Salı, Mart 3, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 4

Merhaba Dünya

0

M.S üçüncü bin yılda dünyada yaşayanlar, yaşananlar, mutluluk, sefillik, görkem, sınıf farkı, zenginlik, açlık, savaş, soykırım, asimilasyon, terör, sulh görüşmeleri, anlaşmazlıklar, cezalar, isyanlar, idamlar, yıkımlar, işgaller, hırslar, kin, nefret duygularının karışımından oluşmuş bir pastayı yemeye çalışan ey insanlar MERHABA.

Yıllar birçok olayı film şeridi gibi zihinlerden geçirip kimisinde etki bırakmış, kimisinin de hafızasından silmiştir veya silinmesi istenen olgular yaratılmıştır. Olaylar kimilerine sevinç gurur vermiş kimisini üzmüş sindirmiş, kimisinin menfaat sağlamasını mümkün kılmış, kimisine sınıf atlatmış,  kimisi çok zarar görmüş ve dünyası yıkılmış sürgün edilmiş yaşadığı yerleri bir daha görememiş, haksızlıklara uğramış ve nesiller boyu bu haksızlıkları yaşamaya devam etmiştir. Dünyada sergilenen olaylar karşısında insanların tepkileri değişkendir. Kimileri suskun kalır renksizdir, kimileri, cansiperane olayların içine atılır müdahale eder savaşır iyilikler için eşitlik için demokrasi için laiklik için insanın insanca yaşamasını mümkün kılmak için. Güçsüzler her zaman güçsüzdür kurtarıcı beklerler, hayal kurarlar sonunda da kaderlerine razı olurlar özgürlükten bir haber olarak. Kimileri egoları için satılırlar dostlarını bile satarlar düşünmeden geleceği göremeden.

İnsanlar dersler çıkarır mı, eksikliklerini yanlışlıklarını görür mü diye sorarsanız yanıt olumsuzdur. Her şeyi baştan yaşamak ve deneyimlemek insana özgü bir niteliktir. Öğrenmek yanlışlardan kaçmak çağın gereklerine ayak uydurarak insanlığın mutlu olmasını mümkün kılacak kararlara imza atmak çok zordur aslında. Sevginin, fedakârlığın özverinin sabrın, güzelliklere bayrak açmanın yolu olduğunu öğrendik mi dersiniz?

Nesiller nasıl yoğruldu, insanlık neler sergilemekte asırlardır? Bir bir düşünelim isterseniz. Merhaba dünyadan fedakârlığın rengini yansıtmaya gayret edelim. Bilimsellikten ayrılmadan usun üstünlüğünü kabul ile çözümler arayalım. Doğruları usumuzla bulalım ezberden kaçalım, başkalarının söylemlerinin doğruluğunu test etmeden yargıya varmayalım. Araştıralım kendimizi zenginleştirelim. İnsan duygularında, sevgide, merhamette, fedakârlıkta, adalette, eşitlikte bilgide zenginleştikçe çevresini de zenginleştirir. Işık saçar.

Merhaba Dünya gelecek nesillerin kin nefret düşmanlık hislerinin olmadığı bir dünyanın sesi olsun. Bu ses dalga dalga üçüncü bin yılda yaşayan ve yaşamaya gelecek olanların mutluluğuna hizmet etsin. Herkesin günü aydın gecesi huzurlu olsun.

B.E.

,

GLOBALLEŞME VE UTOPYA

0

ÜÇÜNCÜ DALGANIN ÇALIŞMA HAYATINA ETKİLERİ

        GLOBALLEŞME VE UTOPYA

                                                                                  Prof. Dr. Berin Ergin

                                                                                  I.Ü.Hukuk Fakültesi

                                                                                  Öğretim Üyesi

GLOBALLEŞME (KÜRESELLEŞME) NEDİR? ÜTOPYA İLE BENZERLİKLERİ VAR MIDIR? TÜRKİYE AÇISINDAN GLOBALLEŞMENİN ÇALIŞMA HAYATI ÜZERİNDEKİ  ETKİLERİ NEDİR? BU ETKİLER İN OLUMLU VE OLUMSUZ YANLARI VAR MIDIR? GLOBALLEŞME SÜRECİ REKABET PİYASASININ OYUNU OLARAK KAÇINILMAZ BULUNDUĞUNDAN NE GİBİ ÖNLEMLER ALMAK GEREKİR Kİ TÜRK ULUSUNUN ULUS BİLİNCİ YOK OLMASIN VE REKABET KOŞULLARI TÜM TÜRK TOPLUMUNUN YARARINA GELİŞSİN.

I          ) ÇALIŞMA İLİŞKİSİ KURALLARININ DİNAMİKLİĞİ

İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku Dünya ülkelerinde ve Türkiye de dinamizmini her dönemde muhafaza etmiş bir disiplindir. Çalışan ve çalıştıranları ilgilendiren sermaye ile ilişkili olan her şey dünya kurulduğundan beri toplumları ilgilendiren sorunlardır. Bu nedenle güçlünün zayıfı yönettiği ve gücüne güç katmak istediği  zamanımızın ekonomik toplumunda Çalışma Hayatı konuları her zaman gündemi işgal edecektir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti Kurulurken temel ilkesi ÇALIŞMAK olmuştur.

Her konuda çalışmak daima ileri gitmek ileri düzeydeki çağdaş ülke standartlarını yakalamak en büyük amaçtır. Buna ulaşmak için ulus devlet ilkesinden hareket edilmiştir. Güçlü bir devlet için ulus bilinci şarttır.

Ulus olmayan bir topluluk devlet olarak şekillenemez. Ulusal kimliği olmayan bireylerin ortak bir birliği beraberliği ,tarihi, menfaati, istikbali olamaz. Ulus bilincidir fertleri bir arada tutan, ortak çıkarlar, ortak ülkü birliği ancak ulus bilincinin olduğu yerde vardır.

Bir ulus,  ancak ülkesine , kültürüne törelerine , değerlerine bağlı olabilir.  Ulus niteliğinde olmayan hiç bir toplulukta bu değerler yoktur.

İşte Türkiye Cumhuriyeti Devleti  bu yüce ilkeler bir arada olarak ve insani değerlere önem verilerek kurulmuştur.

İnsan  ve insani değerler bir ulusun oluşmasında en başta yer almaktadır. Her şey insan içindir.

Bu nedenle ülke fertlerinin refahının, mutluluğunun, güveninin sağlaması için tüm ulus olarak çalışmak gerekmektedir. Bu çalışma düzeninin de bilinçli olarak  toplumsal gereklere ve objektif kurallara bağlı kalınarak  hukukileştirilmesi asıldır.

Fertlerin mutluluğu, ülkesini, yaşadığı toplumu sevmekle başlar ve en önemlisi maddi ve manevi bütünlüğünü sağlamak için güvenli bir çalışma hayatı  şarttır.

Fertler, yaşadıkları toplumda kendilerini yöneten demokratik kuralların biçimlenmesinde, insan haysiyet ve onuruna yaraşır bir biçimde yaşamlarının sağlanabildiği  hukuksal yapılanmayı isterler.

Toplumda bütünlüğün sağlanabilmesi için,  ulusal birliğin, egemenliğin ve özgürlüğün temeli olan, istikrarlı ,  ve katiyen keyfi bir değişkenlik içermeyen ve her türlü ayırımcılıktan uzak, laik hukuk kuralların varlığı gereklidir.

Bu nedenle açıklamak gerekir ki, fertlerin mutluluğu ,eşitliğe dayalı maddi ve manevi çıkarlarının özgür bir toplum içinde sağlanması ile mümkündür. Bunun için en başta kişinin hoşnut edilmesi gerekmektedir. Fertlerin mutlu olması hoşnut edilmesi,  bir  işlerinin olması ve çalışma hayatında aktif olmaları ile mümkündür.

