miras hakkı tanınması aksi halde mirasın sağ kalan eşe intikal edeceğinin kabulü adil bir çözümdür. Saniyen murisin büyük ana ve babası ile sağ kalan eşin mirasçı olması halinde mirasın 1/4 ünün  intifasından yararlandırılmaları ve bunlardan birinin vefat etmiş bulunması halinde bu payın da sağ kalan eşin payına ilave edilmesi adil bir uygulama olacaktır. Çünkü eşler birlikte yaşamış ve evlilik birliğinde ekonomik şartları yaratmışlardır. Mevcut hükümler ile bu şartlardan sağ kalan eşi mahrum edilmekte ve onun hakları gasp edilmektedir.

Bu hükümlerin değiştirilmesi her iki cins açısından da gereklidir.

Hemen açıklayalım ki, çocuğu olmayan veya müşterek çocukları olmayan kadın eşin sağ kalması halinde çalışmadığı ve ekonomik güvencesi de olmadığı düşünülürse ve muris kocadan bir maaş da kalmamışsa ve muris ile birlikte tüm yaşamları boyunca sahip oldukları ve mülkiyetin muris üzerine kayıtlı  iki evden birisinin kirası ile geçinmekte iseler, ve çalışma yaşı ve imkanın kalmadığı bir dönemde sağ kalan eşe bu durumda M.K. 1/4 pay verdiği için, evler pay edilecektir. Sağ kalan eş terekenin  sadece 1/4 payına veya karşılığı parasına  sahip olacaktır.İşte bu Türkiye gerçeğidir. Kadın bu bakımdan kanun karşısında son derece korumasızdır.  Bu maddelerin  değiştirilmesi hak kavramı karşısında zorunludur. Aynı durum erkek cins için de söz konusudur. 1926 dan bu yana  kurulurken çağının en ileri yasalarından esinlenmiş bir Türkiye de, eskimiş ve batılı anlayıştan uzak, kadın haklarını bir yandan savunurken diğer taraftan  kadını ikinci sınıf gören bir zihniyetle bu maddeleri muhafaza etmek Kurtuluş Savaşında mücadele etmiş ve vatanın sınırlarını erkeği ile birlikte  çizmiş Türk Kadını için onur kırıcı bir durumdur.

                   b  )  657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu ve

5434 Sayılı T.C. Emekli Sandığı Kanunu:

Her iki kanunda da çalışan kadınlar açısından cinsiyete dayalı farklı hükümler yoktur.

Devlet memurlarının görevlerinden doğan bir kazaya uğramaları halinde, hastalık, analık hallerinde gerekli sosyal sigorta yardımlarının sağlanacağı hakkında genel bir hükmü havidir.(m.188)

Açıklamak gerekir ki, kadın aleyhine ayrıcalıklı hüküm ihtiva etmemekle beraber,Devl.M.K. 203 maddede yer almış Aile Yardımı adı altında yapılan ödemede karı kocanın her ikisinin de devlet memuru olmaları halinde haksız bir uygulama sergilemektedir.. Şöyle ki, evli olan devlet memurlarına her ay aylıkları ile birlikte ödenen aile yardımının ödenebilmesi için diğer eşin memur olmaması gerekmektedir.

Aile yardımı yapılmasında bu yardımın karı kocanın her ikisinin de devlet memuru olmaları halinde sadece kocaya verileceğine dair olan  Devl.M. K. 202. maddesindeki hüküm eleştirilebilir, ayrıca 203. maddede İş sözleşmesi veya Toplu İş. Sözleşmesi ile memurun eşi daha fazla ödenek almakta ise memura ödenek verilmeyeceği, daha az almakta ise aradaki farkın tamamlanacağına dair hükümler, isabetli olarak kabul olunamaz.

Bu hükümler, Medeni Kanunda mal ayrılığı sisteminin kabul edilmiş bulunduğu bir uygulama içinde düşünülürse tezat teşkil etmektedir. Düzeltilmesi gerekmektedir. Kaldı ki yardım çalışan kişiye çalışması karşılığında sağlanmış ek bir parasal yardımdır. Çalışmaya bağlanan ve kanunla verileceği düzenlenmiş  bir hakkın memurlar arasında evli karı kocalara farklı uygulama yapılmasının mantığı yoktur.

Kadın memur için olumlu ayrıcalıklı bir hüküm de madde 104 te yer almaktadır.

Analık halinde doğumdan önce ve sonra olmak üzere üçer haftalık izin hakkı verilmesi ve bundan sonra da altı ay süre ile günde bir buçuk saat süt izni verilmesi ile ilgili hüküm bulunmaktadır. Bu kadının anne olmasından kaynaklanan doğal hakkının kanunla düzenlenmiş olmasından başka bir şey değildir.

Devl.M.K. 207. Maddesinde  doğum yardımı adı altında bir ödenek yer almaktadır. Bu ödemenin  şayet ana ve babanın her ikisi de devlet memuru ise babaya verileceğini  belirtilmiştir. Bu maddenin de değiştirilmesi gerekmektedir. Doğuran kadına yapılması gereken bu yardımın babaya verilmesini anlamak yine zordur. Memur olmayan kadına elbetteki devlet yardım parasını ödeyemez ancak doğuran kadın memur ise bu meblağın kadına verilmesi en doğal hakkıdır. Madem ki Medeni Kanunda mal ayrılığı rejimi esas alınmıştır , o halde bu yardımın da kadının bordrosunda yer alması asıldır. Bu madde devamla şayet eşlerden birisi hizmet akdi ile çalışıyorsa  ve bu sebeple yardım alıyorsa memur olan eşin doğum yardımı alma hakkının olmadığını ,şayet alınan yardım daha az  ise bu takdirde aradaki farkın ödeneceğine dair bir hükmü de içermektedir. Bu da yanlıştır. Çünkü doğum yardımını hizmet akdi ile çalıştığı için eşlerden koca alacaktır. Bu hak yaptığı hizmet sözleşmesi gereğidir. Bu hakkının  memur olan kadının hakkını engellemesi yanlıştır. Bir hizmet akdindeki hüküm ,kanunla memura tanınmış bir hakkın verilmesini nasıl engelliyebilir. Bu hükümler Anayasaya aykırı hükümlerdir. Şayet memur olan koca ise bu takdirde hizmet akdi ile çalışan eşe  verilen doğum yardımı  sebebiyle  kanunla memur kocaya tanınmış hakkın verilmemesi de yine yanlıştır. Kadının kendi çalışması sonucu aldığı bir hak söz konusu edilerek diğer hak sahibinin hakkı engellenemez. Her bireyin hakkı müstakildir. Ve gerek memur ve gerekse işçi olarak çalıştığı ve belirli bir statüye tabi olduğu için tanınan hakların uygulanması bir başka kişinin hakkına tabi kılınamaz.

Bu ve buna benzer hükümler gerek kadın hakları açısından bir eksiklik ve Medeni Kanundaki hükümlere de aykırılık teşkil etmektedir.

Emekli Sandığı Kanunu açısından madde 39/ç maddede  kadın ve erkek iştirakçilerin emekli olmalarında farklı yaş şartının kabul edildiğini görmekteyiz. Bunun sosyolojik ve biyolojik bağlamda doğru olduğu kaçınılmazdır. Ancak bu hakkın kullanılması iştirakçinin isteğine bağlı tutulmuştur. Kadın 20 yıllık hizmet süresini doldurmuş olmakla istemesi halinde emekliye ayrılabilmektedir. 

Keza yaş konusunda da  emeklilik yaşı olarak 1.Ocak 1990 tarihinden itibaren kadın için 55 yaş ve erkek için 60 yaş kabul edilmiştir. Bundan önceki dönemler için uygulama farklı olup yaş konusunda 20 yılın doldurulması ve senelere göre farklı yaş düzeyi kabul edilerek kadının emekli olması mümkün olmaktadır.

Son durum itibariyle kadının sadece yirmi  çalışma yılını doldurması emekli olması için yeterli değildir.Yaş şartı da gereklidir. Kanunla getirilmiş yaş şartının yerinde olup olmadığı kadın ve erkeğin daha erken yaşlarda emekli olması imkanın tanınması veya tanınmaması ülkenin genel politikası içinde çözümlenecek ve ülke sosyal şartlarının da etkili olacağı konulardır. Ancak belirtelim ki bugünkü ekonomik durum çerçevesinde  Türkiye’de kadının 55 yaşına kadar çalışması üretkenliğini sürdürmesi  ,sosyal güvenlik kurumlarının iştirakçilerine karşı yükümlülüklerini yerine getirmesi açısından zorunlu görünmektedir, bu nedenle emeklilik yaşının bu düzeye çıkarılmış bulunması yerinde olmuştur.

                   c) Gelir Vergisi Kanunu Açısından Kadın.

193 Sayılı Gelir Vergisi Kanunu 93. Maddesi Aile Reisi Beyanını düzenlenmekteyken  29.07.1998 tarihle yürürlükten kaldırılmıştır. Böylece MK.  maddesi gereğince aile reisi koca olarak belirlenmiş bulunduğundan maddenin yürürlük süresi boyunca, kadın iş sahibi olsa dahi vergi beyannamesi koca tarafından verilmekte idi. Bu değişiklik ile kadın kendi faaliyeti sonucu elde ettiği kazanca ait gelir vergisi  beyannamesini iş sahibi olarak bizzat kendisi verecektir. Böylece şimdiye kadar yapılmış ve eşlerin gelirlerinin birleştirilerek vergi verilmesi  ve hatta hiç geliri bulunmayan kocanın aile reisi sıfatı ile gelir vergisi  beyannamesi vermesi gibi bir  mükellefiyet ortadan kaldırılmış bulunmaktadır.

C)  İş Kanunu İle Sağlanmış Haklar

Özellikle şunu açıklamak gerekir ki, İş Kanunu genel prensipleri itibariyle hizmet akdi ile çalışanlar arasında kadın erkek ayırımına dayalı ve kadın işçiler aleyhine hiç bir hükmü ihtiva etmemektedir.

Kadınlara çalışma hakkı Anayasal bir hak olarak verilmiş olup çalışma şartları bakımından eşit istihdam imkanlarına tabi olacakları yine Anayasa hükmüdür. Eşit ücret konusu da Anayasada düzenlenmiştir.

İş K. 26/4 maddesinde  özellikle , kadın ve erkeğe eşit ücret verilmesi gerektiği , aynı işyerinde aynı nitelikte işlerde ve eşit verimle çalışan kadın ve erkek işçilere sadece cinsiyet ayrılığı sebebiyle farklı ücret verilemeyeceği , ne toplu iş sözleşmesi ve ne de  hizmet akitlerine buna aykırı hükümler konulamayacağı belirtilmiştir. Kanunda belirtilmiş  kurallara aykırı hiç bir hükmün iş akdi ve toplu iş sözleşmesinde yer alması mümkün değildir. 

Kıdem tazminatı ödemesi , hizmet akdinin feshi, ücret ödeme, ücretli ve ücretsiz izinler, hafta tatili , yıllık ücretli izin, iş sürelerinin saptanması , sağlık ve güvenlik önlemlerinin alınmasında,   kadın ve erkek cins bakımından eşitliği bozacak hiç bir hüküm bulunmamaktadır. Ancak kadına özgü haklar sebebiyle , kadın Anayasal hakkı olarak korunmaya alınmıştır. Kadına özgü olarak İş kanunun da düzenlenmiş hakları belirtmek gerekirse;

İş.K. 14. md.de kıdem tazminatına hak kazanma bakımından , kadın işçinin evlenmesi halinde evlendiği tarihten itibaren bir yıl içinde kendi arzusu ile hizmet akdini sona erdirmesi ve kıdem tazminatı alma  imkanı tanınmıştır.

Keza, maden ocakları, kablo döşemesi, kanalizasyon ve tünel inşaatı  gibi yer altında ve su altında yapılacak işlerde 18 yaşını doldurmamış erkek ve her yaştaki kadınların çalıştırılmaları yasaklanmıştır.  Kadınların sanayie ait işlerde gece çalıştırılmaları da esas itibariyle yasaklanmıştır. Fakat işin özelliği gereği kadın çalıştırılmasına gerek olan hallerde çalıştırılabilecekleri  İş K. 68. md. hükmüdür.

Fakat sanayie ait işlerde kadınların gece postalarında çalıştırılmaları için özel hükümler getirilmiş ve sağlık raporu , Bölge çalışma müdürlüğü izni aranmıştır. Ve gece çalışması yapılan hallerde fazla çalışma yapılması yasaklanmıştır. Kadın işçinin kocasının da aynı gece postasında çalışması halinde kadın işçinin talebi ile ayrı postalarda çalıştırılmalarını isteme hakkı verilmiştir. ( İş K. Madde 68 ve RG: 22.08.1973 t. ve 14633 sayılı Tüzük )

Kadın işçilerin ağır ve tehlikeli işlerde çalıştırılamayacaklarına dair İş K. 78. maddesinde hüküm bulunmaktadır. Kadınların hangi çeşit ağır  ve tehlikeli işlerde çalıştırılabileceği tüzükte gösterilmiştir. Tüzükte yapılmış cetvele göre kadınların hangi işlerde çalıştırılabilecekleri işaretlenmiştir. Bu belirlenen işleri yapmaları için de sağlık raporu şartı aranmıştır. Ayrıca kadınların özel günlerinde ağır işlerde çalıştırmayacakları da hükme bağlanmıştır.( RG: 09.04.1973 )

Analık sebebiyle Kadın işçiler İş K. 70. madde ile özel korunmaya alınmıştır. Doğumdan önce ve sonra altışar hafta olmak üzere yasal izin hakları bulunduğu gibi bu süreler sağlık durumlarına göre arttırılabilmektedir. Kadın işçi doğumdan sonra  altı haftanın hitamında altı aya kadar ücretsiz izin de alabilmektedir.

Gebe ve emzikli kadınların hangi dönemlerde ve ne gibi işlerde çalıştırılmasının yasak olduğu ve bunların çalışmalarında sakınca olmayan işlerde uyulması gereken şartlar ve usuller tüzükle düzenlenmiştir.(RG:10.041987 )

D) Sosyal Sigortalar Kanununda Kadın İşçiler Açısından Sağlanmış Haklar.

1964 tarih ve 506 sayılı S.S.K. hizmet akdi ile çalışanların sosyal güvenliklerini sağlamaktadır. Uluslararası Çalışma Örgütünün  102 sayılı 1952 tarihli Sosyal Güvenliğin En Az Normları Anlaşmasında belirtilmiş, Hastalık, Analık Sakatlık İhtiyarlık , İş Kazası, Meslek Hastalığı Ölüm,  Aile Yardımları ve İşsizlik Sigortaları dallarından sadece aile yardımları hariç diğer tüm sigorta dalları Türkiye de uygulanmaktadır.

S.S.K., cinsiyet farkı gözetmeden tüm hakları çalışanlara sağlamış olup, kadına özgü bir takım koruyucu hükümlere yer vermiş bir yasadır.

Kadına özgü olarak kabul edilmiş haklar:

                   aa) Analık Sigortası:

SSK. 43-53 maddelerde analık sigortası düzenlenmiştir.Bu maddelerde, analık halinde , gebelik muayenesi. Gerekli sağlık yardımları, doğumda sağlık yardımları, emzirme parası verilmesi, analık sebebiyle işten kalınma halinde ödenek verilmesi hakları tanınmıştır.

Bu yardımların sağlanamaması halinde SS.Kurumu tarafından makdu gebelik yardımı yapılması öngörülmüştür. Makdu gebelik yardımının miktarının ne olacağı konusunda Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının yapacağı tarife hükümleri uygulanmaktadır.

                   bb) Yaşlılık Sigortası:

Kadın ve erkek sigortalılar bakımından yaşlılık sigortasından yararlanma konusunda kadın lehine farklı hüküm kabul edilmiştir.( SSK. Madde 60).

Kadın işçinin işe girme tarihi itibariyle 1990 tarihine kadar işe girmiş olanlar için 50 yaşında emekli olma hakkı tanınmış olup 1990 tarihinden sonra işe girenler açısından bu yaş sınırı 55 olarak yükseltilmiştir. Erkek sigortalılar açısından 1990 tarihine kadar işe girenler için 55, 1990 tarihinden sonra işe girenler için 60  yaş esası kabul edilmiştir.

cc) Genel Kadınlar Hakkında Hükümler:

Türkiye de genel sigorta bulunmadığından genel kadınların SSK.na tabi olacakları 506 sayılı kanuna 2167 sayılı kanunla 29.06.1978 tarihinde  eklenmiş ve Ek madde 13 hükümleri doğrultusunda genel kadınlar kanun kapsamına alınmışlardır.  Bu madde Türk toplumunda yaygın olmayan sosyal güvenlik uygulamasının kapsamının genişletilmesi bakımından önemlidir.  Bu hükümle 1593 sayılı Umumi Hıfzısıhha Kanunun 128.maddesinde belirtilen genel kadınlar ,maddede belirtilen şekilde faaliyet göstermeleri halinde  SSK.na tabi tutulmuşlardır. Başka deyişle genel kadın tanımı genel bir kavram olarak SSK. da yer almakla beraber 1593 sayılı kanuna yapılan atıfla uygulama alanı açısından anılan maddede sayılmış  kadınlara münhasır bir sosyal güvenlik hakkının olduğunu belirtmek gerekir.