İnsanlar  hem iş üreterek ve hem de bundan gelir elde ederek mutlu olurlar. Bu nedenle çalışma hayatı, işçi ve işveren ilişkileri, toplumda en önemli ilişkiyi teşkil eder. Bu ilişkinin düzenlenmesinde ülke yönetim sistemi etkindir. Her ülke kendi  Devlet yönetim biçimine uygun bir sistem içinde çalışma hayatındaki ilişkiyi düzenleyen kuralları belirler.

Ancak burada önemle üzerinde durmak gerekir ki, iş ilişkisinin boyutları ulusal sınırları aşmış bir ilişki olarak uluslararası normlarla biçimlenmektedir. Bu yapı giderek daha etkin bir biçimde ülkelerin kurup üye oldukları uluslararası veya uluslar üstü  organizasyonlar ve konferansların aldığı kararlar veya koyduğu kurallar ile bütünleşerek değişikliğe uğramakta ve ulusal niteliği giderek kaybolmaktadır. Başka deyişle iç hukuk kuralları uluslararası normların etkileri ile şekillenmektedir.

Tüm bu yapılanmalar nedeniyle Çalışma Hayatına ilişkin kurallar dinamikliğini hiç kaybetmemektedir. Sürekli bir gelişim ve oluşum içindedir.

İfade etmek gerekir ki, uluslararası kuralların iç hukuk kuralı haline gelmesi ve ülkeler arası benzer hükümlerin uygulanması hususu , ulus devleti yok edecek nitelikte olmamak ve bir ülkenin kültürünü ,ulusal kimliğini yok etmediği ölçüde kabul edilmelidir.

Bunun aksi   bir uygulamanın varlığı halinde,  ulus devlet bilincinden uzaklaşma  ve ortak  ulusal değerlerin yitirilmesi, bir  ülkenin  yok olması ve ulusal kimliğin  kaybolması sonuçları doğar ki,  Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olunur atasözünü akıldan çıkarmadan uluslar üstü  kuralların uygulanması sevdasının ayarını bulmak ve ulusal kimliğe uygun bir uyarlama yapmak temel alınmalıdır.

Teknolojik gelişmelerin en etkin bir biçimde kendisini hissettirdiği alan çalışma hayatı olduğundan , çalışma ilişkisi kuralları zorlanmaktadır. Rekabet yarışında koşabilmek için uluslararası boyutlarda ve benzer nitelikte normlar gerekli olmaktadır.

Bu durum çalışma koşullarında, işçi işveren ilişkilerinde yeni uygulamaları  ortaya çıkarmaktadır.

Çalışma ilişkisi yanları işçi ve işveren ;  normal düşüncede olan ve konservatif yapıda bulunan, yeniliklere kapalı kişilerin zorlukla anlayabildikleri veya hiç anlayamadıkları, hızını takip etmek kendisini anlamaktan daha zor olan ; son yılların TEKNOLOJİK PATLAMASI  karşısında, kendilerini  buna uydurmaya çalışmaktadırlar.

Çalışanların üretenlerin, ve çalıştıranların bu yeni ufuklarda nasıl bir yapılanma içine girecekleri çalışma  hayatının ne denli dinamik olduğunu ortaya koymaktadır. Çalışma hayatının dinamikliği değişkenliği, çalışan ve çalıştıran ikilisinin maddi çıkarları açısından klasik anlatımında şimdiye kadar bir değişiklik getirmemişti. Ancak bundan sonraki yapılanmada gerek çıkarlar açısından ve gerekse bu yapılanmanın hukuki statüsünde bir çok değişiklikler olacağı kesindir.

Türkiye bunu görmekte midir? Görmekte ise buna hazırlanmak için öneriler var mıdır? Bunu zaman ve Devleti yönetenlerin politikası gösterecektir.

Ancak unutulmaması gereken bir ana konu vardır. Çalışma ilişkisi sermaye ve bunun karşısında sermayenin kullanılması ve çoğaltılması için gerekli olan emek ikilisinin ahenkli olmasını sağlamak  gerekmektedir.

Bu ikilinin dengesinin bozulması insani değerlerin yok olması ekonominin insan için olduğunun unutulması yaratılmak istenen sistemin yıkılmasının baş nedeni olur.

Bu nedenle yeni bir yapılanma gerekli ise mutlaka  insanın suje olduğu unutulmadan ve çalışma ilişkisinde emeğin kullanılması biçimi, yeri, zamanı, gereklilik oranı, emeğin korunması emek sahibinin sosyolojik ve psikolojik durumu gibi bir çok yönünün düşünülerek insanı nesne olarak görmeyen  bir sistem gereklidir. İşte  tüm bunlar çalışma ilişkisinin toplumun gündemi sürekli  işgal etmesi sonucunu doğurmaktadır.

Neden bu değişiklikler oluşmaktadır. Şimdiye kadar alıştığımız ve asırlardan beri süre gelen çalıştıran ve çalışanların birbirleriyle klasik tarzdaki mücadelelerine ne oldu? Bitti mi? Klasik yöntemlerle ve insanoğlunun şimdiye kadar uyguladığı kurallarla, üstelik uğruna savaş verdiği  örgütlendiği ve koyduğu sistem içinde  artık bu ilişkiyi çözmek mümkün değil midir? Tarafların hak ve menfaatlerinin mevcut sistem içinde çözülmesi olasılığı yok mudur?

İnsanların çalışanların mutluluğunun sağlanması için  alınması gerekli yeni önlemler var mıdır?

Teknolojinin bu denli ilerlemesi sonucunda ,insanların çalışarak ve bir işlerinin olacağına inanarak güvenerek yaptıkları eğitim ve öğrenim sonucunda özgür iradeleri ile kendilerinin seçeceği işlerde ve iş alanlarında çalışmaları mümkün olacak mıdır?

Yoksa güdümlü olarak önerilen işleri mi yapacaklardır?

İşverenler de özgür olacak mıdır? Sermaye istediğini yapabilecek midir? Sermayenin garantisi var mıdır? Sermayeyi yönlendiren görünmez eller mi vardır? Sermaye karşısında emeğin garantisi nedir? Ne olacaktır?

İşte bunlara belki cevap arayabilmek ve doğruları bulmak için  GLOBALLEŞME ve   ÜTOPYA üzerinde durmak gerektiğini gördük.

II         )  GLOBALLEŞME (KÜRESELLEŞME)

A         ) KAVRAM

Kelime [1]olarak son dönemlerin modası bu kavram son onbeş yılda daha çok kullanılmaktadır.Ancak çok yeni bir kavram olmadığı açıktır. Reformcu solu 1945 lerden beri tehdit eden bir  kaç yıldan beri de Türkiye’de konferansların seminerlerin konusunu teşkil etmiş, olan globalleşme (küreselleşme) herkesin ağzında olan gündemden düşmeyen ve bir çok kitaba, makaleye habere konudur.[2]

Evet globalleşme ile ne anlatılmak istenmektedir?

Globalleşme top yekunlaşma demektir. Birleşme bir olmak ,total anlamındadır. En son total ,en son toplamı ifade eden bir kelimedir.  Her şeyi kapsayandır. Nitelikli ölçünün esas alınmadığı bir totallik söz konusudur. Başka deyişle elma ,armut, pirinç, pamuk, bilgisayar, çimento, demir nitelemesi artık yoktur.

Globalleşmenin  Türkçe karşılığı olarak kullanılan Küreselleşme ise yuvarlak karşıtından türetilmiştir. Küre yuvarlak, top demektir. Glob kelimesi de yuvarlak demek olup,  global kelimesi ile eş anlamlı değildir. Global toplam demektir. Türkçe’de sözlük anlamı ile yapılmış çeviri doğru değildir. Ancak her toplum yeni kurumları açıklamak üzere kulağına hoş gelen kelimeleri kullanmaktadır. Bu nedenle de küreselleşme kelime olarak globalleşmenin karşılığı değilse de kulağa hoş geldiği için kullanılması yadırganmamıştır.

B         ) GLOBALLEŞMENİN TANIMI VE AMACI

Asrın yapılanmasına yön vermesi hedeflemiş Globalleşmenin kısa ve öz tanımını vermek gerekirse,

GLOBALLEŞME DOST VE DÜŞMANIN BİRLİKTE YARIŞIDIR.[3]

Dost ve düşmanın birlikte ekonomik  yarışı olan GLOBALLEŞME toplumun yararına mıdır? Bu yarış top yekun bir yarış mıdır?

Globalleşme global midir?[4] Yarışın katılımcıları önceden belirlenmiş midir? Yoksa toplumun gözünü boyama prosedürünün yeni adı mıdır?

Gelişmiş ekonomik ülke tanımlamalarına göre  ; globalleşme ile kast olunanın;

Ülkeler arasında ekonomik, politik, sosyal ilişkilerin yaygınlaşması ve gelişmesi, ideolojik ayırımlara dayalı kutuplaşmaların çözülmesi , farklı toplumsal kültürlerin, inanç ve beklentilerinin açıklanması, ülkeler arası ilişkilerin artması, maddi ve manevi değerlerin ve bununla ilgili birikimlerin ,ulusal kültürün ülke sınırlarını aşarak dünya çapına yayılması , olduğu [5] belirtilmektedir.

Bu açıklama insanların, toplumların, ulusların karşılıklı iyi niyetle ilişki içine girmeleri birbirlerinin kültürüne, inancına saygılı olmaları, hoşgörülü olmaları, birbirlerini ekonomik açıdan desteklemeleri , ekonomik rekabetin yaratmış olduğu ideolojik çarpışmaların  soğuk savaşların sona erdirilmesi gibi fevkalade yüksek insanı değerlerin düşünüldüğü bir sistem olarak takdim edilmektedir.

Uluslararası işbirliği, sosyal, ekonomik, teknolojik,kültürel değerlerde karşılıklı alışveriş  ortak kural ve düşünce sistemi, ortak yapılanma, ortak politik sistem, demokrasi, insan hakları, din, ahlak, laiklik, çevre bilinci gibi konular hakkında evrensel kuralların uygulanması gerektiği hususu ,üçüncü dünyanın amacı olarak ortaya çıkarılmıştır.

Şimdiye kadar uluslararası uygulamada alışılmış olan  Devletler  arasında politik ekonomik ve askeri ilişkilerde klasik ölçüler içinde, işbirliği çerçevesinde rekabet edilmekte idi. Aynı şekilde ulusal boyutta da  işletmeler, ve işyerleri birbirleriyle rekabetlerini klasik yöntemler içinde  gerçekleştirmişlerdir. Bireyler arasında da her konuda sürekli bir yarışma olup, ekonomik menfaatlerin çarpıştığı bir uygulama toplumun kuralları ile bir düzene bağlanmıştır.

İnsanlığın var olduğundan beri tüm kurallar her konudaki mücadelenin zararsız sonuçlarla ve toplum yararına, objektif esaslarla gelişmesini sağlamak için konulmuştur. Üçüncü dünyaya kadar klasik yöntem çeşitli ideolojilerle farklılaşmalar sergilemişse de,hepsi ulusların ve bireylerin ekonomik menfaatlerinin ve rekabetinin düzenlenmesine yönelik olmuştur.

Yapılmakta olan mücadele, maddi menfaat mücadelesidir. Uluslararası boyutta bunun adı da eskiden SOĞUK SAVAŞ tı[6].

Soğuk Savaşın nedeni; teknolojik, ekonomik ,siyasal, kültürel, ve sosyal  açıdan güçlü olmak ve şuur altında her şeyi ben kontrol edeyim , ekonomik ve politik alanda her şey benim elimin altında olsun , başkaları kontrol etmesin zihniyetinden kaynaklanan uygulama sonucudur.

Soğuk savaşın üçüncü dünyada yeri kalmamıştır, mücadele esasları değişmiştir. Değişim zorunlu olarak kendisini her sektörde hissettirmiştir. İş ilişkileri klasik yöntemlerle hatta uluslararası normlarla getirilmiş ve çağdaş nitelikli , ülkelerin iç hukuk kuralları olarak kabul edilmesi için yıllarca mücadele edilmiş kurallar artık terk edilmek durumundadır.

Bir devrim yaşanmaktadır. Bu devrim REKABET içindir,rekabette sonsuzdur. Sonsuz rekabeti sağlamak için yeni alışılmamış kurallar gereklidir. Değişim gereklidir.Sermaye yapısı , üretim biçimi, pazarlama biçimi, muhasebe sistemi, alım satım sözleşmelerinin yapısı, şekilleri, kuralları, rekabet biçimi, işçi işveren ilişkilerinin yapılanması ,komünikasyon ,devletin fonksiyonları, görevleri, devletin üretimdeki etkinliği ,hasılı HERŞEY değişmek durumundadır.

Bu değişimde insanları bilgisayar etrafında kümelenmiş sürüler, veya elektronik çobana bağımlı sürüler olarak tanımlamak[7], aslında  yanlış olmayacaktır.

Globalleşmenin temelinde emperyalizm olduğunu[8] unutmamak gerekir. Bu açıdan bakıldığında 19 asır emperyalizminin bugünkü adı ve bugünkü gelişmiş boyuttaki  teknolojiyi  ekonomiye uyarlanma ve refah düzeyinin arttırılması çabalarının adına GLOBALLEŞME dendiğini görürüz.

Geriye baktığımızda sanayileşme süreci, teknolojik patlamanın başlangıcı, zengin ülkelerin fakir ülkeleri sömürmesi, ulusçuluk bilincinin doğması,devlet sistemlerinde büyük değişiklikler, ve arkasından savaşlar, zengin ülkelerin ekonomik durumlarının sallanmasını görmekteyiz. Tüm bunlar, yeni arayışları gerektirmiş ve ütopyaların oluşması kaçınılmaz hale gelmiştir.

Batı, savaşlarla darmadağın olduktan sonra ve Asya’nın yeni şekiller alması sonucunda,  eşitlikçi, ve demokratik görünüp aslında tüm insanlığa hitap edecek nitelikte olmayan ve  sömürü düzenin hakim olduğu bir sistem içinde olmak üzere, ekonominin yükselen trendini düşürmeden tüketimi sağlayacak faktörleri hazırlanmayı amaçlanmıştır.

Geri kalmış halkları ve ulus bilincine sahip olmayan toplulukları hakimiyeti altında tutarak ekonomik bağımlılık içinde bir sistem geliştirmek amaç olmuştur.

Ekonomik açıdan gelişmekte ve az gelişmiş  ülkeler ile bir işbirliği içinde olarak, onları tüketim toplumu haline getirmek için IMF ve Dünya Bankası[9] kaynaklı yatırımlar özendirilerek, içinde eşitlik, insan hakları, hukukların harmonizasyonu, kültür alış verişi gibi cazip bir senaryo ve ilizyonlar GLOBALLEŞME ADI ALTINDA PİYASAYA SÜRÜLMÜŞTÜR.

Bu bir Utopya mıdır?

Soğuk savaşın ardından ortaya atılmış yeni sistem Sosyal Ütopya mıdır?  İlizyon mudur? Bu sistemin kuralları uzaktan incelendiğinde kulaklara hoş gelmektedir. Ancak rekabet kulvarında  koşabilmek için son derece güçlü bir devlet ve istikrarlı bir ekonomik ve hukuki  yapıya ihtiyaç olduğu kaçınılmazdır. Sistemin yıkıcı etkilerini yok edecek anti sistemler gereklidir. Böyle bir sistemi olan  ülke görmek de bugün için çok zordur.