Genel Kadınlar ve Genel Evlerin tabi olacakları Hükümler Hakkındaki Tüzüğün ( R.G. 19.04.1961) 94 . maddesi gereğince bu evlerde müstahdem olarak çalıştırılacak erkek işçilerin 25 kadın işçilerin ise 35 yaşından küçük olmaması şartı getirilmiş ve böylece daha genç yaştaki kadınları korumaya yönelik olarak cinsler arasında farklı hüküm konulmuştur.

                   d ) Bağ-Kur

Sadece malullük, yaşlılık ve ölüm hallerinde sosyal yardım yapılmasının mümkün olduğu Bağ-Kur  Kanununda cinsiyete dayalı olarak ayrıcalıklı hüküm olarak 35. maddede kadın sigortalının 20 tam yıl sigorta primi ödemiş olması halinde yaşlılık sigortasından aylık bağlanabileceği ve kadının 50 yaşını doldurması halinde ve 15 tam yıl prim ödemiş olma koşulu ile aylık bağlanabileceği hakkı verilmiştir. Buna karşılık erkek sigortalının bu hakkı 25 yıl prim ödeme veya 55 yaşını doldurmuş ve 15 yıl prim ödemiş olma şartına bağlanmıştır. Başka sigorta dalı olmadığından kadın hak sahiplerine yönelik başkaca hüküm konulmamıştır

                   e ) Tarım İşçileri Sosyal Sigorta Kanunu ve Tarımda Kendi Hesabına  Bağımsız Çalışanlar ile ilgili Kanunlar

Tarımda süreksiz hizmet akdi ile çalışanlar açısından  sosyal güvenliklerini sağlamak için Tarım İşçileri Sosyal Sigortalar Kanunu mevcut olup işbu kanunda da cinsiyete dayalı bir ayırım yoktur. Ancak bu kanunun uygulama alanı açısından süreksiz olarak tarımda çalışanlar nazara alındığından analık sigortasına yer verilmemiştir. Fiilen analık sigortasından yararlanmanın mümkün olamayacağı düşünülmüş ise de, belirli bir süre prim ödemiş bulunmaya bağlı olarak bu hak da yer alabilirdi. Keza, Tarımda Kendi Adına ve Hesabına Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kanununda da  cinsiyet ayırımına  dayalı hiç bir  hüküm yer almamıştır.

GENEL DEĞERLENDİRME

Genel olarak Türk Hukuk Mevzuatında kadınlar ile ilgili hükümler yukarıda açıklanmış olup bu hükümler ve 24.07.1985 tarihinde onaylayıp 10.10.1985 tarihli R.G. de yayınlanan 3232 sayılı kanun ile katıldığımız, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayırımcılığın Önlenmesi Uluslararası Sözleşmesinin, aşağıda açıklayacağımız ilkeleri ile uyum içindedir.

Sözleşmede temel olarak; kadınlara karşı ayırımcılık, kadın erkek arasında haklar ve kanun önünde eşitlik , ayırımcılık gözeten kanunların gözden geçirilmesi , değiştirilmesi , kadına yönelik uygun önlemler alınması, kadının temel özgürlüklerinin erkeklerle her alanda özellikle siyasal , sosyal ekonomik ve kültürel alanlarda sağlanması için önlem alınması , iki cinsin birbirinden üstün veya geri olduğu düşüncesinin değiştirilmesi, kadınlar aleyhine kalıplaşmış geleneksel uygulamaların kaldırılması , sosyal ve kültürel kalıpların değiştirilmesi, kadın ticaretinin  ve kadın fahişeliğinin sömürülmesinin önlenmesi, tüm seçimlere katılma ve seçme hakkı , her düzeyde yönetimde görev alma , kamu görevlerini üstlenme , örgüt ve derneklere katılma , uluslararası örgütlere katılma , kadına uyrukluğunu

seçmede erkeklerle eşit hak ve imkanlar tanıma, yabancı ile evliliklerde kadının uyruksuz kalmamasının sağlanması, kadının eğitim kuruluşlarında erkeklerle aynı haklara sahip olması, kızların okullardan erken ayrılmasını önlemek , kızlar ve kadınlar için programlar düzenlemek,   istihdam, sosyal güvenlik ve kırsal kesim kadınlarının hakları, kadınların özgürce eş seçmeleri, evlenme yaşı ve evlenme hakkı , evlilik birliğinin bozulmasında eşit hak ve sorumluluklar, aile adı, meslek seçme hakkı açısından karı koca arasında eşit haklar, mal edinme hakkı, gibi hakların sözleşmeyi imzalayan devletlerce sağlanması için Birleşmiş Milletler Anlaşmasının temel hak olarak ileri sürdüğü insan haysiyetine ve değerlerine uygun olarak kadın ve erkek cins arasında eşitlik sağlanması bağlamında işbu sözleşmede değinilen  hakların yerine getirilmesi için faaliyet gösterilmesi amaçlanmıştır.

Gerek İnsan Hakları evrensel Bildirgesi ve gerekse İnsan Hakları Uluslararası Sözleşmelerinde üye devletlerin cinsiyete dayalı bir ayrıcalığa yer vermemesi bir yükümlülük olarak açıklanmaktadır. Bu nedenle Kadınlara karşı ayırımcılığın önlenmesi için sözleşme yapılması gereği duyulmuştur. 1981 yılında işbu sözleşmede yer alan çoğu hüküm esasen Türk mevzuatında bulunmaktadır.

Sözleşmenin 1-9 maddelerinde belirtilmiş kanun önünde eşitlik ,  kadınlara karşı ayırım gözeten ulusal ceza hükümlerinin kaldırılması ,seçme ve seçilme, cinslerin birbirine üstün olamayacağı , fahişeliğin önlenmesi, uyrukluk  konularında Türk Mevzuatında aykırı bir hüküm bulunduğu söylenemeyecektir.

Yukarıda da açıkladığımız gibi Türk Hukuk sisteminde M.K.  da yapılacak değişikliklerle daha çağdaş bir uygulamaya sahip olunacaktır. Yoksa işbu sözleşmede belirtilmiş hususlar esasen T.C yasalarında yer almaktadır.

Eğitim konusunu düzenleyen Sözleşmenin 10. maddesinde açıklanmış konular Türk mevzuatında daha detaylı olarak işlenmiştir, ancak uygulamada kırsal kesim açısından meydan gelen büyük ve önemli fark devletin politikası , doğal şartlar ve terör sebebiyle gerçekleşememektedir. Sözleşmede imza eden devletlerin anılan konularda önlem alması ve uygulamalarını değişmesi, yasalarındaki aykırı hükümlerin yerine uygun hükümlerin konulması  gerektiği yolundaki öneriler açısından konu ele alındığında Türkiyede yasalarda mutlaka yer alması gereken  bir değişiklik gerekli değildir.

Sözleşmede kadınlara istihdam alanında eşik hak ve imkanlar sağlanmak istenmiş 11 . madde ile çalışma hakkı , eşit istihdam imkanı, iş seçme , terfi , iş güvenliği, eşit iş şartları , mesleki eğitim, eşit ücret, ve izin hakkı, sosyal güvenlik hakkı, emeklilik, işsizlik, sakatlık, yaşlılık sosyal güvenliği, kadının analık sebebiyle korunması, analık halinde işten çıkarılamama, hamile iken zararlı işte çalıştırılmama, analık izni analık tazminatı, çocuk bakım evleri, sosyal hizmet sağlanması, emzirme , beslenme hizmeti, konularında yapılması gerekenler açıklanmıştır.

Sözleşme ile kadın ve erkek cins bakımından çalışanlar açısından sağlanmak istenen sosyal ve ekonomik alanda eşitlik, aile zammı hakkı, kredi sağlama hakkı, eğlence, spor  ve kültürel hayata eşit katılım hakkı konularında önlem alınması istenmiştir.

Kırsal kesim kadınları açısından  meseleye bakıldığında sözleşmede, ailelerin ayakta kalabilmeleri açısından kadınların parasal karşılık almadan, ekonomik  bakımdan sağladıkları yarar ve oynadıkları rol göz önünde tutularak , sözleşme hükümlerinin kırsal kesim kadınları açısında da uygulanmasının amaçlandığı görülmektedir. Sözleşmenin 14. maddesinde kadınların her seviyedeki kalkınma planlarına katılmaları, aile planlamasına , sosyal güvenlik programlarına katılmak, eğitim ve öğrenimin her türünden yararlanmak, sağlık hizmetlerinden yararlanmak, ekonomik fırsatlardan yararlanmak kendi kendine yardım grupları ve kooperatifler oluşturmak, toprak ve tarım reformu , yeniden iskan projelerinde erkekler ile eşit işleme muhatap olmak, kredi  ve borçlanma , pazarlama kolaylıklarında uygun teknolojiden yararlanmak. Yeterli yaşam standartlarından yararlanma haklarının sağlaması önerilenler arasındadır.

Bu önerilenlere mevzuat açısından bakıldığında Türkiye’de yasal düzenlemenin bir çok ülkeden daha iyi konumdadır. Ancak bir çok hak Devletin mali kaynaklarının yetersizliği ve kaynak bulmadaki zorlukları veya idaresizliği nedeniyle gerçekleşememiştir. Bu nedenle olayı iki boyutta ele almak gerekmektedir. Yasal düzenlemeler ve yasal düzenlemelerin uygulanabilirliği konusu. Bir çok yasal hükümler emredici nitelikte bulunduğu ve cezai yaptırımı olduğu için uygulanabilmektedir. Ancak sosyal nitelikli olanlar,eğitim ağırlıklı ve sağlık kurumları ile ilişkili bulunanlar açısından parasal kaynak yokluğu bir çok hakkın sağlanmasını imkansız kılmakta veya gecikerek uygulanabilmektedir.

Ancak uygulamada mevzuatta olmayan bazı yanlış ve küçültücü uygulamaların varlığı bunu uygulayanlar açısından cezai sorumluluğu birlikte getirmektedir.

Türkiye’de genel sağlık sigortası bulunmadığı için , bir çok hakkın yararlanıcısı niteliğinde olanlar sadece, bir sosyal güvenlik kurumuna tabi olarak çalışanlar olmaktadır. Başka deyişle , hizmet akdi ile , veya memur olarak çalışan veya bağımsız çalışan kişiler ile Tarımda kendi adına çalışanlar ve Tarım işçileri  S.S.K. tabi olanlar sağlık hizmetlerinden ve yardımlardan  yararlanmaktadırlar.  Esasen ekonomik açıdan çok güçlü ve dünya lideri ülkelerin dahi genel sağlık sigortası problemi varken Türkiye’de toplumda hiç bir katkısı olmayan vergi mükellefi dahi bulunmayanların genel sağlık sigortası kapsamına dahil edilmeleri ve bunların giderlerinin çalışanlardan alınan vergilerle ve onların pirim veya karşılıkları ile  karşılanması ve çalışanlarla aynı hak ve imkanlara sahip tutulmaları üzerinde ayrıca ciddi olarak düşünülmesi gereken önemli konulardan biridir.

 

Prof. Dr. Berin Ergin

2001

İSTİHDAMDA KADIN SORUNU VE YORUM

0

Prof. Dr. Berin Ergin

İSTİHDAMDA KADIN SORUNU VE YORUM

 I – Türkiye’de Genel Tablo

Kadınların istihdam edilmesinin önemini ve gereğini Türk Hukuk Mevzuatında ne gibi aksaklıklar bulunduğu veya ne gibi hükümlere yer verilirse veya kaldırılırsa ,nelerden vazgeçilirse kadınların istihdamda eşitlik ilkesi doğrultusunda yer alması mümkün olabilir konusunda görüş ve yorumlarda bulunmadan önce, çarpıcı birkaç örnekle Türkiye’de geç algılama ve uzağı görememe,uzun soluklu plan ve projeye gereksinim olmadığını zan eden zihniyetin varlığının sebep olduğu olaylardan bazılarını vurgulamak istedik.

 Şöyle ki; 60 lı yıllarda baraj projelerinin ve barajların yapıldığı dönemlerde çok uzun bir süre 100-150 yıl belki daha uzun süre su sorunu yaşaması olası olmayan Türkiye topraklarında, 30 yıl gibi bir zaman sonrasında, suyun Türkiye üzerinde önemli  stratejik bir konu olarak bölgede tehlike çanları çaldıracağı ve bu sebeple uluslar arası arenada Türkiye üzerinde nasıl bir politika oynanacağını göremeyen bir zihniyetin varlığı göz önünde tutulmalıdır.; – Keza , 1970 li yıllarda sendikal hakların ve sendikacılığın geleceğini, niteliği itibariyle bu kurumun değişkenliği görülmemiştir.Ekonominin sabit kuralları olmadığı ve klasik iktisat teorilerinin değerini bir gün yitireceği bu nedenle de sendikaların kan kaybedeceği ve mutasyona uğramalarının kaçınılmaz olduğu anlaşılmamıştır.Sendikacılık çağdaş bir oluşum için trendi yakalayamamıştır. Özellikle istihdam politikasında  önemli bir eğitim kurumu olması mümkün iken, dünyada da hızını kesmiş olan işçi sendikacılığı görevini tamamlayamadan Türkiye ‘de de hızla  çöküşe geçmiştir.;- Dünya devletlerinin  ekonomik açıdan gelişmiş bölgelerinde ekonomik büyümenin kurallarının nasıl işlediği ve uluslar arası yatırımların neden nasıl ve nereye yapıldığı ve geri dönüşümü için planlanan zaman diliminin sonucunda yatırım yapılan ülkeyi nelerin beklediği görülmemiştir.Yabancı yatırım mekanizmasının işleyişine yeşil ışık yakmanın ulusal Devlet anlayışına olan karşıtlığının görmezden gelinmesi ve ulusal işletmelerin yasal düzen içinde karşılaştıkları farklılıklar ile ve  serbest ekonomi kurallarına karşı mücadelenin hak olduğunun savunulması ile 2000 li yılların ekonomik refah bekleyerek aşılamayacağı anlaşılamamıştır;- Türkiye’nin ekonomik gelişmiş ülkeler arasında yer almasının bölgesel sorunlarının kesin ve uzun vadeli çözümünden geçtiği yine anlaşılamamaktadır.Yarınları kimse görmek istememektedir.;- Türkiye’de yaşanan diğer bir zafiyet alanı ise ,Dünya Bankası ve IMF gibi uluslarüstü finans kuruluşlarının gerçek amaçlarının ne olduğunu ve kuruluş nedenlerinin kaç on yıllar sonra amacına hizmet edeceğinin  farkında olunmayışıdır. Bu nedenle Türkiye’nin başına neler geleceğini , kısa bir süre sonra şimdiye kadar yapılan geri ödemelerden daha fazla bir maddi külfetin Türk toplumunun omuzlarına yükletileceğini başta yatırımcı, üretici,işçi-işveren olmak üzere büyük bir kaosa sürükleneceği bilerek veya bilmeyerek görmezden gelinmektedir.

Genel olarak Türkiye’de hiçbir olaydan tecrübe kazanılmamıştır. Toplumun geleceği için hiçbir konuda plan program politika yapılmamıştır.Avrupa Birliği sevdası ile ve bir oluşum içinde olmak için  Türk insanı için en iyisi en çağdaşı ve uzun soluklu yapılanma yerine  çeviri sistemi ile Avrupa Birliği normları  olmazsa olmaz mantığı ile alt yapı , kültür ve eğitim düzeyi oluşturulmadan ve işletmeler için kaynak yaratılmadan uygulanmaya konmuş ve.işletmelerin hepsinin buna hazır olmadığı göz ardı edilmiştir.

II – Kadın İstihdamına Yönelik Faaliyetler

Türkiye’de 1970 lerden itibaren sivil toplum örgütleri, örgütlenmenin önemini idrak etmeye başlayarak, kadının iş hayatında nüfusa orantılı olarak yer alması gerektiği  bilinci ile devletten, işverenlerden , sendikalardan özveri beklemiş ve kapıları zorlamışlardır.Ancak tam anlamı ile amaca ulaşılmadığı ve sorunların çözülemediği üstelik daha da arttığı görülmektedir.Kadın kuruluşları, kadının istihdam edilebileceği  işyerleri açılmasını ,kadına ucuz ve uzun vadeli kredi verilmesi ,kadının kendi iş yerini açması için muafiyetler tanınmasını, işverenlere kadın istihdamı için kota konulması gibi talepler ile istihdamının sağlanmasını istemektedirler.Bir kısım önlemlerin alınması ve haklardan yararlanmanın sağlanması esasen Kadınlara Karşı Her türlü Ayırımcılığın Önlenmesi Uluslar arası Sözleşmesi hükümleri gereğidir.

Bugün kadınların istihdamda daha fazla yer almasına yönelik talepler dünya ekonomik konjonktürü açısından en az elli yıllık bir plan ve program çerçevesinde düşünüldüğünde mevcut yasal düzenlemeye rağmen, uygulamaya yönelik taleplerin, aynen çığ tehlikesinin kapıda olduğu dağda ,kayak dersi vermeye ve kaymanın ince tekniklerinin estetiğinin öğretilmesine ,ve kayak giysilerinin hangisinin kaymaya daha elverişli bulunduğunun, kayak için eğitim kurumlarının gereğinin anlatıldığı bir fanteziye benzetilebilir. Çığın, ilk anlarında çok sesli bir orkestranın bile yorumlayamayacağı güzellikteki sesinin ne anlama geldiğinden habersiz olarak dolaşan insanların kaygısızlıklarının sonucu gibi, giderek yaklaşan işsizlik tehlikesinin sonuçlarının da görülemediğini veya görülmek istenmediğini  söylemek yanlış olmasa gerek. Yakın bir geleceği açıklamak için yukarıdaki örnek ile belki farkındalık sağlanarak, günü değil yakın ve uzak yarınları görmek için düşünceye sevk etmek mümkün olabilir dedik.