Şayet bu yeni yapılanma tanımındaki gibi birlik için ,sosyal demokrasi, sosyal bir yapılanma için çalışsa idi,  ve sermaye için birleşme değil ,sosyal yapılanma için birleşme  mücadelesinin gerekli olduğunu savunsaydı, globalleşme bugün  başka bir değer kazanacaktı. Globalleşmeye karşı olan tezler üretilmeyecek ve anti tezlerin olmadığı bir ortamda yapıcı bir nitelikte olmak üzere ,globalleşme sistemin yıkıcı etkilerine karşı önce önlemler alınmak için çalışılabilecekti. Bu gün için sadece Amerika’nın globalleşmenin olumsuz sonuçlarına karşı koyabilecek[10]güçte olduğu söylenebilir.

Tüm dünyaya internet teknolojisi ve dijital ses sistemi, videolarla ticaret ve finans entegrasyonunu yenilikleri de  teşvik ederek sağlayabilen tek ülke Başkenti Washington’da olan Amerika’dır. Şimdilik yardımsever görünümde iyi huylu bu süper güç, zenginliği, varlığı sağlam bir temele oturtmayı istediğini belirtmektedir.

Globalleşmenin savunucuları ; başka alternatif yok insanların mutluluğu, açlığın ortadan kaldırılması, gelişen ve gelişmekte olan teknolojiden tüm insanların yararlandırılması için bu sistem zorunludur demekle beraber şimdiye kadar ki uygulama emir kumanda zinciri içinde ve ülkenin kamu şirketi gibi yönetilmesine varan, ve ulusal hakimiyetleri zayıflatan ulus devletin karşısında olan bir düzen[11] içinde sistemin yayılmasını sürdürmektedirler.

Oysa yine globalleşme olabilir ve fakat insanların birbirleri ile dayanışma içinde oldukları, eşitlikçi ve demokratik esasların hakim olduğu, ulus devletin yok olmadığı, toplumların benliklerini kendi kültürlerini koruyarak gelişmelerinin mümkün olabileceği bir globalleşme sistemi yerleştirilebilirdi. Tabii gerçek amaç insanların refahı mutlu yaşaması ve fakirliğin açlığın son bulması ise!

Globalleşme şimdiye kadar, sermayenin elinde ve onun lehine gelişen bir sistem olarak çalışmaktadır.

Soğuk savaşların galipleri ki,  uyduların olmadığı, ulaşımın ancak parasal gücü olanların elinde olduğu dönemlerde,  ekonomik gücü elinde tutmuş olanlar, birdenbire kendilerini güçsüz ve çaresizlik içinde görmüşlerdir. Bunun için bu eski güçlülerin bir şeyler üretmesi gerekmekteydi. Yeni ütopyalar uygulamaya geçirilmeliydi. Kaçınılmaz gelişmede yine etkin olabilmek için yarattıkları soğuk savaşların yerine başka bir ilişki ,bir sistem koymaları zorunlu idi , yeni savaşın adı niye Ekonomik İşbirliği olmasındı! Pazar olacak ülkeleri seçmek ,onları incelemek, kendilerine yardımcı olacak güçleri bilinçli veya bilinçsiz olarak gütmek programın bir  diğer parçasıydı.

Asya Ülkelerine bir göz atalım, ekonomik yardım ne yapmıştı? İşsizlik ve açlığın eşiğindeki Asya ülkelerinde ucuz maliyet ile yaratılmış ekonomik canlılık orada yükselen ekonomik bir güç oluşturmuştu, aynı zamanda ,arkasında kimin olduğu bilinmeyen finans sektörünün inanılmaz yükselişi ve  bunun karşısında sanayileşmiş olmasına ve ileri teknolojisine rağmen batı ülkelerinin zayıflaması yeni sistemleri gerektirmiş,ve Asya kaplanları olarak bilinen Devletlerdeki bu ani yükseliş, onların düşüşünü hazırlamıştır.

Ekonomik işbirliği bir yana bırakılmış onların kalkınması haysiyetli bir yaşam sürmeleri fakirliğin ezilmişliğin sona ermesi senaryoları birdenbire yok olmuş ve Asya Kaplanları, globalleşme çağının  ilk global finansal krizin öncüleri olarak  iflas etmişlerdir[12] veya ettirilmişlerdir. Her şey domino taşı gibi düşmüştür. İşçiler sokağa bırakılmıştır. Ancak bir süre sonra hammadde fiyatlarda meydana gelen artışlar nedeniyle ekonomik açıdan gelişmiş olan ülkelerin teknisyenleri globalleşme sisteminde Asya ülkelerinin gerekli olduklarını görerek, çarklarının işletilmesine karar verilerek  uygulamaya başlanmıştır.

Bu globalleşmenin ne getirip ne götürdüğünün ilk gerçekleşmiş  örneğidir.

C) SOĞUK SAVAŞ  VE GLOBALLEŞME KARŞILAŞTIRMASI [13]

Globalleşme, soğuk savaşın yapısından farklı olarak  çok daha karmaşık nitelikte karşımıza çıkmıştır. Globalleşme ulusal sınırları aşmış ve uluslararası sınırlarda hakimiyetini sürdürme niteliğini kazanmıştır.

Soğuk savaş sadece bu savaşla karşı karşıya bulunan ülkelerin sorunu iken, globalleşmede fertler bile mensup oldukları ülkeleri ve devletleri sebebiyle bu sistemin içine girmektedirler.

Soğuk savaşta dostlar ve düşmanlar vardır. Komünizm ve kapitalizm fikirlerinin çarpışması soğuk savaşın ortaya çıkmasını hızlandırmış ve dünyayı kamplara bölmüştü. Komünist kamplar, batı kampı , tarafsızlar bloğu olmak üzere fertler devletlerinin hangi kampta olduğuna göre bir tarafın içinde bulunmaktaydı.

Soğuk savaşın teknolojisi olarak şimdi nasıl yok edileceği  ve tehlikelerinin bertaraf edilmesi mutlak gerekli olan nükleer silahlar vardı. Nükleer silahları yapmak satmak muhafaza etmek soğuk savaşın tekniği  ve gücü idi.

Endüstriyel gelişme yine amaçtı ancak bu büyümede gücü elinde tutanlar, nükleer silahı üreten ve satanlar büyüyordu. Soğuk savaş her şeyi hal edememiş olmakla beraber bir çok konuya yön vererek, endüstriyel yapılanmayı hızlandırmış ve teknolojik gelişmenin bugünkü boyutlara gelmesinin nedeni olmuştur.

Soğuk savaşta sorulan soru hangi tarafta olunduğudur. Oysa globalleşmede ne ölçüde herkesle ilişki içinde olunduğu ve modeminizin ne kadar hızlı olduğu sorusu sorulmaktadır. Soğuk savaşta misillemenin ağırlığı konuşulur oysa küreselleşmede alım satım anlaşması en önemli ilişkidir.[14]

Globalleşmede denge unsuru çok önemlidir.Bu denge ulus devlet ile global Pazar arasındadır.  Bu global pazarda milyonlarca yatırımcı, parasını sermayesini dünyadaki bilgisayar tuşu ile gezdirebilmektedir. [15]Bu işlemlerin ülkeler üzerinde çok büyük etkisi bulunmaktadır. Hükümetlerin düşmesine varacak boyutta etkindirler. Bombalar ile ülkelerin yıkılması devri kapanmıştır. Para piyasalarına indirilen bombalar ile ülkelerin istikrarına son vermek zayıflatmak  ve yok etmek mümkündür.[16]

Bu nedenle, globalleşen dünyada  dostlar ve düşmanlar artık aynı kulvarda  birlikte yarışmacı haline gelmiştir. Hep birlikte ipi göğüslemek için koşulmaktadır.Kim ipi göğüslerse ödül  onun olacaktır. Ancak öyle bir yarış ki hiç bir zaman bitmesi mümkün değildir. Sonsuz yarışta yarış sırasında kazanmakta olanlar ile kaybetmekte olanlar belirlenebilmektedir.

Globalleşme uluslararası bir sistem olarak soğuk savaşın tam tersi  ve kendine özgü kuralları olan ,bölünmüş dünyada, korku ve fırsatların olduğu bir alanda bir birlik inşa etmek isteyen, uluslar üstü bir sistem olarak dünya meselesidir.[17]

Globalleşme ile mutlu huzurlu sevgi dolu ve bir işi olan ailesini geçindirebilen, kimseye muhtaç olmayan saygınlığı olan insan şeref ve haysiyetine uygun yaşayabilen bir insan olmak için, maddi ve manevi çıkarların sağlanabildiği ortamlar yaratılabiliyor mu ? Bu ütopya hayata geçirilebilir mi?

Bunları açıklamadan önce biraz gerilere gidelim ve ÜTOPYA kavramından hareketle onun anlamını ve sosyal ütopistlerin toplumu nasıl hayal ettiklerini ve bugünkü globalleşme mimarları ile benzerlikleri var mı yok mu biraz inceleyelim.

D) UTOPYA KAVRAMI VE UTOPİST AMAÇLAR

Kavram olarak Utopyanın[18] U harfi Latincede olumsuzluk halini yokluğu  açıklamaktadır..  Topos ise  mekan ,yer belirlemek için kullanılır.  İkisi birlikte Utopus = hiçbir yerde olmayanı açıklamak için kullanılmıştır. Latin kökenli dillerde U OU- EU olarak kullanılarak çeşitli şekillerde kullanılmış ve Eutopia, iyi yer güzel yeri Utopia ise , hayal edilip gerçekleşmesi istenen yer şeklinde felsefe ve edebiyat alanında kullanılmaktadır. Bu kavram ile sosyal açıdan  açıklanmak istenen şunlardır:

Tarih boyunca insanlar, yaşadıkları devirlerde, savaşların, açlığın, eşitsizliğin, ahlak çöküntüsünün büyük boyutlarda olduğu toplumlarda yaşamak zorunda kalmışlardır.Özgürlük ve mutluluk hayali ile insanlar ömürlerini tüketmişlerdir.  İnsan haysiyet ve onuruna yaraşmayan nitelikteki yaşam, kölelik, iş ilişkilerindeki  belirsizlik, işçinin sömürülmesi emeğin sermaye karşısında değerinin olmaması, sınıf farklılıkları, nedeniyle düşünürlerin ve edebiyatçıların ideal bir toplum yaratma arzusu ,en iyi bir devlet sistemini bulma gayretleri sayfaları ,kütüphaneleri doldurmuştur.İyiyi güzeli doğruluğu gerçeği arayan bir çok düşünür kendi hayallerinin ve akıllarının elverdiği ölçüde  bir çok sistem önermişlerdir.

Amaç, özlem ve hep hayal edilen ; ideal bir yönetim biçimi içinde mutlu, özgür, maddi ve manevi hak ve yararları sağlanmış bireylerin olduğu bir toplumdur.

Şimdi de vaat edilen bu değil mi?

UTOPYA kavramı ile  olumlu[19] ütopistler özlemlerini ve  düşündükleri hayal ettikleri bir yeri, bir topluluğu, bir ülkeyi anlatmak istemişlerdir.

Örnek vermek gerekirse Platon’un Devlet adlı yapıtında anlatmak istediği bir ideal devlet vardır. Kendisine göre toplumun nasıl olması gerektiğini anlatır. Devleti yönetenlerin aile kurumundan uzak olmaları ve  yargıç ve asker olmaları gerektiğini hayal etmiştir. İdeal toplumu aileyi ve devlet yönetimini olumlu olacağı inancı ile biçimlendirmiştir. Ancak hiç bir zaman evrensellikten bahsetmemiş kapalı bir toplum etrafı çevrili mekanları hayal etmiştir., Utopia adlı yapıtın yazarı Thomas More , Utopia adlı bir ada hayal etmiş aileyi bu adada yetiştirmeyi amaçlamış, tek eşliliği hayal etmiş sınıf farkı gözetmemiş, üretim ve tüketim ekonomisini düzenlemiş özel mülkiyeti yasaklamış tarımın önemi üzerinde durmuş ancak tüm bunların gerçekleşmesini bir adada hayal etmiştir.           Diğer bir düşünür Campanella ise yine nasıl  ideal bir toplum olması gerektiği üzerinde düşünen ve ömrünü hapishanelerde geçirmiş, toplumcu görüşten ve devrimci ilkelerden yola çıkarak,  Güneş Ülkesi hayal etmiştir. Onun utopyasına göre, halkın mutluluğu için tüm malların ortak olması yanında lüks tüketim de gereklidir. Devletin güçlü olması ekonomiye bağlıdır, bu nedenle üretim çok önemlidir. Çocuklar toplumda önemli yeri işgal eder, ve ona göre  toplumun malıdırlar. Anne ve babalarını tanımamaları gerektiğini ,hayal etmiş ve savunmuştur.

Karl Marks da ideal devleti ve ekonomik sistemi hayal etmiş kurallar koymuş ve olumlu olacağına inandığı ütopyalarını sergilemiştir. Bu örnekler olumlu utopyolar olarak hayallerin sergilenmesidir.

Özellikle 1700 lerden itibaren düşünürler,[20] yaşadıkları toplumdaki eksiklik ve yanlışları dile getirmek üzere ve reform olarak hayal ettikleri yenilikleri model olarak sunmaya çalışmışlardır.Bu eleştiriler dinsel nitelikli olmaktan , vaaz vermeye, vergi reformuna ,krallık, eyalet, devlet yönetimine, sağlık, askerlik gibi konulara varan bir yelpazede açıklanmaya çalışılmıştır. Hep insanlar için özgürlük, sağlıklı ve mutlu bir yaşam hayali ile  iyi bir dünya hedeflenmiştir.

Sosyal utopistler, ideal bir toplumun, ideal bir yönetimin ve insanların mutlu olduğu, eşitlikçi bir refah düzeyinin bulunacağı yerleri hayal etmişlerdir.

Hayal edilen nedir?

Özellikle sosyal ütopyacılar, suçun olmadığı, ayaklanma olmadığı, savaş açlık, salgınların, hastalıkların olmadığı, zorbaların bulunmadığı, yoksulluk ve zenginliğin ,gösteriş ve kendini beğenmişliğin, düzenbazlık ve hırsızlığın, olmadığı. bir toplum hayali içindedirler.

Bu toplumda insanlar birbirlerini sevmektedir.Zengin fakir ayırımı olmadığı inanların eşit çalıştığı başka deyişle fakirlerin çok zenginlerin hiç veya az çalıştığı bir toplum düzeni yoktur. İnsan sevgisi tüm tutkuların üzerindedir. Beden ve ruh sağlığı tehlike altında değildir. Herkes kendine uygun ve istediği işlerde çalışmaktadır. Hiç kimse kendi gücünü aşan işlerde çalışmak zorunda kalarak mutsuz olmamaktadır. Her şeyde aşırılıktan kaçınılmaktadır.

Bu bağlamda ideal Devlet sistemi oluşturmak istenmiş ve nasıl bir sistem olursa insanların mutlu olabileceği hayal edilmiştir. Tüm istenen dostluğun pekiştirilmesi olup, insanlar arasında toplum yararının her şeyin üzerinde olması amaçtır.  Bireysel menfaatlere üstünlük tanıma gereğinin olmadığı bir sistem bulma arayışı sürüp gelmiştir.

Utopistler, devlet sisteminin oluşmasında öyle kurallar koymak  istemektedirler ki, gerek dini otoritelerin ve gerekse zenginlerin toplumda malların , paranın birikmesinde ,toplum yararına hareket etmeyerek, kötülük kaynağı olmalarını önleyecek kuralları düşünmüşlerdir. Hilelerin, para dalaverelerinin, bencilliklerin, düşmanlıkların olmadığı, şeref ve haysiyetin hakim bulunduğu, vicdanların rahat olduğu bir sistemi aramışlardır. Bunun için herkesin kendi gücü ve kabiliyetinin de inkar edilemeyeceği ,hiç kimsenin bir diğerinin hakkını yemeyeceği bir toplum hayal edilmiştir.