Çağın gereklerine uygun,ülkenin ve vatandaşların yararına olmak üzere uluslar arası normlar ve Türkiye hakkındaki raporlardaki bazı gerçekler de dikkate alınarak, uzun vadeli en az 100-150 yıl gibi program ve proje yapılması Türkiye’de gerçekleştirilmelidir. Türk toplumu için en iyi ve en randımanlı eşitlikçi demokratik olan uygulamanın nasıl olacağı ulusal çıkarlar ile birlikte hesaplanarak projelendirilmelidir.  100 yıl sonra Türkiye’nin nasıl bir görünümde olması isteniyorsa ona göre bir sistem ve alt yapı oluşturulmalıdır. İşsizlik ve istihdam konusundaki durumun vahametini açıklayan bilim adamı, sanayici, tacir, yatırımcı, sendikacının sesine kulak verilmelidir.Çoğu zaman olduğu gibi çığ gerçekleştikten sonra enkaz kaldırma çalışmaları yapma alışkanlığından henüz vazgeçilmemiştir. Artık enkaz kaldırma uzmanı değil enkaza neden olmamak konusunda uzman olmak gerekmektedir.

Türk toplumunda kadınların  nüfusa orantılı olarak istihdam imkanlarına sahip olmalarına yönelik mucizeyi beklemeden önce açıklamak gerekir ki, kadın istihdamı konusundaki yasal düzenlenme, gerek Avrupa Birliği,Uluslar arası Çalışma Örgütü, Birleşmiş Milletler, ve Avrupa Konseyi sözleşmeleri ve belgeleri,yönergelerindeki  normlarına uygunluk açısından, her ne kadar kadına yönelik pozitif ayırımcılığa ilişkin olan sözleşmelerin hepsi Türkiye tarafından imzalanmamış ve/veya onaylanmamışsa da, bunlardaki hükümlerinin dahi yansıtıldığı bir yapı içinde yasal düzenleme yapıldığını inkar etmemek gerekmektedir.

Yıllardır Türkiye’de “Kadın İstihdamı” ulusal ve uluslar arası arenalarda gündemi işgal etmiş Avrupa eksenli bir çok toplantıda kararlar alınmış ve kadın istihdamının gerçekleşmesi ve toplumda kadın açısından erkekler ile eşitliğin yasal olarak sağlanması bir yana pozitif ayırımcılığın yerleşmesi için de mücadele verilmiş ve kabulü sağlanmıştır. Türk toplumundaki uygulama karşılaştırmalı olarak incelendiğinde nüfusa endeksli olarak ekonomik açıdan ileri bir çok ülkeden daha önde olduğu da gerçektir. Bugün halen AB ülkeleri istihdamda kadın erkek ayırımcılığını çözmüş değillerdir.

 III – Kadın İstihdamı ve Türkiye

Kadına yönelik mevzuattaki olumlu değişiklikler için Devlet ,akademisyenler kadın sorunları üzerinde çalışan uzmanlar, siyasi partiler, sendikalar, medya şimdiye kadar çok önemli rol oynamıştır.Ancak yeterli alt yapı olmaksızın  eğitim ve kültür perspektifi açısından konu esaslı incelenmeden, bölgeler arasındaki ekonomik ve sosyal derin uçurum giderilmeden, eğitimde yaygın bir standart sağlanmadan, ortaya çıkacak engeller ile ilgili alt yapı ve çalışmalar yapılmadan, normların uygulamaya geçirilmiş olması ne kadar doğru olmuştur ve hedefe varmak mümkün olabilecek midir, tartışılması gerekir.

Kadınların istihdamda, iş piyasasında etkin bir biçimde yer almaları gerektiği tartışmasızdır. Kadın ve erkek eşitliği  insan hakkı bağlamında olup, kadının çalışma özgürlüğünü kısıtlayacak ve ortadan kaldıracak hiçbir yasal düzenleme söz konusu olamaz. Nitekim Türk Hukuk sistemi içinde kadının çalışmasına yönelik hiçbir kısıtlayıcı hüküm bulunmamaktadır. Ancak işe alınma aşamasında eşitlik prensibine uygun olarak kadın ve erkek adayların yarıştığı ortamlarda kadın  ile sözleşme yapılması zorunluluğunu öngören bir hüküm ne İş Yasalarında ve ne de Kamu Personel Mevzuatında  yoktur. Kanun koyucu akit serbestisi prensibini uygulayarak iş sözleşmesinin kurulmasında işverene belirli kişilerle sözleşme yapma zorunluluğunu genel olarak getirmemiştir. Yasa sadece sözleşme yapmak ve yapmamak konusunda emredici olarak koruyucu nitelikte özürlü ,eski hükümlü ve terör mağduru çalıştırma zorunluluğu  ile askeri veya kanuni görev sebebi ile işten ayrılan işçiler ile sözleşme yapma yükümlülüğünü getirmiştir. Ayrıca koruyucu nitelikte olmak üzere yaş ve cinsiyetin esas alındığı  çalışma yasağına ilişkin hükümlere yer vermiştir. Bu açıdan bakıldığında İş Kanununda işverenin  kadın işçi ile zorunlu olarak iş sözleşmesi yapma yükümlülüğü yoktur. Ancak işveren işe alırken kadın ve erkek arasında cinsiyet ayırımı yaptığı ahvalde, kanun koyucu Türk Ceza Kanunu ile, Hürriyete Karşı Suçlar başlığını taşıyan 7. bölüm 122. maddesinde, ayırımcılığı suç olarak kabul etmiştir. Buna göre, kişiler arasında cinsiyet ayırımı yaparak işe alma veya almama fiilini ika eden kişinin altı aydan bir yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılacağına dair hüküm kabul edilmiştir. Bu maddeye göre kadın işçinin işe alınırken cinsiyet ayırımcılığına uğradığı ve iş sözleşmesi kurulmadığı iddiasını ispat etmesi halinde işverenin ve/veya fiili ika edenin cezalandırılması mümkün olabilecektir. Bu hüküm çağdaş bir hüküm olarak görülebilirse de uygulamada bir yararı olabileceğine inanmak çok zordur.

Türkiye’de kadın istihdamını değerlendirmek gerekirse, bir çok alanda  özellikle eğitim ve beceriyi gerektiren alanlarda kadınların istihdamda yer sahibi oldukları ve oranının hiç de diğer ülkeler ile karşılaştırıldığında az olmadığı gözlemlenir. Özellikle bilim alanında kadın istihdamı erkekler ile neredeyse eşit düzeydedir .

Sosyolojik açıdan soruna yaklaştığımızda, aile ve bireysel düşünce yapıları çağdaş ve, ekonomik açıdan özgür, bilimselliği esas almış olan kadın bireylerin ,eğitimde ve iş hayatında diğer kadınlardan önde oldukları görülür. Kadınların istihdam sektöründe yer almaları toplumdaki çağdaşlıkla paralel gitmektedir. Türkiye’nin sosyal yapısı nüfus yoğunluğu ve ülkenin büyüklüğü göz önüne alındığında özellikle de ülkede yaşanan çeşitli iç ve dış mihraklı  yaşamı zorlu bir biçimde etkileyen bölücülük sorunları  karşısında kadın istihdamının yine de fazla gerilemediği gözlemlenmektedir.

Kadın istihdamında Devlet politikasının rolü önemlidir. Devlet politikası kadın istihdamının önünü açabilir ve yönlendirebilir. Veya ekonomiye, finans sektörüne, sanayiye getirdiği barajlar veya çeşitli organizasyonlarla kadının meslekte ilerlemesini engelleyebilir.

Türkiye’de 1980 li yıllar, kadınların istihdamda ve özellikle yüksek eğitim standardına erişmede, bilim alanındaki çalışmalara, politik bir takım kısıtlamalar getirildiği bir dönemdir…Demokrasilerde olmaması gereken yasal istikrarsızlıklar farklı dönemlerde farklı  sistem uygulamaları, aydın yetişmesini de engellemiştir.  Bu kısıtlayıcı dönem sadece kadın açısından değil erkek bireyler için de zorlu dönemler olmuştur. Aydın zümredeki gerileme, diğer alanlarda da etkisini göstermiş ve kadın istihdamının destelenmesine imkan yaratılması olgularını olumsuz etkilemiştir. Kadınların çalışma hayatındaki konumları ile ilgili cumhuriyetin kurulduğu dönemlerdeki hız ile, plan ve proje yapılmış olsaydı, kadın işgücünün bugün Türkiye’deki dağılım oranı ve etkinliği değişik bir tablo çizerdi.

Her ne kadar ulusal ve uluslar arası toplantılarda yıllardır kadının istihdamda eşit olarak yer almasını sağlamaya yönelik plan ve projeler ileri sürülmüşse de toplumun beklediği mucize bir türlü gerçekleşememiştir.

Türkiye’de kadının istihdamdaki yerinin beklenen ve arzu edilen boyutta olmadığı açıktır. Nüfusun artmasına orantılı olarak eğitim kurumlarının yaygınlaşamaması ve özel ve kamu işletmelerinin yurt içinde dağılımının eşitsizliği, işsiz kadın işçi oranında bölgeler arası farklılık göstermektedir. 18-50 yaş grubu esas alındığında aktif çalışma döneminde sadece kadının değil erkeğin de istihdam sorunu yaşadığı açıktır. Acı bir gerçek, işsizlik oranı giderek azalmayacağı aksine daha da artacağıdır.

Ancak eğitim düzeyi yüksek olan kadınların ve işgücüne gereksinim olan sektörlerde çalışabilecek nitelikli kadınlara her zaman ihtiyaç bulunduğundan istihdamda fırsat eşitliğini nitelikli olanların yakalaması zor olmayacaktır. Bazı sektörler ki bunlar, hemşirelik hastabakıcılık, laboratuar işleri, halıcılık, posta, telefon, gıda,tekstil  gibi sektörlerdir, kayıt içi ekonomide kadın istihdamında eşitliğin bozulmadığını kabul edebiliriz. Özellikle sağlık sektöründeki açığın kadının eğitilmesi ile çözümlenmesi mümkün iken bu yönde bir politikanın olmaması istihdamdaki eksiğin giderilmesini bile karşılayamamaktadır. Ayrıca kayıt dışı ekonominin topluma yansıyan olumsuzluklarının giderilmesinde Devletin yasaları dahi uygulamaktaki çekimserliği toplumdaki güveni sarsmaktadır.

IV – Kadın İstihdamında Olumsuzluğun Giderilmesi İş Yasaları İle Mümkün Değildir.

Gerek Anayasa hükümleri ve gerekse İş Yasası sadece istihdamda değil tüm haklarda  EŞİTLİK PRENSİBİ üzerine bina edilmiştir. Bu prensip doğrultusunda yasalar ve uygulamaya yönelik tüm mevzuatta eşitliğin sağlanması ve istihdamın mümkün kılınması için hükümler mevcuttur. Kadına özgü bir takım pozitif ayırımcılık teşkil eden haklar da çağdaş nitelikte olmak üzere düzenlenmiş bulunmaktadır.

Öyleyse neden kadın istihdamda yer alabilmek için mücadele vermektedir? Neden tercih edilmemektedir? Ancak tercih edilmemenin sadece Türkiye’nin sorunu olmadığını da burada vurgulamak gerekir.

Toplumda istikrarın sürekliliği için istihdam önemli olduğu kadar ,gelişen teknoloji ve ekonomi kurallarının yeni boyutlara doğru gittiğinin de farkında olmak gerekir.Eski model çalışma biçimleri artık tarihe karışmıştır. Teknolojik gelişme daha az eleman kullanmayı gerektirmiştir. Ancak tüm bu gelişmeler ve ekonomik büyüme, refah toplumu olma amacı sadece  “ İNSAN “ içindir. İnsan merkezli olmayan hiçbir yöntemin sürekliliği olmayacaktır. Yatırım, üretim ve pazarlama, tüketim ve tekrar üretim döngüsü, insanı esas almazsa bir anlamı yoktur. İnsanın temel alınmadığı program ve projeler kısa süreli olmaya mahkum olacaktır. Esasen globalleşme sarhoşluğu içinde insana değer vermeyen sistemlerin benimsendiği, bazı ülkelerin sadece tüketim toplumu olmasının kararlaştırılarak üretimlerinin asgariye indirilme politikasının benimsetildiği globalleşme sistemi içinde, ülke yönetmeye kalkışmanın bedeli, kısa bir süre sonra halka ödettirilecektir. Bu genel sorun içinde kadının üretim pazarlama ve tüketim tekrar üretim çarkında ucuz emekte var olabilmesi bu gün için ve bu yapıda olası değildir. Yatırımcı, üretmek, pazarlamak, üretirken tüketilmesini sağlamaya yönelik projelere sahip olmak ve tekrar üretmek şansını mutlaka yakalamak ve başarmak zorundadır.

Bu çarkın içinde işverenin birincil menfaati, yatırımını en az maliyetle çevirebilmek ve kar elde etmek, işletmesinin sürekliliğini sağlamak, üretimde ve pazarda ön sıraları kapmaktır. Globalleşme teorisinde ekonomide amaç en önlerde koşabilmektir.  O halde yatırımcı, sanayici, üreticinin ilk istediği UCUZ EMEKDİR. Türkiye’de ucuz emek varmı dır? Hayır YOKTUR. Türk yatırımcısı artık ÇİN cennetinde yatırım yaparak dünya pazarında tüketiciye ulaşabilmek umudundadır. Ancak bir tehlike daha ortaya çıkmıştır, Emeğin çok ucuz olduğu başka bir kıta canlanmıştır. Çağdaşlıktan, ekonomik gelişmişlikten hiç nasibini alamamış asırlardır sömürülmüş bir kıta üretimin kaydırıldığı yer olmaya başlamıştır. Çin dahi Afrika’da ucuz emek peşinde koşarak dünya rekabet pazarının bir numarası olmak için savaş vermeye hazırlanmaktadır. Afrika’nın üretim mahalli olarak seçilmesi o kıtada tüketici yaratma projesinin bir parçasıdır. Ancak şimdilik ucuz emek pazarı olarak bir süre sanayi toplumlarına hizmet verecektir. Bu manzara karşısında Türk ekonomisinin kayıtlı gerçek yatırımcısından beklentilerin bir sınırının olması gerekmez mi? Bu bağlamda kayıt dışı ekonomi ile savaş vermek bu konuya odaklanmak sureti ile gerek iş sağlığı ve güvenliği dahil, istihdam sorununun da çözülmesi işlevi, Devletin birincil görevi olmak gerekmez mi?

Üretim maliyetlerinin az olacağı bir sistemin Devletin politikası olması gerekirken, Devlet dış borçlara heves edip sonra ödeme zamanı vergilerin arttırılması yolu ile veya emek sermaye ilişkisine göz dikerek bu yolda birikim sağlamayı tercih ederek ucuz politika yapmaktadır. Bu tür politikalar istikrarsızlığı doğurmakta ve demokrasiden uzaklaşan bir yol olduğu gibi, ülkenin ekonomik açıdan kalkınmış bir ülke olmasını da engelleyen baş nedendir. Devlet yanlış politikaları nedeniyle yatırımcıyı caydırmakta, sermayenin akışını engellemekte, vergiler ile kazanana ve iş yapana yük bindirmekte, üretimin maliyetini arttırmakta, pazarlamasını engellemekte ve tüketimin önünü tıkayarak çarkın dönmesini engellemektedir. Tabii ki bu arada işverenler bu yüklerin üzerine bir de kadın işçi istihdamının maliyet açısından yük getirmesi karşısında kadın istihdamına sıcak bakmayacaklardır.

Bunlara ilaveten, işverenlerin kadın işçiler açısından, onların ailevi yük ve sorumluluklarının neden olabileceği  devamsızlıklarının, izin hakkı kullanmalarının veya doğum izni ,süt izni gibi izinlerinin varlığı karşısında ve hatta oda ve yurtlar ile ilgili konularda maliyet artışına neden olan yasal zorunluluklar sebebiyle, işletmeler ekonomik hedeflere ulaşmada maliyet arttırıcı faktörlerden kaçınacaklardır.Bunun serbest ekonomi kuralları içinde doğal kabul edilmesini göz ardı etmemek gerekir.

Kadınlar ile ilgili pozitif ayırımcılık yapılması doğal ise de, bugünkü vahşi rekabet ortamında özellikle dünya ekonomisinde henüz etkisini kaybetmemiş ekonominin globalleşme felsefesine boğulmuş olduğu sistem içinde çalışmaya çalışan işverene, kadını koruma amacına yönelik olarak, sosyolojik gelişme adına , kadın işçi istihdam etmeye zorlamak nasıl mümkün olacaktır? Yatırımcının üreticinin hayatta kalabilmek için savaş verdiğini,  ticarinde ulusal veya uluslar arası yaptığı sözleşme hükümlerine uymak için ve süresinde taahhütlerini yerine getirmek ve cezalara muhatap olmamak durumunda bulunduğunu unutmamak gerekir. Enerji kesintileri, tabii afetler, grevler lokavtlar, olağanüstü hal durumları kolay göğüslenecek konular değildir. Kredilerin geri ödenmesi, bir günlük gecikme halinde dahi işletmelerin iflasla karşılaştığını bilmek ve işverenlerin sözleşmesel zorunluluklarından kaynaklanan ağır yükümlülüklerinin, vergi sistemindeki bozuklukların, niteliksiz işçilikten kaynaklanan kayıplarının, çalışma  sürelerindeki kayıpların neden olduğu maliyet artışlarına, bir de iş kazası ve meslek hastalığı  nedeniyle S.S.Kanununda sistemin kara lekesi primli rejimin felsefesine aykırı olan ve uygulamasının iş kazası ve meslek hastalıklarını önleyici bir yararı da görülmemiş bulunan, işverenin sorumluluğunu düzenleyen 26. maddesindeki  rücu kurumunun Yargıtay İçtihatları ile adaletten ve objektiflikten uzak Devletçi zihniyetle ve kanun metnine sadık olmayan uygulamaları nedeniyle vuku bulan  yükü eklersek, Türkiye’de bir de maliyeti  çok yüksek olan kadın işçileri istihdam etmekle giderlerinin artmasını işverenin istemeyeceği açıktır. Tüm bunlar ,neden kayıtlı ekonomide kadın istihdamının beklenenden fazla olamadığını göstermektedir.