Herkesin kendi yeteneği, becerisi bilgisi, görgüsüne göre başarı sıralaması yapılır. Hiç kimse eş dost hatırı ile özellikle Devlet yönetimine getirilemez.Herkes kendine uygun görevi alır. Kardeş akraba,eş gibi faktörler bu düzende bir yerlere gelebilmek için kullanılamaz.

Olumlu utopistlerin bir çok görüş ve hayali yönetim sistemlerinin, ekonominin temeli teşkil etmiştir.

Ütopyaların insanların hepsi düşünülerek tüm toplum için mutluluk getirdiğini iddia etmek yanlış olur.Ütopistler hep belirli bir zümreyi belirli bir toplumu ve sayıları da belirlenmiş topluluklarda mutlu ,refah içinde rahat bireyler hayal etmişlerdir. Ayrıca her insanın dünyaya bakış açısı ve yaşamdan beklentileri de ,inançlarına , kültürüne, bilgisine eğitimine ve bilinçlenmesine bağlı olarak farklı olacağından ütopistlerin hayalleri tüm insanlığı kapsayacak nitelikte katiyen olamaz. Burada ütopistlerin ütopyalarını ve neden hayata geçirilme olasılıklarının olamadığını felsefik boyutta incelemeyeceğiz. Ancak her hayal edilenler doğrular olarak kabul olunamaz. Utopyaların bir kısmı  gerçekleşmiş olsa dahi utopyalar  sadece belirli kişilerin mutluluğuna hizmet etmiştir.

Ancak burada açıklanması gereken hususu şu dur ki, ütopistlerin ortaya koymuş oldukları sistem ne olursa olsun bunlar ,toplumdaki bireylerin kendi düşünceleri ve arzuları değil ancak hazırlanmış paketlenmiş programlardır.  MÖ. de, MS. da hayatiyete geçirilmek istenen sistemler hazır program içinde sunulmaktadır.

Bir yanda  toplumu yönetmek isteyenler ve gücün ellerinde olmasını isteyenler ve yaşadıkları toplumu şekillendirmeye çalışanlar  ile diğer yanda

kendilerine sunulmuş kuralları uygulayan ve bu çarkın içinde nedenini niçin’ ini  sorgulamadan uzun vadede ne getirip ne götüreceğini düşünmeden yaşayanlar bulunmaktadır.

Toplumu sarsan ,zarar veren uygulamalara öncülük eden karanlık çağın felsefeleri ile, siyasi bedeli pahalı olan bir takım cehalet ve kaba kuvvet gösterilerine dayanan ve sınıf farklılaşmasını körükleyen çıkar ilişkisine dayalı sistemler, kendi sistemlerinin kuralları ile yıkılmaya mahkumdurlar.

Bugün sergilenmekte olan globalleşme adı altındaki uygulama da belirli uluslara hizmet ettiği sürece evrensel olarak nitelendirilemez. Vaat edilen ve hayal ettirilen mutluluğun sağlanması Utopyadır.[21]

III       ) GLOBALLEŞMENİN HEDEFİ VE SAVUNUCULARI.

Türkiye açısından ele alındığında dostlarımız ve düşmanlarımız Türkiye’nin yeni bir kimliğe bürünmesini istemekte ve tavsiyelerde bulunmaktadırlar.

Bu nedenle Türkiye ağır eleştirilere muhatap edilmektedir. Özellikle çalışma ilişkisini düzenleyen yasalar açısından Hükümetin bir dizi önlem alması mevcut yasalardaki hükümlerin globalleşme hızına uyamayacağı, ilerlemenin mümkün olamayacağı, hızlı hareket edilmezse sistemin içinde yer alınamayacağı eleştirileri, Devletin , Hükümetin kafasını son derece karıştırmış bulunmaktadır.

Bu yeni kimliğin, ekonomik açıdan güçlü olmamızı sağlayacağı, Dünya Pazarında yer almak için gerekli olduğu güzel bir paket içinde sunulmakta ve ispat edilmeye çalışılmaktadır. Dostlarımız ve eski düşmanlarımız rekabet piyasasında Türkiye’nin söz sahibi olması için, ne gibi ve hangi mevzuat içinde  önlem alınması konusunda   kararlarını  peşinen vermişlerdir.

Güçlü Devletler ne istemektedirler. Döviz mal ,sermaye piyasalarının serbestleşmesi, haberleşmenin en son teknoloji ile donatılması,özgür basın, başka deyişle her istediğini yazabilen bir basın ve toplumda sürekli yenilikleri ülkelerine  alma bilincinin yerleşmesi ve ekonomik gelişmiş ülkeler üretiminin, yoksul ve gelişmekte olan ülkelerde  pazarlama olanaklarının yaratılması.

Ekonomik açıdan gelişmemiş ve ücretlerin düşük olduğu ülkelerde tüketim sektörü yoktur veya azdır. Bunların kalkındırılması gerekir. O halde bu ülkelere yatırım yapılması kredi verilmesi konusu gündeme gelmektedir. Bunların şartları vardır. Yabancı sermayenin rahat dolaşması ve geri gitmesi için hiç bir engel olmayacaktır. Cebine para giren halkın parasını cebinden almanın ince yolları nasıl bulunacaktır?

İşin perde arkası bu olan globalleşme, çağa damgası vurulan teknolojik gelişmenin toplumlar tarafından benimsenmesine de sebep olmuştur.

Toplum teknoloji ile tanışmakla uluslar birbirlerine açılmışlardır. Fertler birbirleriyle internet vasıtası ile görüşerek kültür alış verişinde bulunabilmekte , dostluklar pekişmektedir. Hatta internet iş piyasasında iş bulma imkanını da yaratmaktadır. Haberleşme ile ülke sınırları açılmıştır. Birbirlerinin ülkesine vize nedeniyle rahat gidemeyen ulus fertleri internetle bu ülkeleri dolaşabilmekte ve dünyada teknolojinin getirdiği her türlü yeniliği izleyebilmekte ve öğrenebilmektedirler.

Görünüşte gerçekten bu gelişmeler çok önemlidir.Dünya devleti olmak için gereklidir.

Ancak adı globalleşme olan bu yeni oyunun bir bedeli var mıdır?

GLOBALLEŞME ULUSLAR İÇİN YENİ BİR TEHLİKE MİDİR? Globalleşmeyi kimler istemektedir? Neden istemekte ve savunmaktadır? Amaç nedir? Neden anonimleşme, neden taransnasyonelleşme, neden homojen pazar gücü ? Bu sistemin mimarları kimdir? Hedef nedir?  .

Yeni oyun Globalleşme ekonomik ve teknolojik açıdan gelişmiş ülkelerin hedefidir.Globalleşmenin mimarları ulusların yıkılmasını ,ulus bilincinin yok olmasını istemektedirler [22]ve bunu da  bir hak olarak görmektedirler. Globalleşmenin karşısında hep zayıf devlet aranır. Öyle ki görevleri aza indirilmiş etkinliği ve özellikle ekonomik hayatta söz sahibi olmayan bir devlet en ideal devlettir.

Ulus zihniyetinin tamamen çökmüş olması aranır. Toplumda ulus bilincinin olmaması ve kültürü ile bağımlı bulunmaması esastır. Din bir çok kere ferdin ulus bilincinden koparılması ve  tek başına bırakmak için yöntem  olarak kullanılır.