Yasal  hükümlerin getirdiği ağırlaştırıcı şartlar giderek işverenlerce kadın işçi istihdamında azalma meydana getirecektir.Bunun tersi olması ve eşitliğin sağlanması açısından mucize yaratılması gerekmektedir.  Aslında mucize Devletin politikasında yatmaktadır.

V – Sosyolojik Etkenler

Kadının istihdamda nüfusa orantılı olarak yer alamamasının bir değer boyutu da sosyolojiktir. Kadın istihdamda yer almak ve üretken olmak istediği halde erkek egemen toplumda ve dini baskılarla tüm özgürlüğü elinden alınan bir birey haline dönüşmektedir. Erkeğin malı olma zihniyetinin hakim olduğu, çağdaşlıktan nasibini almamış yörelerde Atatürk devrimlerinden habersiz, eğitimsiz bırakılmış ve esir hayatı yaşayan kadın birey Türkiye’nin önemli sorunlarından biridir ve olmaya da devam edecektir. Birbirlerine karşıt felsefe ve ideoloji içinde yerleşen ve genişleyen Sivil Toplum Örgütlerinin ideolojik ve dar kapsamlı çalışmaları ile bu sorun çözülemeyecektir. Çözüm ancak çağdaş bir Devlet anlayışı ve politikası ile mümkün olabilir. Ülkenin en ücra köşelerinde ancak Devletin etkin ve kalıcı politikası ile gerek eğitim ve gerekse istihdam birlikte düzenlenebilir. Türkiye’de,  köylerde, mezra ve kırsalda yaşayan eğitimsiz kadın,  sadece evin ihtiyaçlarını görmek dışında hiçbir faaliyette yer alamamakta, toplumda yeri sözü olmayan. bir kimse olarak yaşamaktadır. Bireysel hiçbir özgürlüğü yoktur. Özgür olmayan kadının istihdamda da esasen yeri olamaz. Kadın evi dışında çalışabilmek için babasının, ailesinin erkek kardeşinin, kocasının, kocasının ailesinin iznine tabidir. Medeni Kanundaki hükümlerin uygulanması bazı bölgelerde etkin değildir.  Aile içi bu sorun kadın istihdam eden işverenin de çoğu zaman sorunu olmaktadır. İşyerinin şartları, çalışma koşulları, işyerindeki olaylar, sadece kadın işçinin sorunu olmayıp diğer aile bireylerinin de sorunu haline gelebilmektedir. Açıklamaya çalıştığımız bir kısım sosyolojik faktörlere bir de İş Yasalarından kaynaklanan sorunları eklediğimizde, yukarıda açıklamaya çalıştığımız işverenin yatırım, üretim, pazarlama döngüsünde, içinde yaşadığı sorunlara, tehlikelere bir de kadın işçi yükünü almak istememesini doğal karşılamak gerekir.

VI – Çözüm ne Olabilir

Öncelikle Devletin genel olarak İŞSİZLİK konusunda bir politikasının olması gerekir. İşsizliğin önlenmesi için Devletin şimdiye kadar önerdiği temel bir program ve uzun vadeli bir politikası olmamıştır. Yıllar itibariyle Özelleştirmeye paralel olarak Devletin istihdam politikası belirlemesi ve özelleştirilen işletmelerin kapanmaması ve özel sektör işletmeleri olması gerekirken, özelleştirme sonrası istihdamda sürekliliğin sağlanmasına yönelik hiçbir çalışma yapılamamış ve sanki engellenmiş olduğu görüntüsü, bir çok çalışanın haklarının kaybolmasına yaşam kalitesinin düşmesine işsizliğe neden olmuş ve demokratik haklara aykırı ve istikrardan uzak uygulamalar yaşanmıştır. Özelleştirme politikasının Türkiye gerçeğine ve Türk çalışanına yaraşır bir biçimde ve ülke yararına olmak üzere bir sisteme oturtulması kaçınılmazdır. Vergisini verenlerin alın teri ile gerçekleşmiş kamu işletmelerinin özelleştirilmesine bağlı olan ürkütücü ve bir o kadarda demokrasiye ve insan haklarına aykırı sonuçlarından ders alınması ve tekrarından kaçınılması işsizliğin önlenmesinde çarelerden biri olacaktır.

Kadın işçilerin esnek çalışma sistemi içinde çalıştırılmalarını beklemek bir çözüm olabilir mi? Hayır olamaz.  Çünkü kadın işçi istihdamında esnek çalışmada da maliyet artışı söz konusu olacaktır. Esnek çalışmanın ekonomiye getireceği artıların veya ekonomik durgunluk yaşanan dönemlerde esnek çalışma imkanlarının olması işvereni rahatlatmakta ise de, her işyerinde veya işte esnek çalışma olanağı olacak diye bir kural bulunmamaktadır. Başka deyişle esnek çalışma sistemi içinde organizasyon işverenin inisiyatifinde şekillenmektedir. İşverenin ne kısmi süreli işçi istihdam zorunluluğu vardır ve ne de işçinin istediği saatlerde çalışma isteğini kabul etmesi gibi mükellefiyeti vardır. İşin niteliği elvermedikçe kısmi süreli sözleşme yapılma zorunluluğu bulunmadığına göre kadın işçinin aile yükümlülükleri de gözetilerek kısmi çalışmasının teşvik edilmesi gibi bir uygulama ile uygun iş imkanı sağlamak mümkün olmayacaktır.

Kadın işçilerin çağrı üzerine istihdamı bir çare midir? Hayır değildir. Çünkü çağrı üzerine kurulu sözleşme ile sürekli bir iş olanağı olmadığı gibi belirli bir mesleğin öğrenilmesini ve gelişmeyi de engelleyen niteliktedir. Kadın istihdamında yararlı olacağı söylenemez. Belirli dönemlerde kısa bir süre için bir gelir kaynağı olacağını ümit etmekten başka Türkiye’de uygulama bulacağını esasen zan etmediğimiz bir çalışma türü olarak İş Kanununda yer almıştır.

Eve iş vermek sureti ile çalıştırma konusuna gelince; kadınların istihdamında öne sürülen bir ilişki olarak ortaya atılan bu yöntemin İş Sözleşmesi olarak kabul görmesi mümkün değildir. Böyle bir yapılanma iş ilişkileri içinde değil Borçlar Kanununda yer alan sözleşme tipi olarak istisna akdi hükümleri bağlamında mütalaa edilmek gerektiğinden, sözleşme serbestisi ve serbest ticaret sistemi içinde tarafların istedikleri şart ve hükümleri içeren sözleşme ile iş yapmaları her zaman mümkündür. Ancak böyle bir yapılanmanın İş Hukuku içinde yer alması yanlış olur. İşi yapan tarafın evinin işverenin işyeri ve hakimiyet ve sorumluluk alanı içinde olmadığı, böyle bir ilişkide işverenin SSK bağlamında yükümlülüklerinin olacağını düşünmenin mümkün olmadığını da açıklamak gerekir.

İş Kanununda işverene emredici nitelikte bazı mali yükümlülükler getiren konularda Devletin katkısının sağlanması suretiyle ortak bir yol bulunabilir. Örneğin, kadın işçi istihdamında İş.K. 88 maddeye dayanılarak çıkarılmış14.07.2004 tarihli Gebe veya Emziren Kadınların Çalıştırılma Şartlarıyla Emzirme Odaları ve Çocuk Bakım Yurtlarına Dair Yönetmelik hükümleri gereğince işverenin yükümlülüğü 24. maddede çok geniş olarak düzenlenmiştir. İşveren, yönetmelikte belirtilmiş tüm şartların yerine getirilmesi ve organizasyonu, denetiminde görevli ve mali açıdan yükümlü tutulmuştur.150 den fazla kadın işçinin çalıştırıldığı yerlerde emzirme odası ve yurt yapılması konusundaki çağdaş düşüncenin mali yükümlülüğünün her ne kadar işverenlerin ortaklaşa oda ve yurt kurabileceklerine dair hüküm konulmak sureti ile hafifletilmesi düşünülmüşse de bu olasılığın işyerine oda ve yurtların 250 metreden uzak olmayacağı, olduğu takdirde araç sağlanması gereği gibi hükümlerinin bulunması, işverenlerin birlikte hareketlerine engel teşkil edecektir. Örneğin bu tür yapılanmada Devletin mali katkısı sağlanabilir. Esasen Devletin okul, yurt açma yükümlülüğü çerçevesinde uygun yatırımlar yapması halinde işverenlerin mali yükleri hafifletilerek kadın istihdamı cazip hale getirilebilir.                                                                                                                                                                     Bunun dışında kadın istihdam eden işletmelerin her 10 kadın işçi karşılığında vergi, kurumlar vergisi gibi yükümlülüklerden belirli oranlarının düşüleceği gibi hükümlerin ilgili mevzuata konması,istihdamı arttırabilir.

SONUÇ

Genel olarak açıklamak gerekirse, Türkiye’nin içinde bulunduğu çok yönlü ve karmaşık problemlerinin yanında, Devlet borçlarının ödenmesinde kısa vadeli programlar ile işverenlere getirilen yüklerin sebep olacağı üretim faaliyetinin durmasına varacak tehlike karşısında ve büyüyen işsizliğin başka tehlikeleri de getireceğini görerek, yukarıda açıkladığımız mali yük getiren kadına yönelik uygulamalarda maliyetin hafifletilmesi dışında yasa hükümlerinde bir değişikliğe gerek olmadığını belirtmek gerekmiştir.

Acil ve önemli olan ise kadının eğitilmesi ve eğitim seviyesinin yükseltilmesi ve özgürlüğünün kazandırılmasıdır. Bunun sağlanması ile esasen kadın iş yaratma becerisine kendisi kavuşacaktır. Diğer çok önemli bir konu da Türk tarımına ivme kazandırmak suretiyle kadının tarım sektöründe tarım ürünlerine ilişkin sanayide istihdam edilmesinin sağlanması olacaktır.

2006

B.Ergin

TÜRK – ERMENİ İLİŞKİLERİNDE YENİ YAKLAŞIMLAR

0

                               İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ

         TÜRK –ERMENİ İLİŞKİLERİNDE YENİ YAKLAŞIMLAR

                         ULUSLARARASI SEMPOZYUMU

                                           15-17-Mart 2006

                                        

 Prof. Dr. BERİN ERGİN

 

Konu    :AZERBAYCAN ERMENİ İLİŞKİLERİ[1]

[1] İstanbul Üniversitesinde düzenlenmiş sempozyuma sunulmuş tebliğdir.

 

MAKALENİN TAMAMINI OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ

İNSAN HAKLARI VE ÖZGÜRLÜK AÇILIMINDA DEMOKRASİ VE LAİKLİK

0

Prof.dr.Berin ERGİN

İNSAN HAKLARI VE ÖZGÜRLÜK AÇILIMINDA

DEMOKRASİ VE LAİKLİK

I     ) GENEL AÇIKLAMA

Akdeniz ülkeleri bölgesel niteliklerden ve tarihi geçmişten kaynaklanan nedenler ile yaşam, düşünce, kültür açısından birbirleri ile yakınlaşma konusunda sıcak ilişkiler içindedirler. Bu ilişkiler ekonomik kültürel ve eğitim konularında olduğu gibi, çeşitli amaçları gerçekleştirmek için kurulmuş sivil toplum örgütleri bağlamında da son yıllarda çeşitli platformlarda ülkelerin sivil toplum örgütlerinin bir araya geldiğini görmekteyiz. Toplumlar arasındaki bu yakınlaşma gelecek nesillerin bölgede daha mutlu ve refah içinde yaşamasını sağlayacak adımlar olarak tarihe geçecek niteliktedir.                  

Bugün bu toplantılardan biri Istanbul’da gerçekleştirilmektedir. Son yılların üzerinde en fazla durulan  konularından belki de en önemlisi İNSAN HAKLARI ,DEMOKRASİ VE LAİKLİK konularını gündeme getirerek Akdeniz ülkeleri arasındaki sıcak ilişkilerin gerçekleşmesine katkıda bulunmak istenmiştir. Panelin konusu olarak İnsan Hakları Demokrasi ve Laiklik konularının seçilmiş bulunması tesadüf değildir. Bu konular çok geniş bir yelpazede insan yaşamının her katmanı ile doğrudan ilgilidir. Bu nedenle toplumlar kendi yapılarına göre bu kavramlar ile ilgili uygulama ve yorumlama açısından çalışma içindedirler. Toplumlararası birliktelik ilişkilerin istikrarlı bir zemine oturmasını sağlar bu nedenle insan yaşamında önemli yeri olan bu kavramlar üzerinde tekrar tekrar durmak fikir üretmek ve gelişmesini sağlamak aydın insanların görevidir.

Kavramların içeriği her toplumda gereği gibi özümsenemediğinden ve yorumlanamadığından uygulamanın istenen boyutta olamadığı bir gerçektir. Bu kavramlar ulustan ulusa tarihi seyir içinde farklı yorum ve uygulamaların konusu olmuştur. Felsefi açılımında farklı görüşlerin oluşması bir bakıma zenginlik teşkil etmektedir. Demokrasi ve insan hakkı birçok ülkede kaynağı gereği batı tipi olarak ele alınmaktadır[1]. Ancak siyasi istikrarın olmadığı gerek askeri rejimlerde ve gerekse sivil rejimlerde bu ülkeler bağlamında kuralların paralelliğinden bahsetmek mümkün olamayacaktır.

Demokrasi laiklik ve insan hakkı konuları birçok uluslararası sözleşmenin, belgenin içeriğidir[2]. Kimin için, nasıl, neden, hangi şartlarla bu kavramlar ile yaratılmak istenen uygulamanın sağlanacağı, hak ve imkânların na olduğu refah ve en önemlisi özgürlük bağlamında önemli çalışmalar yapılmaktadır. Uluslararası kuruluşların sürekli çalışmaları halklara ve devletlere örnek olmaktadır. Bu çalışmalar aydınlanmanın devam ettiğinin en önemli göstergesi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Her şey insan için olduğu ve insanın en değerli varlık olduğu varsayımı ile heyecanla üzerinde çalışılan tüm bu haklar onca uğraşa rağmen nasıl bir manzara göstermektedir? Baktığımızda insanlık var olduğundan beri şiddet, savaş, istila, sorgusuz sualsiz savunmasız infazlar, kuralsız yönetimler, feodal sistemlerin uygulamaları, çağ dışı sistemler, yasa tanımayan uygulamalar, uluslararası anlaşmalara uymayan devlet uygulamaları ve ihlallerin hepsinin olumsuz faturası değerli varlık, insana çıkmıştır ve çıkmaktadır.

İnsan hakkı ihlallerinin demokrasiye aykırılık nedeni ile ve insan temel hak ve özgürlüğünün ve demokrasinin sağlanması adına gerçekleştirildiğini nasıl yorumlanmak gerekecektir?

Aydınlanma yaşamamış savunmasız, bilimsel ulusal savunma sistemi bilinçli olarak kurulmamış, veya zayıflatılmış ülkelerde, devletlerde insanların üçüncü bin yılda vahşet yaşaması nasıl açıklanacaktır?

Eski çağlardaki vahşet insanların doğa ile savaşması ve doğanın karşısında var olabilmek için mücadele etmesi içindi. Sevgi barış adalet hislerinin olmadığı dönemlerin aydınlanma çağı ile çoktan gerilerde bırakılmış olması gerekmez miydi?

Ancak eşitsizlik adaletsizlik zulüm sefalet gibi birçok unsurun halen sonuçlandırılamadığı gerçeğini yadsıyamayız. Uluslararası önemli belgeler ile varılmak istenen insana insan olduğu için değerli varlık olduğu için ona yaraşır bir şekilde hak ve imkânlar sağlanması için yaratılmış belgelerin uygulamadaki sonuçları hakkında kesin olumlu bir yargıya varmak hiçbir zaman mümkün olamamaktadır. Neden olamadığı hakkında kısa bir açıklama yapmak gerekir se bu kuralların uygulamasının değerli varlık insan tarafından yapılmakta olduğu için demek yanlış olmayacaktır. J J Rousseu’nun bir deyişine göz atarak, insanın doğuştan iyi sonradan kötü hale geldiğini[3] belirtmesini esas alarak ve insanların gelişmesinde Mustafa Kemal Atatürk’ün üzerinde önemle durduğu gibi akıl ve bilim rehberliğini kabul etmeleri ile ancak yanlışlardan kurtulmalarının mümkün olabileceğini söyleyebiliriz. Demek ki,  insanın hak ve onuruna yaraşır bir düzen içinde yaşamını sürdürebilmesi için demokratik düzen bağlamında öngörülen kuralların uygulanabilmesinde insanlar ancak doğru ve bilimsel bilgiye özgür düşünen bireyler olarak sahip oldukları takdirde kavuşabileceklerini ve bu kuralların insan yararı ve hakkı için uygulanabileceğini kabul etmemiz gerekmektedir.

Demokratik düzen uygulayıcısı iktidarlar en iyi sistemi bulmak için çalışma gayretindedir. Demokrasi ve laiklik vazgeçilmez kurallar olarak üçüncü bin yılda geçerliliğini korumaktadır. En iyi sistemin demokratik ve laik sistem olduğu yadsınamaz, çünkü dünyada insanlığın var olduğundan beri süre gelen vahşetin önüne set çekmeyi başarabilen şimdiye kadar yaratılmış yönetim biçimi içinde daha iyisi henüz bulunamamıştır.

Demokrasinin günümüzde kazandığı içerik doğduğu yüzyıldan itibaren büyük değişiklikler kazanmıştır. Değerli varlık insan için haklar çağdaş devletler tarafından sağlanmak istendiği için bu konuda çeşitli sözleşmeler yapılmış ve devletler bu sözleşmeler ile ülkelerinde insan haklarını uygulamak ve korumak için çalışmaktadırlar.

Özgür düşünen insanı, insan hakkını ve demokrasiyi ve laiklik konularını bir kaideye oturtabilmek için kısaca insan ile iç içe olan Devlet kavramı üzerinde durmak gerekir.

Asırlar boyu çeşitli filozoflarca bir takım açıklamalar verilerek devletin varlığı bir temele oturtulmak istenmiştir. Bu görüşlerin olumlu ve olumsuz yanları bulunduğu gerçeği karşısında toplum için çok önemli bir kurum olarak DEVLETİN varlığını ve kaynağını en iyi nasıl açıklamak olasıdır diye düşünürsek;

Tüm görüşlerden çıkan sonuç şudur ki;  Devletin kuruluş probleminin halli ancak teorik olarak açıklanabilmektedir. Genel anlamı ile ve her türlü Devlet yapısını ifade etmek üzere denebilir ki:

“Devlet sosyal bir yapılanma olarak insana hizmet vermek için ve insanın refahı ve mutluluğunu amaç edinmiş ve kötülükler, yağma, gasp, mücadele terör, haksızlıklar karşısında istikrarlı bir düzen  içinde güvenliğin sağlandığı bir sistemi kurabilmek için  insanların bir araya gelerek üzerinde yaşadığı bir vatanı ve ülkesi olan aynı veya farklı kültür din ,ırkta ve yapıdakilerin  oluşturduğu bir kuruluştur. Bu kuruluş doğa olayı olmayıp sosyal bir olay olarak ve sosyal bir varlık olan insanın doğumundan itibaren egoistçe varlığını sürdürmesi gelişmesi,  sulh ve sükûn içinde yaşamayı sağlamak ve en önemlisi sevgiye olan gereksinimi sebebiyle büyük bir aile içinde birlikte yaşamak için oluşturulmuş kurumdur. “

İnsan sosyal bir varlık olarak toplumda bir takım görevleri olduğunu idrak etmiştir. Gelişen insan, akıl ve bilim ışığında görev bilinci ile donandığında istikrarlı bir toplum oluşturma gereğini duymuştur. Sosyal hayatın dengeli olması asıl olup bu dengenin sağlanmasında Devletin oluşmasında mutlaka aynı soydan veya etnik kökenden gelmek gerekli değildir. İnsanlar dünyada çeşitli nedenler ile yer değiştirmiştir ve değiştirmektedir.  Savaşlar, göçler, evlenmeler, ekonomik nedenler, iklim şartları tabii afetler gibi olaylar aynı soy veya etnik kökenden insanların yaşadığı yurtlar şeklinde devlet oluşması devri geçmiş ve hatta hiç böyle tek soydan insanların oluşturduğu devletler de var olmamıştır. Bu nedenle insanların farklı etnik köken veya soydan olmaları, dillerinin, dinlerinin, inançlarının, felsefi görüş ve geleneklerinin ayrı olmasına rağmen toplum içinde birlikte yaşayabilmek için kendi rızaları ile hak ve özgürlüklerini devlet dediğimiz kurumun düzenlemesine terk ettikleri için, bireylerin oluşturduğu kuralları olan ve hukuk devleti dediğimiz kurum oluşmuştur.

İnsanlar kurdukları ve hak ve özgürlüklere saygılı yönetilmek için, yönetim bağlamında özgürlüklerini terk ettikleri bu kurumda karşılıklı olarak birbirlerinin hak ve menfaatlerine saygılı olarak yaşamayı amaçlarlar. Böylece Devlet dediğimiz sosyal kurumun siyasi otoritesinin koruması altına giren insanlar bir kısım haklarını bu otoriteye devir etmiş olurlar.[4] Değerli varlık insanın hak ve özgürlüklerinin düzenlenmesi, korunması devlet tarafından sağlanır. Korunması gereken insan hakkı nedir ve neden korunması gerekmektedir?

II     ) İNSAN HAK VE ÖZGÜRLÜKLERİ  [5] VE ÖZGÜR İNSAN

 

İnsan ve Hak kavramının birleşmesi ile günümüzün dilden düşmeyen kavramı İnsan Hakları kavramı ortaya çıkmıştır. Nasıl bir tanım yapılabilir.

İnsan VE Hak birbirinden ayrılmaz olgu olarak, biri biyolojik bir varlık diğeri sosyal bir değer olarak toplumda insanların birlikte yaşayabilmesini sağlayan ve insanlar tarafından konulan kurallar bütünüdür.

İnsan hakları kavramı çok yalın bir kavram olmayıp içinde çok derin felsefe ve insanı esas alan ve insandan kaynaklanan davranışları barındıran nitelikleri içerir.

İnsanoğlu dünya denen planette var olduğundan beri tüm bilebildiğimiz ve bilimsel olarak algılayabildiğimiz tarihi geçmişinde sürekli mücadele halinde olduğudur.

Binlerce yıldır yaşadığımız bu planette çeşitli şekillerde yaşayarak gerek tabiattan kaynaklanan nedenlerle ve gerekse insan faktörünün oynadığı veya toplumların birbirleri ile ilişkilerinden kaynaklanan nedenler ile büyük yıkımların olduğu ve yeniden yapılanmaların yaşandığı bir serüven içinde çeşitli uygarlıklar kurarak bugünlere gelinmiştir.

Gelişmiş ve çağdaşlığı ilke edinmiş insanların ve toplumsal olaylara insancıl bakma eğiliminde olan, özgür ve bilinçli insanların varlığı ve gerek yönetici ve gerekse filozofların gayretleri ve etkinlikleri ile birçok ulusal ve uluslar arası kuralların doğması mümkün olmuştur. İnsanların vahşet içinde kalarak hayattan ümitlerini kestikleri anlarda hep bir kurtarıcı gelmiştir. Bu kurtarıcılar ya bir dini temsilen veya halkı zalimin elinden kurtararak iktidar olmuş hanlar, krallar, prensler, imparatorlar, devlet adamları veya iktidarlara akıl veren filozoflar, bilim adamları gibi kişilerdir.

İnsan Hakkı da insanların umutlarını yitirdikleri bir dönemde ortaya çıkan kurtarıcının koyduğu kurallar ile çağdaşlığa yol alan bir gemi gibidir.

İnsan hak ve özgürlükleri insanın, insan haysiyet ve onuruna yaraşır bir şekilde yaşamasını ve toplum içinde haklardan ve menfaatlerden eşit olarak yararlanmasını sağlamak için yaratılan haklar olarak karşımıza çıkmaktadır. Her şey insan için diyoruz kim bu insan? Önemli varlık insandan bahsediyoruz ancak tarih sahnesinde görüntüsü nedir? Nasıldır? Panaromik olarak baktığımızda, ortaçağa kadar ve ortaçağda da insanın kim olduğu hiç önem taşımamış, çünkü insanın kim olduğu ve yeri Tanrı katından zaten belirlenmişti.

Rönesans ile dinsel yaşantıya özgürlük getirilmiş ve tanrısal inancın vahiy ile değil, bunun aklın bir ürünü olduğu, keza dini inançların aklın ürünü olduğu tarih boyunca ortaya çıkan dinlerin akıl ile yaratıldığı tartışılır olmuştur. Tanrının varlığı ve ona saygılı davranılması gerektiği, böyle düşünmenin insanı erdemli yapacağı olgusu da ileri sürülen görüşler olarak insan ve din arasındaki ilişkinin yorumlanabildiğini görmekteyiz.[6]

Demokrasinin olmadığı eski dönemlerde esasen haklardan ve özgürlükten bahsetmek mümkün değildi. Bu bağlamda, aydınlanma çağında akıl ile ve deneyle bilimsel bilgiye ulaşmanın gereği ve konuların akıl ile çözümünde insanın temel alınmasının önemi ortaya atılmıştır. İnsan canlı bir varlık olarak ilk temel gereksinmeleri için bireysel faaliyet gösterirken, toplum içinde şekillendiğinde dini, ahlaki, hukuki siyasi ideallere sahip olmuştur. İnsan önemi anlaşıldıkça, toplumun oluşmasında iyiyi gerçekleştirmek için insan özgürlüğü ve güvenliğinin araştırılması önem kazanmıştır.[7]

İnsan hak ve özgürlüklerinin evrensel nitelik kazanması ile haklar hukuken sağlandığı ölçüde geçerli olmuştur. Ancak belirtmek gerekir ki, her özgürlük hak olarak kabul edilemez, hukuk düzenince kabul edilmiş haklar bağlamında özgürlükler söz konusu olabilir. Hukuk düzeninin korumadığı hakların özgürlük bağlamında kullanılabilir olması mümkün değildir. İnsan hak ve özgürlükleri Devletin koyduğu kurallar ile hukuken güvence altına alınmış ayrıcalıklardır. Özgürlük bir hak olarak insanın davranışlarının sınırlarını belirtir. Kişinin özgürlüğü kendisine verilmiş hakların kullanılmasında veya kullanılmamasında sahip olduğu karar verme yetkisidir. İnsan sahip olduğu hak ve özgürlükleri Devlet dediğimiz kurum içinde onun koyduğu sınırlar içinde kullanmaktadır.[8]

Bu bağlamda insan ve Devlet iç içedir.[9] İnsan çağdaş evrensel değerlerle donanmış olarak yaşamını sürdürebilmesi için toplum kurallarının insan doğasına uygun olarak da gelişmesi kaçınılmazdır. İnanç ve tapınma insanların doğasında olan sosyal yapılanmada göz ardı edilemeyecek konu olarak yüzyıllar içinde çeşitli eğriler göstererek etkinliğini sürdürmüştür. Üçüncü bine geldiğimizde din faktörünün yeryüzünde artan bir ivme ile toplumları yönlendirme performansı gösterdiğini de yadsımadan ve bu gelişmenin rolünü de unutmadan açıklamak gerekir ki, insan usunu kullanmaktan vazgeçerse gelişmesi durur ve makineleşir. İnsan sosyolojik bağlamda toplumun ayrılmaz parçası olan din olgusundan ve dini otoritelerin baskıcı ve dogmatik tutumundan tek renkli düşünce yapısından etkilenir düşünce yapısında dünyevi ve vicdani konuları birbirine karıştırma alışkanlığını kolayca edinebilir. İnsanın kendisi ve toplum için olumlu düşünce yapısına erişebilmesi için toplumun sosyal yapılanmasının önemi büyüktür. Aksi halde din ve vicdan özgürlüğünün tüm haklar sarmalını etkilemesi ve yönetmesi insanı dolayısıyla toplumu olumsuza götürür. Bu sonucun gerçekleşmemesi ve mutlu özgürlüklerin olduğu eşitliğin ve adaletin sağlandığı bir toplum için insanların özgür düşünce yapısında olması asıldır.

Özgür düşüncenin demokratik sistem içinde gelişebileceği idraki içinde insan, sahip olduğu ve olmaya çalıştığı hak ve özgürlüklerin anlam ve değerini özümsemelidir. İnsan toplumdaki olumsuz gidişattan kendini kurtarabilmeli, gerçeği araştırmada usunu kullanmalı, sübjektif ve ezber olan ve bilimsel olmayan bilgileri ret etmelidir. Kulaktan dolma ezber olarak öğretilen akıl ve bilim dışı söylem ve yorumları, dış âlemin etkisinde kalmayarak yanlışa düşmeyerek akıl süzgecinden geçirmeyi öğrenmelidir. Ancak böylece değerli varlık olabilecektir ve toplum kuralları olarak kendisine sunulan hak ve özgürlükleri insana yaraşır bir biçimde kullanabilecektir.

Değerli varlık için toplumda onurlu yaşamasını sağlamak adına çağdaş devlet kurumları, insan hakları üzerinde odaklanmaktadır. Bu hakların neler olduğu konusunda bir liste yapılması mümkün değildir. Bazı anayasalar bunu listelemek istemişler ancak listelenmesi hakların sınırlanması niteliğinde olacağı açısından böyle bir girişim olumsuzdur. Devlet esasen kamu yararı açısından özgürlüklere yasal sınırlama getirebilmektedir. Uluslararası belgeler insan hak ve özgürlüklerini düzenlemeye gayret etmektedirler. Esasen toplumsal her konu insan hakkı bağlamındadır.  Bu haklar da zaman ve mekân içinde tekâmül ederek gelişmekte ve genişlemektedir. İnsanın özgür düşünme ve düşünce yapısı içinde olması bu hakların sınırlarının sürekli gelişmesini ve değişmesi sonucunu birlikte getirmektedir. İnsanlık tarihinin incelenmesi ile insana yönelik hak ve özgürlüklerin neler olduğu ve olabileceği zaman mekân ve gerek ekonomik ve gerekse teknolojik gelişme sürecinin etkisinde kalan bir olay olduğu görülmektedir.

İnsanı demokratik düzen içinde mutlu sevgi dolu ve kardeşlik duyguları ile bezenmiş ve özgür düşünebilen hale nasıl getirileceğini akıl ve bilim yolu ile çözmek yine insana düşen bir görevdir.

Hangi düzen kabul edilirse edilsin kuralların uygulanmasında, kuralları uygulayacak insan olduğuna göre insanın kendisini geliştirmesi yetiştirmesi gerektiği bir gerçektir. İnsanın aklını kullanarak kendini yönetecek kuralları koymuş olması yetmemektedir. Kuralların uygulanmasında da akıl ve özveri ve bilinç gereklidir.        Akıllı insan özgür düşünen ve düşünme sanatına vakıf kimsedir. Bilgi sahibidir, deney yapar ve akıl ile doğru bilgiye ulaşır. Ancak sosyal ortamdan etkilenerek yanlışlıklar yapabilmektedirler.

İşte sosyal varlık insanın olumsuzlukları nedeni ile insanı insana karşı korumak adına insan hakkı, yaratıcı özgür düşünceli ve gelişmiş düşünce üreten insanların aklı olarak ortaya çıkmıştır.

Bilgi ve bilimsel bilgi için insanın özgür düşünebilen nitelikte olmalıdır. Devletin sağladığı ve güvence altına aldığı özgürlüklerin kullanılması da özgür düşünceli olmayı gerektirir.

Gerçeğin ve insanlık için olumlunun bulunmasında etki altında kalmayacak ve bilimsel düşünceden ayrılmayacak insan tipinin oluşması Avrupa’da ancak Rönesans ile mümkün olmuştur ve insana değer verilmesi gerektiği bilinci ile haklar ortaya çıkmıştır.

Buradan çıkarılacak sonuç şu ki, insanın özgür olması gerekiyor ki, kendisine sunulan fikirleri tartabilsin ve gerek kendisinin ve gerekse toplumun yararına olup olmadığı sonucuna varabilsin. Öyle ise insanı tanımlarken öncelikle vurgulanması gereken nitelik ÖZGÜR olmadır.

Çağımızda insanın özgür olmak istediğini ve her kalıptaki düşüncesine ve davranışlarına sınırlama getirilmesine tepkili olduğunu görmekteyiz. Tüm güçlerin ve düşüncelerin yaratıcısı insanın, çağın üstüne çıkabilen niteliklere sahip olduğu kadar, rasyonel akıl süzgecinden geçirmeden açığa çıkmış bilgiyi, bilimsel bilgi olup olmadığı ayırdına varamadığını ve bağnaz niteliğini idrak edemediğin görmekteyiz. Bilginin toplumun yok olmasına varan unsurları da içerdiğinin ayırdına varamayarak ve umursamayarak, toplumda sadece tüketen ve hiçbir yararı olmayan kişilik de sergileyebilmektedir.  Bağnazlığı yaygınlaştırmak adına fiil ve davranışlarını özgürlük adına kullanabilmektedir.

Bunun sonucu olarak ta insan,  içinde yaşadığı toplumun ulusal, dini, siyasal ekonomik değer hükümlerinin bir ürünü olmaya kolayca yönlenebilir ve akıl ve bilim dışı niteliklere sahip özgür düşünceli olmayan kimlikleri olan insanlar üreyebilirler.[10]

Hak ve özgürlükleri kullanabilecek insanda olmasını aradığımız özellikler ne olmalıdır? Bir genelleme yapmak gerekirse, öncelikle insanın iç ve dış özgürlüğe sahip olması gerekir. Özgür insan, dogmalarla uğraşmayan bağnaz olmayan ve bilgi edinmek için çalışan bilimin üstünlüğüne inanan, tüm dinlere aynı mesafede olan, saygı duyan, boş inançlar ile uğraşmayan, kaba güç kullanmayan ve kaba gücün tutsağı olmayan, düşünceli iyi nitelikli ve kültür düzeyi yüksek olan bir görüntüye sahip olmalıdır.