İnsan sürüsünü yönlendirme görevini üstlendiklerini zanneden mimarlar, gerek ekonomik bakımdan ve gerekse yönetim zafiyeti açısından çökme durumunda olan ülkeleri , yönetme yetkisini ellerine aldıkları ve iyileştirme programını uyguladıklarında bunların her açıdan şeffaf olmasını ve kendilerine rapor vermesini ,her zaman her  konumda diledikleri şekilde bilgi alma haklarının bulunduğunu hissettirmektedirler. Globalleşme mimarları, paket program uyguladıkları ülkelerin yetkililerinin  her istenileni yapabilecek bir zafiyet içinde bulunduklarını dahi söylemekten çekinmemektedirler.[23]

Bu sistem güçsüzleşmeyi beraber mi getiriyor? Küçük, zayıf toplumlar yeni teknolojiden yararlanamayanlar zorlanmakta mıdır? Bu kültür ve kimlik yıpranmasının sebebi mi olacaktır? [24]

Kültür erimesi aslında sadece globalleşme ile ortaya çıkmış bir sorun değildir. Kültürlerin başka kültürler içinde erimesi onlarla karışması sanki kendi kültürleri imiş gibi toplumda kabul edilerek uygulanması tarih boyunca gerçekleşmiştir. Yabancı kültürün nasıl bir diğer kültür içinde eridiği ve sindirildiği anlaşılamadan kültür değişimi gerçekleşebilmektedir.

Globalleşme teknik ve ekonomik sosyal entegrasyon olarak, zayıf ekonomileri, güçsüz kimlikleri ve kültürleri olan toplumları deformasyona uğratacaktır. Eurobond, eurobürokrat, eurodollar, europarlemento, gibi tanımlarla yeni kimlikler ortaya çıkmaktadır,  globalleşme başka alanlara da kayıp kültür ve kimlik yitirilmesine sebebiyet verecek midir?[25]

Burada başka  bir tehlike daha ortaya çıkmaktadır?

Globalleşme ekonomileri güçlü ülkeler yaratmakla kalmayacak,  başka deyişle , eko güçlü bireylerin de varlığına sebebiyet vermeyecek midir? Süper güçlü bireyler devletler üstü olamazlar mı? Globalleşmeye kızıp kendi çıkarları doğrultusunda insanlığa zarar veremezler mi?  Kim bunlara engel olacaktır. Soğuk harb sıcak harbe dönüşürse fert ve ulus devletlerin taraf olduğu bir ortam oluşursa bunun çözümleri getirilmiş midir?

Örneğin Afganistan’da yaşayan Osama bin Laden gibi , veya bilgisayar bozucuları gibi, Website hırsızları[26] gibi topluma zarar verenler için ne  gibi önlemler alınmıştır?

Bunlar ekonomistlerin, hukukçuların eğitimcilerin tarihçilerin sosyologların, ve daha nice bilimcilerin araştırması gereken konulardır.

Herşeye rağmen açıklamak gerekir ki, Globalleşme üçüncü dünyanın kaçınılmaz sonucudur. Ancak globalleşme  insana değer verildiği ölçüde  var olacaktır.

Globalleşmenin  birlikte getirdiği sorunlara ilişkin çözüm taşları yerine konulmadıkça sistemin başarılı işlemesine imkan yoktur.

IV       ) ATATÜRK İLKELERİ AÇISINDAN GLOBALLEŞME[27]

Atatürk Türkiye Cumhuriyeti Devletini kurarken ilkeli ve sürekli bir sistemin yaratıcısı da olmuştur. Türkiye Cumhuriyetinin ilelebet payidar olacağını söylemekle nesillere bir mesaj vermiştir.Bu mesaj kurduğu devletin temel ilkelerinde yatmaktadır. Bu ilkeleri meydana getiren temel taşlarının yerinden oynatılmaması ve fakat medeniyet alanında çağın gerisinde kalmamak  da benimsetilmiştir.

Mustafa Kemal Atatürk, 10 yıl Söylevinde,[28] Sömürgecilik ve elkoyuculuk yeryüzünden yok olacak ve yerine uluslar arasında hiçbir renk ,din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir uyum ve işbirliği çağı egemen olacaktır. Demiştir.

Bu açıklaması ile Mustafa Kemal Atatürk, gelecek yıllarda uluslar arasında bir işbirliği olacağını, renk din dil ırk farkı gözetilmeyeceğini ve bir uyum çağı geleceğini belirtmiştir. Bu beklenen işbirliği gerçekte insanlara mutluluk getirecek bir birlikteliktir. Belirli ülke vatandaşları için birliktelik değil tüm insanlar için düşünülmüş bir işbirliği olarak mesaj verilmişti. Bu mesaj, globalleşme çağı olarak tanımlanan bu dönemde nasıl yorumlanmalıdır? O devrimini gerçekleştirirken emperyalizmin sömüremeyeceği bir devleti düşünmüştür.Bunun için de  ulus devletin süreklilik için kaçınılmaz olduğunu bilerek insana değer verilen ve  “insanını ucuz emek olarak gören bir görüşle “[29]sistemini kurmamıştır.

Unutmamak gerekir ki globalleşme demek devletin ekonomiden elini çekmesi demektir. Devlet küçülmek sureti ile ekonomide serbestliğin önünü açılacaktır.Ulusal sınırların yok olacağı ve insanların eşit olacağı düşüncesi ile ulus bilincinin yok edilmesi fikri ile Atatürk’ün prensipleri bağdaşmamaktadır.

Türkiye’de ulus fikri Mustafa Kemal ile oluşmuştur. Türk toplumunun ümmet olarak yaşama olgusundan çıkarılarak vatandaş olarak yaşamasını mümkün kılan bu ideal ile bugünlere gelinmiştir. İleri bir toplum olmak  için ulus olarak yaşamak gerektiğini her zaman açıklamıştır.Özgürlük ve bağımsızlık için savaş vermeyi bilmeyen ulusların yaşama hakkı olmadığını söyleyen[30] ATATÜRK, birliğin ulusal devlet ile kazanılmış olduğunu insanların kimlik bilincine varmaları ile bir geleceğe sahip olunacağını ve BEN TÜRKÜM diyebilmenin önemini bilmiş ve sistemini ona göre kurmuştur. Atatürk’ün ulusculuğu birleştirici olup bağnaz değildir. Ulusal bir politika gütmenin bir ülkenin varlığının koruması [31] için kaçınılmaz olduğunu vurgular. Uluslararası politikada yabancı devletlerin bir ülkenin iç örgütü ile ilgilendiğini, başka başka ve birbirleriyle bağdaşmayan toplulukları tek sınır içine almanın ,iç örgütü çürük yapacağını, güçlü bir yapı için sağlam bir düzen içinde özgür olarak insanların  yaşamasını istemiştir. Bu sistem içinde oluşturulmuş Atatürk Türkiye’sinin, dünya ekonomisinin uluslararası banka ve global bir tekelin gölgesi altında yaşamını sürdürebilmesi nasıl mümkün olabilir ?

Dünya ekonomisi uluslararası finans kuruluşlarının elinde  yapılandırılmakta olup, hedef ulusal ekonominin imha edilerek yeniden yapılandırılması ve global bir ekonomik sistem içinde ülkelerin sürüyü yöneten tarafından kredi alma sistemi içinde denetlenerek belirlenen yola sokulması ve sürekli borçlanmanın arttırılarak iyice borç batağına batırılmasıdır. Kredi alan ülke talep olunan reformları  yerine getirmek için faaliyet göstermektedir. Kredi veren  kredi alan ülkenin tüm bakanlıklarında yapılan reformları denetlemektedir. [32]

Globalleşme mimarları dünya platformunda düzenledikleri yarışta yarışacak yarışmacıları belirleyerek kendi çıkarları doğrultusunda ütopyalarının gerçekleşmesi için, önce kredi vermekte, kredi verdikleri uluslardan istikrarlı bir yönetim istemekte, bütçe disiplinini öngörmekte ve bütçe açıklarının küçük tutulmasını istemektedirler ki,  hedeflerindeki bu ilk aşamada önerilen hususlar özlenen bir toplum düzenidir.  Ancak ikinci aşama ulusal paranın ortadan kaldırılmasıdır. Para değerinde ani düşmeler ,temel maddelerin fiyatlarındaki ani artışlar , kamu personelinin işten çıkarılması sonucunu doğuran , işsizliği beraberinde getiren makro ekonomik  felaket, ulusun devlete karşı güvensizliğinin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bundan sonra serbest bir yapısal değişim içinde Merkez Bankasının ele geçirilmesi, ülkenin finansmanının istikrarsız hale getirilmesi, devlet yatırımlarının çökertilmesi,fiyatlarda serbesti, özelleştirme, bankacılıkta kuralsızlık, gibi bir çok sorun ülkenin sömürülmesi düzeninin yerleşmesine neden teşkil etmektedir.Bunlar Atatürk’ün kurduğu Türkiye’sinin sistemi ile bağdaşmamaktadır. Ancak Atatürk de bir birliği ve beraberliği ulusların birlikteliğini savunmuştur. Anca globalleşmedeki birliktelikte ulusal birliktelik yok edilmemektedir. Atatürk Türkiye’sinin kuralları ise globalleşme mimarları için engel teşkil etmektedir.