Olması gereken niteliklerini belirtmeye çalıştığımız insan sosyal konumu itibari ile toplumda diğer bireylere eşit davranmayı, sevecen olmayı, saygı duymayı bilen ve diğer bireylerin haklarına saygılı olma konularında kendini yetiştirebilendir.

Hak ve özgürlükleri kullanacak insana sağlanmak istenen haklar açısından genelleme yapmak gerekir se;  yasalarda açılımını bulan temel haklar Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde yer almış haklar gösterilebilir. Bunlardan bazıları; Yaşama Hakkı (md 2 ) Özgürlük ve Kişinin Güvenlik Hakkı (md 5) Adil Yargılanma hakkı (md. 6)Özel Hayata ve Aile Hayatına Saygı gösterilmesi Hakkı ( md 8) Düşünce Vidan ve Din  Özgürlüğü (md 9)        İfade Özgürlüğü ( md. 10) Mülkiyet Hakkı ( 1. Nolu protokol 1. Mad) İşkencenin Yasaklanması ( md 3) Toplanma ve Örgütlenme özgürlüğü (md 11) Ayırımcılık Yasağı ( Md 14) önemli haklar olarak düzenlenmiştir. Bu hak ve özgürlüklerin sağlanabilmesi ve korunabilmesi için en önemli husus Devletin hangi sistem içinde kurulmuş olduğudur. Devlet rejiminin Demokrasi olmaması ve Laik bir sistem söz konusu değilse insan hak ve özgürlüklerinin uygulanabilir olması ve insanlara değer verilmesini beklemek olası değildir.

Hak ve özgürlüklerin sağlanması üçüncü kişilerin ve iktidarların tecavüzüne uğramaması ile mümkündür. Haklar hukuken düzenlendiği ölçüde korunur. Haklar ve özgürlükler toplumdan topluma ülkeden ülkeye ve farklı zaman dilimlerine ve devlet yönetim biçimlerine göre değişirler. İlk çağlardan günümüze kadar olan yelpazede filozofların üzerinde durduğu tartışmalı konulardan en önemlisi olarak, çağdaşlaşma sürecinde, ahlak anlayışı, eğitim, örf ve adetler,  ekonomik değerler, gelişmişliği etkileyen unsurlar olarak hak kavramının tanımında rol oynamıştır.

Bu bağlamda Hukuk Felsefesinin tartışmalı konusu hak kimilerine göre,  doğuştan var olduğu insanların haklara doğum ile sahip olduğu şeklinde açıklanmış, bir başka görüşe göre, hakkın Tanrı tarafından verildiği kabul edilmiş, bir diğer görüşe göre, hakların doğanın ürünü olduğu belirtilmiş hak olgusu doğa ile bütünleştirilmiştir.

Birçok farklı görüşlerdeki hak tanımı toplumun yapısı ve hakkın yapılandırıldığı dönemlere göre değişken olacağından her tanım açıklandığı dönem bağlamında geçerli olabilir.  Tanımlar içinde yaşanılan zaman dilimi ile paralel nitelikte olmaktadır. Haklar da toplumların tarihsel süreç içinde, halkın gereksinimi, kültürü ve gelişmişliği oranında doğarlar ve gelişirler.

Bu bağlamda hak tanımının düşünce yapısı ve inançlara göre şekillendiğini görmekteyiz. Düşünce yapısının düşünce özgürlüğüne sınır tanımayan sistem içinde olup olmadığı düşünen insanların özgür düşünceye sahip olup olamadıklarına göre ve toplumdaki özgürlük anlayışı çerçevesinde, hak ve özgürlükler belirlenir. Haklar hukuk devletinde hukuk kurallarının verdiği, sağladığı yetkiler ve menfaatler olarak tanımlanabilir.

Bireye verilmiş bir hakkın kullanılmasında onun iradesi ve verilen hakkı tasarruf etmesi menfaati için kullanması, dilediği gibi hakka dayanarak tasarruf etmesi, bireyin gücünü ve yetkisini açıklar.

Ancak burada açıkladığımız GÜÇ ün anlamı HAKKIN sınırsız ve vazgeçilmez bir güç olarak ortaya çıktığı şeklinde yorumlanamaz ve kullanılamaz.

Hak ve özgürlüklerin sınırsız olarak kullanılması mümkün değildir.  Devlet sistemi hangi biçimde olursa olsun, hakların kullanılması sistemin kuralları bağlamında sınırlanmalıdır. Bu sınırlama zaman bakımından mekân bakımından iyi niyet çerçevesinde ve hukuk kuralların çizdiği çerçeve içinde olabilir.

Kısaca denebilir ki  hak bireyin, diğer birey veya canlıların hayatlarına varlıklarına eşyalarına ve egemenliği altında olan ve korudukları malvarlıklarına ve canlarına zarar vermeksizin ve müdahale etmeksizin kendi hayatlarını ve başkalarına zarar vermeyerek yaşamak özgürlüğüdür.

İnsan hakları ve özgürlüklerden bahsedebilmek için tekrar edelim ki. Devlet kurumunun gerekliliği tartışmasız olduğu gibi Devletin sadece var olması yeterli değildir bu hakların sağlanması için Devletin pozitif yükümlülüğü de [11] bulunmaktadır.

Devlet adaletin sağlayıcısı olarak toplumsal birliği sağlamakla görevlidir.[12] Devlet topluma özgü bir yapılanma olarak, birçok unsurun bir araya gelerek oluşturduğu bütündür. Devletin amacı sadece insanları bir araya getirmek değil onların bir arada iyi yaşamalarını sağlamaktır.       Demokratik laik bir devlet anlayışı içinde Devletin vatandaşına karşı Anayasalar ile belirlenmiş ve sosyal niteliği ağır basan görevleri bulunmaktadır.

Devlet çağdaş yapılanmada pozitif yükümlülükler adı verilen ve vatandaşların refahını eşitlik içinde adil bir düzen içinde her türlü tecavüz ve haksızlıklara karşı korumak için konulmuş hükümlerin uygulanmasının sağlanması bağlamında yükümlülükler de üstlenmiştir. Devlet yönetim erkini kullanırken düzenin gereklerinin ifasında onların takipçisi durumundadır. Yasalar ile bir takım hak ve menfaatlerin sağlanmış olması devletin vatandaşlara karşı görevini ifa ettiği anlamını taşımamaktadır. Yasaların gereği gibi uygulanmasına ilişkin yükümlülükleri de vardır. Devlet kuralların yanlış uygulanmasından ve bireylere zarar vermesinden dolayı sorumludur.

Bunun anlamı devletin kuralları uygulamakla yetkili ve görevli kıldığı organlarının, bireylerin işlerini yaparken kurallara uygun olarak işlem yapıp yapmadığını ve fertlere zarar verip vermediğinin esaslı bir şekilde denetlenmesi gerektiğidir. Devletin pozitif yükümlülüğünün içeriği yukarıda açıklandığı gibidir.[13]Pozitif yükümlülük aslında devletin yasalarda belirtilmiş görevlerinin yerine getirilmesi ile ilgilidir. İnsan Hakları Sözleşmesindeki hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması konusu Devletin pozitif yükümlülüğü olarak betimlenir.

Sonuç olarak açıklamak gerekir ki, insan için ve özgürlüklerin sağlanması için demokratik bir yapılanma içinde kurulmuş DEVLET in olması asıldır.

Örgütlü olarak yaşamak gereği ve bilinci ile Devletin varlığı kaçınılmaz olup onun yerine ikame edilecek başkaca bir kurum düşünmek bugün için mümkün değildir. Ulus Devlet bilinci yok edilmeden ve ülke sınırlarının varlığı korunarak uluslararası ilişkilerin insancıl politikalarla en iyi düzeye getirildiği bir sistem içinde din dil ırk cins renk  inanç felsefe ayırımı gözetmeksizin insanlara mutlu bir gelecek vaat etmek doğru bir yoldur. Özgür devlet politikası özgür insanın olmasını sağlar ki, devleti meydana getirmek için bir araya gelmiş insanların, insancıl, bilimi esas alan, eşitliğe inanmış, özgür düşünceli olmaları gerekir.

İnsan hak ve özgürlüklerin toplumda genel kural olarak kabul edilebilmesi hukuken ileri sürülebilmesine bağlıdır. Yüksek nitelikli özgür düşünceli insanlardan oluşmuş toplumların oluşması için, insandaki nitelikler gereği insan haklarına ilişkin toplumsal kurallar gereklidir. İşte burada en önemli unsur, hukuk kuralı ortaya çıkmaktadır. Hukuk tarafından bir hakkın tanınması ve kullanılmasına izin verilmesi hakkın meşru olduğunu gösterir. Yasa ile hak korumaya alınır. Böylece hakkın kullanılması yasal olmayan bir nedenle engellenmez. Yasanın tanıdığı kurala göre hak ve özgürlüklerin kullanılması toplum için zararlı nitelik taşımaz toplumun kabul ettiği yasa kuralları ile hak ve özgürlüklerin meşruluğu tescil edilmiş olur. Tüm bu kuralların varlığı ancak Demokratik sistem içinde gerçekleşebilir. Bu nedenle hak ve özgürlüklerin en iyi gerçekleşebildiği sistem Demokrasiden geçer.

Demokratikleşme toplumlarda bir süreçtir, ulusal iradenin belirmesi ve iktidar erkini kullananların yapılanmasında özgür düşünceli akıl ve bilimi kullanan, insancıllık esasını benimsemiş seçilmiş temsilcilerin aracılığı ile halk egemenliğinin kullanılması ile demokrasinin varlığından söz edilebilir. Başka deyişle yönetim erkini elinde bulunduran insanın çağdaş düşünce yapısına sahip olması gerektiği açıktır. Özgürlükler insan hakları ancak Demokratik bir devlette gerçekleşebilin. Demokrasi de egemenliğin ulusta olduğu, laik hukuk kuralları ile yönetilen bir sistemin varlığı demektir.[14] Laik hukuk kuralları, Laik bir devlet sistemi içinde gerçekleşebileceğinden bu kavramlar üzerinde duralım.

III     ) DEMOKRASİ ve LAİKLİK

A   ) DEMOKRASİ: Anadolu tarihçisi HEREDOT tarafından MÖ. 5 yüzyılda kullanılmış olan Demokrasi kavramı halk ve iktidar egemenlik kavramlarının birleşmesinden yaratılmıştır. Demos halk demek olup kratos egemenlik demektir. Demokrasi[15] eski Yunanda sitelerde uygulanan sistem olarak karşımıza çıkmıştır. Halkın devlet işlerine karışması şeklinde uygulaması sürdürülen bu sistem günümüze kadar halkın iktidarda egemen olmasını sağlayan yasaların gelişmesini sağlamıştır. Sürekli gelişme kaydederek ve çeşitli dönemlerde filozofların eski ve yeniçağda [16]farklı görüşler ve farklı halk kitlelerini esas alarak oluşturdukları anlatımlara göre değişiklikler göstererek üzerinde olumlu ve olumsuz fikirlerin üretildiği bir sistem olarak en mükemmel devlet yönetimi olarak şekillenmiştir.

İnsanın, insan onur ve haysiyetine yaraşır bir şekilde ve çağdaş kurallar ile yönetildiği bir devlet sistemi içinde yaşaması ve özgürlüklere sahip olabilmesi demokratik yönetim biçimi ile ve akıl ve bilimin esas alındığı dünyevi kuralların hâkim olduğu sistem içinde ancak mümkün olabilmektedir. Bunun için Demokrasi ve Laiklik dışında bir sistemin düşünülmesi bu yüzyıl açısından olası değildir. Olası değildir demekteyiz çünkü şimdiye kadar Demokrasiden başka bir sistemin daha iyi işleyebileceğine dair bir kural geliştirilememiştir. Demokrasi ve laiklik tanımları bilimsel olarak filozoflarca ve devlet doktrinleri üzerinde çalışanlarca birçok tanımı yapılmış ve üçüncü binyılda halen demokrasiden daha iyi bir sistem önerilmemiştir. Bu bağlamda toplumlar toplumu oluşturan aydın özgür bireyler sivil toplum örgütleri demokrasinin yaygınlaşması ve özümsenmesi için sürekli faaliyet göstermektedir ve nesiller boyunca da gösterilmeye devam olunacaktır.

Demokrasi istikrardır. Demokrasi eşitliktir. Bu iki kuramın yer aldığı daha iyi bir sistem yaratıldığı takdirde demokrasi yerine başka bir sistemin geçmesi belki mümkün olabilecektir. “Demokrasi, din, inanç ve düşünce özgürlüğünün sağlandığı; özgür düşüncenin yeşerdiği; hoşgörü ve uzlaşma kültürünün geliştiği; bir çağdaşlık kriteri olarak sosyal adaletin ve sosyal güvenliğin gerçekleştirildiği yegâne rejimdir.

Devletler eşitlik ve özgürlük ilkesini gerçekleştirdiği ölçüde demokratik olabilirler.         Demokrasinin sağlanabilmesi demokrat düşüncenin özümsendiği toplumlarda mümkündür.                                                                                     Demokrasi ve Cumhuriyet kavramları egemenliğin ulusa ait olduğunu ve insan hak ve özgürlüklerinin hiç bir şekilde yok edilemeyeceğinin koruyucusu olarak betimlenir. Demokrasi insanı esas alır ve insanın aklına güvenir ve aklın gelişmesini özgür iradenin önemini kabul eden sistemdir. Özgürlüklerin önemini özümseyen sistem sevgiye akla laikliğe sarılıp akılcılık ve bilim yolunu seçip dini kurallara göre yönetim esasının olmadığı bir sistemin adıdır demokrasi.

Toplumlar özellikle Batı toplumları uzun soluklu çözümlerle Devlet sistemini Demokratik düzene oturtabilmişlerdir. Toplumun insan haklarına aykırı kurallarından kurtularak demokratikleşme bilincine kavuşturulması kolay olmamıştır. Demokraside siyasal iktidar vatandaşın iradesine uygun kurallar yapmak ve uygulamakla yükümlüdür. İktidarın kaynağı halkın iradesidir. Siyasal demokrasi halkın iradesinin söz konusu olduğu bir sistem olarak, seçim ile iş başına gelen iktidarlara geniş serbesti verilen bir sistem olmayıp insan hakları ile de sınırlanmış bir sistemin adıdır. Demokrasi hukuk devletinin varlığı ile kendini gösterir. Devletin ve siyasi iktidarın Demokratik kavramı ile anılabilmesi için siyasal iktidarın hukukun üstünlüğünü kabul etmiş olması asıldır. Siyasal iktidarın anayasa ve evrensel hukuk ilkelerine uygun bir yapılanma içinde olması yanında kuvvetler ayrılığı sistemini de uygulamakla yükümlüdür. Demokrasi geniş ve kapsamlı bir kavram olarak insan hakları ve hukuk devletinin varlığı ile açıklanır. Kuvvetler ayrılığının demokrasinin işleyişindeki önemi dengelerin sağlanması açısından kendini gösterir. İnsan faktöründen yukarıda bahsettik, her şeye rağmen insanın erki elinde tutmasından kaynaklanacak olumsuzlukların en aza indirilmesi devletin yönetiminde Yasama Yürütme ve Yargı erkinin tek elde toplanmaması ile mümkündür.

Demokratik sistemde kişisel özgürlükler kamu yararı dışında olarak korunur. Ulusal faydacılık esastır. Bu sistemin cazibesi insanların ihtiyaçlarının tatmin edilmesi ve mutlu bir yaşamın sağlandığı ölçüde istenen bir sistem olarak geçerliliği devam edecektir.[17] Ancak bu açıklamadan insanların hiç bir emek sarf etmeden çalışmadan ihtiyaçlarının görülmesi ve devlet tarafından mutlu edilmesi gibi bir anlayıştan bahsedilmediğini de vurgulamak gerekir. İnsanın mutlu olması için çalışması ve emek sarf etmesi asıldır. Emek ve insan çalışma birbirinden ayrılamaz. İnsanı insan yapan çalışma ve emektir. Çalışmanın insanın varlık nedeni gücü mutluluğu ve onuru olduğu bilinci ile Demokrasinin insana sağlamakla yükümlü olduğu refah ve mutluluğu değerlendirmek gerekmektedir.

Bu arada cumhuriyet kavramından da bahsetmekte yarar vardır. Çünkü Cumhuriyet ve Demokrasi birlikte kullanılan kavramlar olarak kısaca ifade edilen; Cumhuriyette, Devlet Başkanının irsiyet dışı yol ile göreve geldiği bir sistemin adıdır. Başka deyişle Devlet başkanının seçim ile veya zorla iş başına gelmesi önemli değildir. Sadece irsiyet yolu ile devlet başkanı olmamak gerekmektedir dar anlamda Cumhuriyetten bahsedebilmek için.

Ayrıca geniş anlamda cumhuriyet ile de; egemenliğin toplumun tümüne ait olduğu bir sistem modeli belirtilmek istenmiştir. Burada cumhuriyet ve demokrasi kavramları özdeşleştirilir. Oysa tarihi açıdan incelediğimizde bu ikisi arasında zorunlu bir bağ yoktur. Demokrasinin olmadığı cumhuriyetler olabilmektedir. Dar ve geniş anlamlı cumhuriyet demokrasi ile iç içe geçebilir. Şöyle ki, halkın egemenliği ile seçimle iktidara gelen hükümet başkanı seçimle halkın başına geldiğinden dar ve geniş anlamda cumhuriyet birleşecektir. Cumhurun Başkanı olacaktır, başka deyimle Cumhurbaşkanı diye adlandırılır.  Halkın geleceğini kendi tayin etmesinde doğrudan doğruya veya temsilciler marifeti ile yönetilmek geniş anlamda cumhuriyet olarak demokrasi ile iç içe çalışmaktadır. Cumhuriyetin nitelikleri farklı toplumlarda anayasalarda değişik açılımlar sergileyebilir. Ancak kısa ve öz olarak batı düşünce sistemi içinde, irsiyet darbe veya devrim ile iktidara gelme ve “ cumhuriyet” kelimesinin kullanılması ile ilgili konu ayrık olarak, bir tanım yapmak gerekirse; Halkın refahının huzurunun adalet anlayışı içinde gözetildiği demokratik laik hukuk kuralları olan, egemenliğin seçim sistemi gereği temsilen cumhur adına kullanıldığı sosyal bir sistemin kast olunduğu şeklinde Cumhuriyeti betimleyebiliriz.

Bu bağlamda Cumhuriyet ve Demokrasi ve laiklik kardeştir. Birbirini tamamlarlar. Biri olmadan diğerinden bahsedilemez. Aydın insanlar olarak ve insan özgürlüğünün en değerli sosyal kuram olduğunun bilinci ile, yaşadığımız toplumlarda bilimselliğin insancıllığın ve laikliğin ne denli gerekli kurumlar olduğunu bilmemiz asıldır. Bu bilinç ile çalışmalarımızı bu yönde sürdürmek gayreti içinde çeşitli sivil toplum kuruluşlarında emek vermemiz ve demokrasi laiklik mücadelesinin mutlu insan varlığı için kaçınılmaz olduğunu yaymayı amaç edinmemiz aydın güçlü sevecen insan olarak yüksek bir ülküdür.

B ) LAİKLİK  İLKESİ  VE TANIMI[18]

Demokratik devlet yapılanmasında gerçekleşebilen laiklik ile ortaya konulan kurum hakkında öncelikle kavramın ilk çağlardan beri ifade etmek istediği anlamlar üzerinde durmakta yarar vardır.

         Lâik-laiklik kelimeleri eski Yunanca’da  “laikos” Fransızca’da  “laicite” “laicisme” “laic” sıfatı karşıtıdır. Halk kitle anlamına gelen. “ laos” kelimesi kökünden oluşur. Laikos halka topluma ait olan demektir. Hıristiyanlığın yayılması ile kilise adamları ve bunlara inananlar gelişmiş bunların dışında olanlar da din dışı olarak nitelenmiştir. Ancak laik olmak dinsiz veya inançsız demek değildir. Din işleri ile uğraşmayanı betimlemek için kullanılmıştır. Bunları açıklamak için kullanılan Laiklik aynı zamanda sekülarizm ile de ifade edilmektedir. Laikos, toplumsal nitelikleri ne olursa olsun RUHBAN SINIFINA MENSUP olmamayı açıklamak için kullanılmıştır.

Genel ve bilinen basit tanımı ile laiklik din ve devlet işlerinin birbirinden ayrı olması halini anlatır. Laik devletlerde din olgusu devletin yapısına karışmaz. Dini kurumların devlet yönetiminde yeri yoktur. Laik kurallara göre yönetilen devletlerde din,  devletin olağan görev ve yetkileri içinde sosyal bir olgu olarak ele alınır ve diğer sosyal kurumlar ile aynı düzenlemeye tabi kılınır. Bunun için de çağdaş ölçü esas alınır.

Laik Devlet, laik eğitim, laik olma, laik ahlak gibi sıfatlar ile anlatılmak istenen, ahlaki sistemin herhangi bir dinden kaynaklanan normlara göre değil, çağdaş akılcı ve insan haklarına saygı içinde, kamu düzeni ile bağdaşır nitelikte kurallar ile düzenlendiğini, Laik eğitim ile, eğitim sisteminin herhangi bir dinden kaynaklanmayan bir sistem içinde akıl ve bilimin çağdaşlığın esas alındığı sistem içinde gerçekleştiği açıklanmak için kullanılır.

Sekülarizm kavramı ise dinden etkilenmeyen anlamında Anglo –Sakson dünyasında kullanılan bir kavram olarak devlet yönetimi biçimlerinden teokrasinin karşıtı olarak kullanılan bir kavramdır. Din ve devletin birbirinden ayrı bağımsız kurulumlar olduğunu açıklamak için de kullanılır. Teokrasi dine dayalı tanrısal devlet modeli olarak laik devletin karşıtıdır.[19] Özetle denebilir ki, Fransız ihtilali ile batı kültüründe laiklik din ve devlet ilişkisinde farklı kurum olarak gerçekleştirmiştir.[20] Sekülarizm Devlet yönetiminin din kurallarından etkilenmediği ruhban sınıfın dışındalığı açıklar. Başka deyişle Hristiyanlığın karşısında bir devlet yapılanması için kullanılan kavramdır. Göksel egemenlik yerine dünyevi egemenlik anlayışının hâkim olduğu devlet sistemi açıklanır.

Sekülerizm laiklikten daha geniş bir kavram olarak, laiklik kavramı ile açıklanan din ve devlet işlerinin birbirinden ayrı olması prensibinden daha fazla nitelikleri taşımaktadır. Bu iki kavram birçok eserde eş anlamlı olarak kullanılmıştır. Ancak belirtmek gerekir ki, klasik ifadesinde laikliğin din ile uğraşanların devlet işlerinin işleyişine müdahalesinin olmaması asıl olup, aynı şekilde devlet de din işlerine müdahale etmemektedir.

Bu kavramlar yeniçağda felsefi ve hukuki yapılanmada evrim geçirerek, devlet ile din işleri arasındaki ilişkileri açıklamak için kullanılmaktadır. Aydınlanma çağı ile insanların temel hak ve özgürlükler ve eşitlik bilincine varmaları ile kavramlar batı demokrasisi içine yerleşerek bugünlere gelinmiştir.

Kaynağı Avrupa olan laiklik Avrupa ülkeleri bağlamında ancak 19 yüzyılda tam anlamı ile uygulamaya geçmesi ile din ve mezhepler arasındaki çatışmalar bitmiş ve devlet din ve mezhepler bağlamında tarafsız hale gelmiştir.

Kilisenin katı tutumu karşısında insanların dinlerin koyduğu kurallara zorla uymak zorunda bırakılmaları din adamlarının baskıcı tavırları, din adamlarının güçlenmesine neden olarak devlet ile özdeşleştiklerinden aydınlar ve halkın tepsi ile dinin devlete ve devletin de dine karışmaması gerektiği bilincine akıl ile varılmıştır. Böylece dinden bağımsız olarak devlet örgütlenmesi yasal zemin bulmuştur.[21]

Laik ve Seküler kavramlarının Türkçe de eşanlamlı kullanıldığını görmekteyiz. Din ve dünyevi işlerin egemenlik alanlarının birbirinden farklı olduğu yetki ve görevlerinin ifasında bağımsız olunması olarak algılanmaktadır.

Her ülkenin kendi, kültür ve birikimine göre laiklik ve sekülerlik farklılık göstermektedir. Bu farklılıklar uygulamadaki kurallar açısından da değişiktir. İnanış ve kuramsallık perspektifi açısından farklı motiflerin ortaya çıkması da bundandır. Bu nedenle aynı dinsel geleneği paylaştıkları halde Fransa, Almanya Anglo Sakson ülkeleri bağlamında laiklik ve sekülerlik farklı tanımlara sahne olmaktadır. Uygulamada farklı tanımların varlığı karmaşaya neden olmamalıdır. Ancak belirtelim ki, sekülarizm veya sekülarizasyon veya seküler kavramlarında laiklikte olmayan başka bir anlam daha vardır. Şöyle ki, (SAECULARİS) yüzyıla ait demektir Başka anlatımla ÇAĞ kelimesinden türemiştir. Çağdaşlaşma anlamında kullanılır. Böylece laiklik ve sekülarizm birbirini tamamlayan fikirlerdir.

Bu kurumlar insanlığın ulaştığı çağdaş niteliği açıklamaktadır. Laiklik kavramı bir devletin örgütlenmesi ve işleyişinde dine dayalı olmayan niteliklerin neler olduğunu açıklar. Sekülarizm kavramı ise, bu niteliklerin belirlenmesinde çağın felsefesinin oluşturduğu bilgilerin neler olduğunu, başka deyişle aydınlanmanın gereklerini ortaya koyarak, neden çağdaşlaşmanın önemli ve gerekli olduğunu ve neden devletin hukuk oluştururken aydınlanma teorilere dayanılması gerektiğinin içeriğini açıklar. Aynı fikrin iki yüzünü açıklayan bu kavramlar çağdaş olmanın laiklikten geçtiğinin açıklamasıdır. Çağdaş bir devlet laiklik olmaksızın söz konusu olamaz. [22]

İnsan doğayı ve toplum kurallarını kendi aklı ve algılaması ile kavrayarak kendi gücü ve aklı ile doğaya ve topluma egemen olma yolunu rasyonel düşüncenin sonucu olarak seçmiştir. Akıl rehber alınmıştır. Bilim dışı açıklamalar ile toplumun yönetilmesi ve Devletin bu şekilde oluşturulmasının yanlışları görülmüş ve din adamlarının dinsel içerikli açıklamaları ile değil akılcı ve bilimsel nitelikte olmak üzere toplumun kabul edeceği kurallar göre ve aklın rehber alındığı bir yöntemin uygulanmasına geçilmiştir.[23] İşte bunun adı laikliktir. Atatürk’ün de gerçekleştirmek istediği bu nitelikteki bir anlayış ürünü devlet sisteminin kurulması idi. Laik aşamaya batıda çok zor gelinmiştir.[24] Aristokrasi ve din kurumlarının burjuvanın mülkiyet hakkını tehdit etmesi ve buna karşı savaşmak bilinci ile din kurumlarına karşı laiklik gerçekleşebilmişti. Bu çağ aydınlanma çağı olarak nitelenmektedir. Aydınlanma “Lumieres” Fransızca kelimeden alınma olup, ışık anlayış, bilgi, açıklığı olarak yorumlanır. Aydınlanma çağı düşünürleri insan aklının her şeyden üstün olduğunu ve hukukun kaynağının da akılda olduğunu aklın düşünce ürettiğini ve bu nedenle din adamına ve krala gereksinme olmadığı bilincine erişmişlerdir.[25] Esasen sosyolojik açından birçok olumsuzluklarına rağmen Fransız ihtilali olmasaydı batıda Laik sistemin yerleşebileceğini zannetmek hayal olurdu.[26] Batıda Devletin resmi bir dini bulunmamaktadır. Din hizmeti kamu hizmeti olarak verilmeyerek kiliselere bırakılmıştır. Bazı Anayasalarda Yunan ve Danimarka da kilisenin devlet koruması altında olduğu gibi hükümler varsa da, devlet sisteminin dini kurallara göre gerçekleşmediği ilgili maddelerde belirtilmiş ve yumuşak ifadeler kullanılarak din ve devlet işlerinin farklı olduğu kilisenin devlet işlerine karışmayacağı ancak bazı ritüellerde kilise ve ruhban sınıf görevlilerine sosyal görevler verilebildiği anlaşılmaktadır.[27]

Akıl ve inancın birbirinden ayrılmasının sağlanması insan hakları açısından doğru olandır.         Laiklik ile, dinler ve inançlar karşısında eşitlik ve din özgürlüğünün sağlanması mümkündür. Demokratik sistemde temel sorun, dinsel ve dünyevi ayrımının arkasında yer alan, akıl-inanç ayırımını gerçekleştirebilmektir. Zira dinler, dünya islerine karışıp siyasi bakımdan güç kazandıkça asıl ruhani erklerini göz ardı edip, “güç için güç” ilkesini gütmeye başlarlar. Lâiklik ise, dinsel eşitlik ve din özgürlüğünü sağlayan, böylece akıl ve vicdanın kölelik zincirlerini kırdığı bir siyasal örgütlenmeyi öngörür.

            Lâiklik ile devlet içinde din değil, din içinde devlet reddedilir ve dinin siyasi, hukuki güç olması engellenir, Lâikliğin tek tip bir tanımının yapılması ve her ülke açısından aynı nitelikte bir tanım verilmesi olası değildir ve gerçekçi de olamaz. Bu nedenle ülkeden ülkeye değişen bir uygulama gösteren LAİKLİK ülke şartlarına göre tanımlanmalıdır. Ancak bu demek değildir ki dini nitelikte olmak üzere aklın dinsel gelenekleri öne çıkaracak boyutta yapılanmaya gitmesi ve akıl ve bilim yolu ile ruhani ve göksel kurum ve kurallar ile devlet yönetiminin düzenlenmesine cevaz verilebilmesi laik devlet anlayışı ile örtüşebilir.

            Genel olarak açıklamak gerekirseteokratik devlet anlayışının kökenindeki tanrısal iradenin yerini, laik devlette akıl ve bilime dayalı yönetim almıştır.  Zira insan doğa ve toplum kurallarını kendi becerisi aklı ve gücü ile algılamakta ve kavramakta ve yine kendi gücü ile topluma ve doğaya egemen olmaya çalışmaktadır. Bunu da insan akılcılık ile yapmaktadır. O nedenle laiklik akılcılıktır.  Akıl rehber alınmıştır. Artık safsata, hurafe bilim dışı açıklamalar terkedilmiştir. Akılcı yöntemin kullanıldığı devlet yönetiminde bunun adına laiklik denmektedir. Devlet yönetiminde din adamlarının yorumlarına dayanan dinsel nitelikteki  ve eleştiriye kapalı uygulamaların varlığı , devlet yönetiminin teokrasi olduğunu belirler. [28]

                Özetlersek:          Laiklik genel ve alışılmış tanımıyla; din ve devlet işlerinin birbirinden ayrı tutulduğu, din ve vicdan özgürlüğünün olduğu, dini inanç ve tercihler karşısında tarafsızlık ilkelerinin gerçekleştirildiği ilkeler olarak kabul edilen bir Devlet yönetim sistemidir. Laik devlette din,  devletin anayasal düzenine karışmamaktadır. Dini ilkeler hükümet ve idare işlerinin kaynağını oluşturmaz. Laik düzende din devletin görev ve yetkileri içinde sosyal bir olgu olarak mütalaa edilir. Laiklik akıl ve bilime dayalı rasyonel  bir devlet anlayışıdır.[29] Laiklik, aslında devletin bir inancın diğeri üzerindeki baskısını önlemesi görevini üstlendiği rejimdirDevletin görevi sadece din ve devlet işlerinin ayrılmış olması veya devletin tarafsız olması demek değildirDevlet görevini tarafsız olarak yapmak durumundadır. Aksi halde farklı inançlarda olanlar arasında ve inanç açısından azınlıkta olanların, çoğunlukta ve güçlü olanlara karşı korunması görevini ihmal etmiş ve yerine getirmemiş olur. Çoğunluktaki inanç sahiplerinin azınlıktakilere baskı uygulamasına da laik düzende izin verilmez.[30]

Konuyu LAİK SİSTEM ve LAİK İNSAN kavramları üzerinde durarak sonlandırırsak, Laiklik yukarıda açıkladığımız gibi din ve devlet işlerinin farklı platformlarda yer aldığı birinin vicdan özgürlüğü diğerinin sosyal nitelikli ve dünyevi olduğunu belirteceğiz. Bazı düşünür veya toplum bilimcileri Laik İnsan kavramı üzerinde durmuşlardır. Şunu belirtmek gerekir, insan laik olur mu? Veya devlet sistemi laik olur gibi kesin çizgiler ile konuyu açıklamak yerine , LAİKLİK kavramının çıkış noktası olan LAIKOS kelimesinin anlamını hatırlarsak LAIKOS bir sıfattır ve din işleri ile uğraşmayan kişiyi betimlemek için kullanılır. Başka deyişle LAIKOS devlette din kurallarının öğreticisi veya din adamı olarak görev almayan kişiyi tanımlar. O halde din işleri ile uğraşanlar ve bunu meslek edinmiş olanların laikos olmadığını kabul etmek mümkün olabilir. Bu kişiler laik bir devlet sistemi içinde din görevlisi olarak mabetlerde hizmet verdikleri için kavramın ilk çıkış noktasındaki anlamı ile laik değillerdir diyebiliriz. Ancak günümüzde laik bir sistem içinde laikliği red ederek dini kurallar ile devletin yönetilmesini isteyenlerin laik insan olma veya olmama konusundaki tanımları kavramın açıklamasından uzaktır.

Sonuç olarak insanın laik olup olmadığını laik sistem içinde kelimenin ilk çıkış noktasındaki anlam ile tanımlama dışında laiktir veya değildir şeklinde betimlemenin insan haklarına aykırı olduğunu ve ayırımcılık niteliği taşıdığını belirtmek doğru olacaktır.

Özgür düşünebilen ve mutlu insan olabilmenin refah toplumu olarak yaşayabilmenin, insan haklarına saygılı devlet sistemine sahip olabilmenin yolunun demokrasiden ve laiklikten geçtiğinin altını çizerek, gelecek nesillere bırakacağımız en büyük mirasın da özgürlük olacağını söyleyerek sözlerime son veriyorum.

BERİN ERGİN

 

2012 Mayıs

 

[1] Tanör Bülent: Türkiye’nin İnsan Hakları Sorunu,Ist. 1994, s. 149 vd.

[2] Bu kaynaklardan bazıları: Kadınlara Karşı Hertürlü Ayırımcılığın Önlenmesi Uluslararası Sözleşmesi (1979),Çocuk haklarına Dair sözleşme (1989),Medeni ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi ( birleşmiş Milletler 1996)Ulusal azınlıkların korunması  Çerçeve Sözleşmesi ( Avrupa konseyi 1995)Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (1950)ve bunlara ilişkin deklarasyon ve ek protokoller sayılabilir. Ancak belirtmek gerekir ki, İnsan hakları ile ilgili yüzlerce sözleşme vardır bunlardan bir çoğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından imzalanmış ve onanmıştır.

[3] Hançerlioğlu Orhan :Felsefe Sözlüğü,İstanbul 1999, s. 187

[4] Okandan  Recai Galip: Umumi Amme Hukuku,Ist. 1959,s. 137-151

[5] Şeraiti Ali Dr.: Dinler Tarihi, İstanbul 2001(çeviri)s.253 vd.

[6]Gökalp Ziya: Ziya Gökalp Diyorki- Ist.1950s,3 vd;  Serter Nur: Giydirilmiş İnsan Kimliği, Ist. 1996, s.183 vd.133 vd.; Gökberk Macit:Aydınlanma Felsefesi Devrimler ve Atatürk, Çağdaş Düşüncenin Işığında Atatürk, İstanbul 1986 ,Eczacıbaşı Yayını, s. 286 vd.

[7] Kaboğlu İbrahim;Özgürlükler Hukuku,2002, s.268 vd .Liberalizm düşünürleri ,Locke,Motesquieu,Rousse bu konuda fikirler üretmişlerdir.

[8] İbid., s. 16 vd,

[9] İbid., s. 67 vd. Platon ve Sokrates açıklamalarından esinlenerek yazar açıklamalarda bulunmaktadır.

[10] Serter N: a.g.e., s. 344. vd daki açıklamalar. insanın nasıl kimlik giydirildiğinin açıklaması açısından tüm kitabın okunması tavsiye olunur.

[11] Tanör Bülent-Yüzbaşıoğlu Necmi: 1982 Anayasasına Göre Türk Anayasa Hukuku, İstanbul 2004 s 84 vd.

[12] Cassirer Ernst: Devlet efsanesi,İnsan Üzerine bir Deneme,Cev. Prof. Dr. Necla Arat, Ist. 2005,s. 278 vd

[13] Devlet organları ve görevliler görevlerini ifa ederken bireylere saygılı olmak durumundadırlar. Devletlerin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin tarafı olarak sözleşme hükümlerini iç hukuklarında kabul etmiş bulunmaları pozitif yükümlülükleri de yerine getirdikleri anlamını taşımamaktadır. Devletin yükümlülükleri Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında, pozitif ve negatif yükümlülükler olarak belirtilmiş olup, Devletlerin sözleşme ile güvence altına alınmış hakların korunması için görevlerini pozitif yükümlülük olarak tasnif etmiştir. Aslında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin içindeki hükümlerde Devletin pozitif yükümlülükleri vardır ancak bu yükümlülüklerin yerine getirilmesinde devletin başka görevleri bulunmaktadır. Örneğin ETİK DAVRANMA ile ilgili mevzuat düzenlenmiş bulunması bunun bir örneğidir .Devletin kamu organlarının insan haklarını güvence altına alması için makul ve uygun önlemler alması gerektiği pozitif yükümlülüktür. Örnek vermek gerekirse hapishanede tutukluların intihar etmelerinin önüne geçilmesi, tutuklular arasında İnsan Hakları Sözleşmesine aykırı davranışları önlemek, bireylerin haberleşme hakkının sağlanmasında önlemler almak, aile hayatını korumak için her türlü önlemi almak yükümlülüğü pozitif yükümlülüklerdir.

Devletin kendi yetki alanında olan tüm işlemlerinde organlarından sadır olan kötü muameleye sebebiyet verilmemesi pozitif yükümlülüğüdür. Sağlık konusunda devletin ciddi pozitif yükümlülüğü bulunmaktadır. Bireylerin bilgi edinme hakkı bulunmaktadır. Buna aykırı olarak işlem yapılması Devletin organlarının görevlerini yerine getirmedikleri anlamında olarak pozitif yükümlülük ortaya çıkar. Şiddet içeren gösterilere karsı halkın korunması işinde de Devletin fertleri koruma yükümlülüğü vardır. Meydana gelebilecek olan maddi manevi cismani zararlardan toplumu korumak Devletin sadece yasalar çerçevesinden kural koyması ile sağlanabilecek fiiller olmayıp bu konuda devlet kuralların işlemesinin mümkün kılacak önlemleri ve uygulamaları da yerine getirecektir. Devletin tarafsız olması prensibi ve toplumda yükselen tansiyonu azaltma görevi bulunmaktadır. Devlet organlarının tansiyonu arttırıcı fiil ve eylemlerde bulunması pozitif yükümlülüğe aykırılık teşkil eder. Sendika özgürlüğü açısından da Devletin sivil toplum örgütlerinin örgütlenmesi ve faaliyetini sürdürmesi için gerekli önlemleri alma yükümlülüğü bulunmaktadır.Devlet etkili bir hukuk sistemini kurmak ve faaliyette bulunmasını sağlamak ile yükümlüdür. Kararların zamanında verilmesi kararların infazı veya icrası için gerekli denetimin yapılması, bazı kararların infaz edilmesi bazılarının infaz edilmemesi gibi ayrıcalıklı işlem yapılmasının önlenmesi için tedbirler almak devletin pozitif yükümlülüğüdür. Gözaltı veya tutuklamaların insan haklarına aykırı bir biçimde ve yasada olmadığı bir şekilde uygulamalara muhatap olmaması için önlem alması ve denetim yapması Devletin pozitif yükümlülüğüdür. Başka ifade ile yasa kurallarının olması yeterli değildir. Bu kuralların uygulanmasında insan faktörü kullanıldığından insan tarafından uygulanan veya verilen emir ve talimatların yanlış yanlı ve kötü niyetli sübjektif olmasının da önlenmesi için Devletin organlarının faaliyetlerini denetlemek ve eğitmek gibi yükümlülükleri pozitif yükümlülüklerdir. Sözleşmede güvence altına alınmış olan hakların kullanılmasını mümkün kılmak için Devletin maddi ve manevi şartları sağlaması asıldır. Burada devletin kolluk güçleri ile ilgili olarak bir takım yaptırımlarından bahsedebiliriz. Devlet Polise pozitif yükümlülüklerin sağlanmasında görev vermiştir. Bu görevin ifasının gereği gibi yapılıp yapılmadığı konusunda denetlemesi gerekir. Bu nedenle de çeşitli yasalar çıkarılmıştır. Örneğin Kamu görevlilerinin etik davranış ilkeleri ile ilgili yasa ve yönetmelik gereğince kamuda etik davranış konusunda eğitim başlamıştır.

[14] Tanör -Yüzbaşıoğlu: a.g.e., s.58 vd,96 vd.Tanör Bülent:Türkiye’de Demokratikleşme Perspektifleri,Tüsiad yayını, sk.3 vd.

[15] Okandan R.G: Amme Hukuku 1959, s. 136,202 vd 277 vd

[16] Göze Ayferi: Siyasal düşünceler ve Sistemler, 1987, s, 181 vd,s, 193 vd s.,244 vd.,Halkın hem yöneten ve hem de yönetilen durumunda olduğu bir yönetim biçimi olduğunu belirten Montesquieu , halkın egemen güç olduğunu ve bu egemenliğini kullanma yöntemlerinin yasalar ile belirlenmesi gerektiğini savunmuştur. J.J.Rousseau, insanlar arasındaki eşitsizliği görerek bunun çözümü için görüş üretmiştir. Eşitsizliğin toplumsal olduğunu belirterek köleliğin meydana getirdiği eşitsizliğin doğada olmadığını, insanın iyi yaşamak istediğini karşılıklı yardım ile birleştiklerini, Sosyal Sözleşme de belirttiği gibi insanların eşit doğduğunu toplum içinde eşitsizliklerin geliştiğini, bunun için de insanların birlikte yaşamak adına devlet otoritesi meydana getirerek bireysel erklerinin devlet lehine terki şeklinde özetlenecek bir sistemi önermiştir. Bu sistemde egemenlik genel idarenin olmakta ve yasalar ile adaletin sağlanacağını yasaları halkın yapacağını ve bu yasalara tabi olacağını toplum yararının bu olduğunu açıklar. Böylece eşit hak ve imkânların sağlanacağını yasaların yapılmasında çoğunluk oyunun kabul edileceğini belirtmiştir. Rousseau demokraside yasayı yapan ve uygulayanın toplumun çoğunluğu olduğunu belirtir. Fakat ona göre mükemmel olan bu demokrasinin ancak Tanrılar toplumunda uygulanabileceğini insanların böyle bir sistemi gerçekleştirmelerinin mümkün olamayacağını ve esasen demokrasi hiçbir zaman olmamıştır şeklinde fikrini beyan etmiştir. ; Aydın Nurullah: İnsan Hakları Laiklik ve Medya., Ist 2008, s. 97 vd.

[17] Dahl A.Robert::Demokrasi ve Eleştirileri,Ank.1993, s. 116 vd.

[18] Tanör B: 1982 Anayasasına Göre Türk anayasa Hukuku, Ist. 2004,.  s 75 vd. : Öktem Niyazi: Laiklik Din ve Alevilik Yazıları. Ist. 1995, s.44 vd  ; Dinçkol Bihterin: Ticaret Üniversitesi Hukuk Fakültesi tarafından 5 şubat 2002 tarihinde düzenlenen. ”Lâikliğin Anayasal ilke Haline Gelişinin 65. Yıldönümü Paneli’nde tebliğ olarak sunulmuştur. :Kuçuradi İoana:Devrim Kavramı ve Atatürk’ün Kültür Devrimi, Muğla Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi İLKE, Özel sayı, 2006. s. 1-10.; Gökberk  M: a.g.m., s. 328 vd.

[19] Laiklik ve teokrasi bağlamında konuya İslamiyet açısından bakıldığında, teokrasinin Tanrı iktidarını elinde tutmak olarak açıklanması karşısında peygamber veya ilk topluluklardaki azizler veya Yahudilikteki din adamlarının iktidar olduğu sistemde Hazreti Muhammet ‘in iktidarının teokrasi olup olmadığı tartışmalıdır.  Özellikle Hazreti Muhammet’ten sonraki dönemde her ne kadar dinsel nitelik taşıyan Halifelik unvanı kullanılarak yönetimsel faaliyet güdülmüşse de bunun bir monarşi sistemi olarak açıklanabileceği ileri sürülmektedir. Hazreti Muhammet döneminde Teokrasiden bahsetmek zordur, çünkü Hazreti Muhammet halkı Tanrı adına yönettiğini açıklamamıştır. Kuran sosyal nitelikli kuralların uygulanmasında Tanrı adına bir yönetimden bahsetmemektedir. Bu nedenle Hazreti Muhammet döneminin Teokratik olduğunu kabul etmek zor olduğu şeklinde yorum yapılmaktadır.  Tanrı adına yönetimde bulunmadığı gibi Emir-Ülmümin kavramı ile de daha seküler (çağdaş)bir yaklaşım sergilendiği belirtilmektedir.

[20] Kilisenin parasını devletten almasını engellemek ve kendi gelirini sağlamasını temin etmek için Fransız ihtilali ve sonrası verilen uzun soluklu çabanın sonucu olarak gelinen noktadır laiklik. Kilisenin dinin hükümdarlar ve devlet üzerindeki etkisini kaldırmak ve kiliseyi devlet işlerine karıştırmamak demektir laiklik. 

[21] Aydın Nurullah: İnsan Hakları Demokrasi ve Medya, Ist. 2008 s. 51 vd.

[22] Bkz ayrıntılı açıklama için Kuçuradi İoann:Devrim Kavramı ve Atatürk’ün Kültür Devrimi, Muğla Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi İLKE, Özel sayı, 2006. s.6 vd.

[23] Aynı şekilde Ulus Devlet yaratan Atatürk esasen toplumda var olan aynı dili konuşan ve birbiri ile ülkü birliği içinde olan ve Türk diye nitelendirdiği ve hiçbir zaman ethnos u (soyu) çağrıştırmayan nitelikte olmak üzere hitap ettiği Türk halkına. ( Bkz. Nutku Uluğ: Atatürk’ün Onuncu Yıl Söylevinin Felsefi Önemi, Muğla Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitusü Dergisi İLKE, Özel Sayı 2006, s. 11 ve dv.) “Hiçbir delil’i mantıkiye istinat etmeyen  birtakım ananelerin, akidelerin muhafazasında ısrar eden milletlerin terakkisi çok güç olur. Belki de olmaz” diyerek eğitim konusunda dini yapılanmanın çağdaş bir devlet yapısı için tehlikesini açıklamıştır.

( bkz Kuçuradi : a.g.e. s. 8)

[24] Öktem N: a.g.e.s. 44 vd.

[25] Özcan Tevfik Mehmet: Laiklik ve Hukuk Devleti: Hukuk Sosyolojisine Giriş 2006 )Hof Ilrich: Avrupa’da Aydınlanma, Ist. 1995, s.13 vd.

[26] Batının feodal sistemden vazgeçmesi ve toprak mülkiyetinin önemi yerine ticaretin geçmesi ve mutlak monarşilerden sonra 1789 Fransız Devrimi ile laiklik konusundaki ilk adımın atılması ile evrensellik iddiası ile kurumsal bir yapı içinde Roma Kilisesinin egemenliğine karşı Fransız laiklik hareketinin oluşması uzun ve çalkantılı bir yol izlemiştir. Dinin devlet işlerinden ayrı bir konuma gelmesi Fransa’da devrimci Jakoben ve cumhuriyetçi usullerle gerçekleştirilmiştir. Devlet din işlerine karışmaktan vazgeçmiştir. Ancak bu ilişkinin ayrıştırılması yavaş yavaş gerçekleşmiştir. (Özcan Tevfik M:a.g.m., Hukuk Sosyolojisi)

[27] Yunan Anayasası (Madde . 3 Relation of Church and  State  ve 13. maddesi.) Danimarka Anayasası madde 4)

[28] Öktem N: a.g.e.s.b 44.

[29] İbid. s.43 vd. Göze Ayferi: Inkilap  Tarihi. s. 361 vd.)

[30] Kongar Emre: Demokrasi ve Laiklik, 1997, s. 141 vd. Önder R.A: Laikliğin Sınırları, Atatürk’ün Hukuk Devrimi, Ist. 1983, s. 101 vd. ; Karpat H Kemal Türk Demokrasi Tarihi,1996, s. 224 vd.

Merhaba dünya!

0

M.S üçüncü bin yılda dünyada yaşayanlar, yaşananlar, mutluluk, sefillik, görkem, sınıf farkı, zenginlik, açlık, savaş, soykırım, asimilasyon, terör, sulh görüşmeleri, anlaşmazlıklar, cezalar, isyanlar, idamlar, yıkımlar, işgaller, hırslar, kin, nefret duygularının karışımından oluşmuş bir pastayı yemeye çalışan ey insanlar MERHABA.

Yıllar birçok olayı film şeridi gibi zihinlerden geçirip kimisinde etki bırakmış, kimisinin de hafızasından silmiştir veya silinmesi istenen olgular yaratılmıştır. Olaylar kimilerine sevinç gurur vermiş kimisini üzmüş sindirmiş, kimisinin menfaat sağlamasını mümkün kılmış, kimisine sınıf atlatmış,  kimisi çok zarar görmüş ve dünyası yıkılmış sürgün edilmiş yaşadığı yerleri bir daha görememiş, haksızlıklara uğramış ve nesiller boyu bu haksızlıkları yaşamaya devam etmiştir. Dünyada sergilenen olaylar karşısında insanların tepkileri değişkendir. Kimileri suskun kalır renksizdir, kimileri, cansiperane olayların içine atılır müdahale eder savaşır iyilikler için eşitlik için demokrasi için laiklik için insanın insanca yaşamasını mümkün kılmak için. Güçsüzler her zaman güçsüzdür kurtarıcı beklerler, hayal kurarlar sonunda da kaderlerine razı olurlar özgürlükten bir haber olarak. Kimileri egoları için satılırlar dostlarını bile satarlar düşünmeden geleceği göremeden.

İnsanlar dersler çıkarır mı, eksikliklerini yanlışlıklarını görür mü diye sorarsanız yanıt olumsuzdur. Her şeyi baştan yaşamak ve deneyimlemek insana özgü bir niteliktir. Öğrenmek yanlışlardan kaçmak çağın gereklerine ayak uydurarak insanlığın mutlu olmasını mümkün kılacak kararlara imza atmak çok zordur aslında. Sevginin, fedakârlığın özverinin sabrın, güzelliklere bayrak açmanın yolu olduğunu öğrendik mi dersiniz?

Nesiller nasıl yoğruldu, insanlık neler sergilemekte asırlardır? Bir bir düşünelim isterseniz. Merhaba dünyadan fedakârlığın rengini yansıtmaya gayret edelim. Bilimsellikten ayrılmadan usun üstünlüğünü kabul ile çözümler arayalım. Doğruları usumuzla bulalım ezberden kaçalım, başkalarının söylemlerinin doğruluğunu test etmeden yargıya varmayalım. Araştıralım kendimizi zenginleştirelim. İnsan duygularında, sevgide, merhamette, fedakârlıkta, adalette, eşitlikte bilgide zenginleştikçe çevresini de zenginleştirir. Işık saçar.

Merhaba Dünya gelecek nesillerin kin nefret düşmanlık hislerinin olmadığı bir dünyanın sesi olsun. Bu ses dalga dalga üçüncü bin yılda yaşayan ve yaşamaya gelecek olanların mutluluğuna hizmet etsin. Herkesin günü aydın gecesi huzurlu olsun.

B.E.

error: Tüm içerik Hakları saklıdır.