Özellikle engel teşkil eden unsurların yok edilmesi gerekmektedir.  Ülkenin açık ve ucuz  pazar haline getirilerek tüketim toplumu olmasını sağlamak amaçtır. Yabancı sermayenin dolaşımının garantili bir sistem içinde yapılandırılması ve geliş ve gidişinin serbest olması ve sermaye gelen ülkenin ekonomisini ve politikasını denetlemek veya idare etmek  bu sistemin kaçınılmazı sonucudur. Reçete vermek sistemi üzerine kurulmuş prosedürün Atatürkçü düşünce ile uyuşması mümkün değildir.Atatürkçü düşünce sistemi içinde bir ulusun gelişmesi ve serpilmesi için kendi  kültürel ,tarihsel ve toplumsal birikim doğrultusunda  kalkınması gerekmektedir.[33] Bir ulusa yabancı sistem içinde gelişmesi için program yapmak , o ulusun gelişmesini mümkün kılmaz. Atatürk bu ülkede ulusa ve bireye yönelik modeli ile insana değer veren bir sistem gelişmesine çalışmıştır.

Kalkınma planı ulusa ,halka ,ulusun, halkın çabasına , ülkenin birikimine dayanmaktadır. Bu işi başarmada ülke insanına güvenir , onu onurlandırır.[34] Globalleşme zenginin daha zengin olacağı, işsizin iş bulma şansının hiç olmayacağı, çalışanların ise mevcut işlerini muhafaza etmek için daha fazla gayret sarf edecekleri, bir tünele girilmektedir. Serbest piyasa ekonomisi tüm değerleri tehdit   etmektedir. Globalleşmenin

Ütopya olarak iyi yanları gözlemlenmektedir. Ancak  açıklamak gerekir ki, en iyi yönetim sistemi olan demokrasi insanların vazgeçmemesi gereken bir sistem olarak fertlerin mutluluğunun sağlayabilmektedir. Demokrasinin kurallarından ödün vermemek asıldır.

Güçlü bir kamu sektörün varlığı ekonominin dengelenmesinde önemli bir unsurdur.Güçlü devlet ,güçlü kamu sektörünün varlığını gerektirir. Bu modası geçmiş bir bir uygulama olarak algılanmamalıdır. Devletin küçültülmesi ile bir ülkenin büyümesi mümkün değildir.[35]

Rekabete önem veren globalleşmede karlar arttırılmakta ancak insana değer verilmemektedir.Devletin görevi sosyal adaleti sağlamak ve insanlığa hizmet olduğuna göre, [36]görevlerini ihmal etmemesi asıldır. Globalleşme sistemi içinde devletin görevleri ona unutturulmaktadır.

Globalleşme mimarları güçlü hükümetlere karşı olup, özel çıkarların kamu çıkarlarından daha önemli olduğunu görüşündedir.Hükümetlerin içite ve dışta kontrol güçlerinin azaltılması hedeflerin başındadır. Bu işlemler yapılırken piyasa ekonomisi ,demokrasi sözcüklerinin kullanılması suretiyle yapılmaktadır.[37] Sermayesini dolaştıran hür girişimciliğin mimarları her şeyi serbestlik adına yapmaktadırlar ve bu serbestiyi de ancak kurallardan arınmakla gerçekleştirebileceklerini bildiklerinden nüfuz ettikleri ve kendileri için iyi Pazar olarak gördükleri ülkelerin kurallarını iyileştirme adı altında serbestleştirme yoluna giderek kuralsızlığı kural haline getirme yöntemlerini, bilinçli veya bilinçsiz olarak niteleyebileceğimiz  kimi liberal ekonomistleri ve emperyalizm karşısında olan kimi insan hakkı savunucularını etkilemek ve gerçekleri çok iyi kamufle ederek utopyalarını beyinlere yerleştirmek için çalışmaktadırlar.

Bunlar Atatürk düşüncesine ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ilelebet payidar olacaktır sloganına aykırıdır.

Ancak globalleşmenin bir çok olumlu yanlarının olduğu da kaçınılmazdır. Dost ve  düşmanın birlikte yarıştığı bu yarışta önde olabilmek  ve sömürülmemek için bir takım kurallar vardır. Bu kuralları uygulayarak reçetelere kendini kaptırmadan alınacak önlem ve kararlarla yarışta her zaman önce koşmak mümkün olabilir. Ferdin ülkesini yönetenin kendi devleti olmasından daha büyük mutluluk olamaz, dünyayı uluslarüstü şirketlerin ve bankaların yönettiği bir uygulama fertleri ne kadar mutlu edebilir ki.

V         ) GLOBALLEŞME VE ÇALIŞMA İLİŞKİSİ

Tanımını ve amacının açıklamaya çalıştığımız globalleşme ile güdülen siyasada en önemli engel ülkelerin çalışma ilişkilerini düzenleyen mevzuatın ekonomik entegrasyonda istenen sonuçların elde edilmesini sağlayamamasıdır. Rekabet ve refahın arttırılması amacına erişmede sömürgecilik içgüdüsünün kamufle edilerek mutlu varlıklı eşitlikçi, özgür çalışma hayatı sunmayı vaat eden zihniyet, çalışma ilişkisi bakımından yeni yapılanmayı istemektedir.

Böylece Çalışma Hukuku dinamikliğini sürdürmeye devam edecektir. Yeni yapılanmaların  ulusal Devlet ve topluma zarar vermeden işlemesi için ve yararlı sonuçlar elde edilmesine yönelik hükümlerin getirilmesi için çalışmalar yapılmak durumundadır.

Globalleşmenin kendine özgü kuralları bulunmaktadır. Ekonomik rekabetin sağlanmasında hiç bir engele tahammülü yoktur. Şeffaflık en önemli aracıdır. Bu nedenle İş Hayatını yönlendiren kuralların kendi sistemi ile çatışmaması asıldır. Bunun için özellikle köhnemiş sistemlere karşıdır. Katı kurallara karşıdır. Esnek bir çalışma hayatını, gerçek anlamı ile çalışmanın her türlü şarta bürünebileceği bir sistemi gerekli görür.

Globalleşmenin mimarları her değişen dalgaya göre yeni bir uygulama yeni bir sistem geliştirme içinde olduklarından sürekli gelişen teknolojiye uygun çalışma biçimlerinin yerleştirilmesini önerirler. Çünkü amaç, dünyayı dolaşan sermayenin güvenliliği ve  rekabet kulvarında en hızlı koşabilmenin imkanlarının yaratılmasıdır.

Ancak çalışma hayatında globalleşme sisteminin yürümesi için  engebelerden birisi de , Dünyadaki ekonomik kriz insanları iş bulmak ümidiyle göçe zorlamasıdır. Bu göçler ulus içinde olduğu gibi uluslararası boyutta da  yapılmaktadır. İşsizlik düşük ücretle çalışma zorunluluğu, mavi ve beyaz yakalı işçiler bakımından taleplerde değişkenlik, bilgi, enformasyon, üretim ve yönetim tekniklerindeki inanılmaz değişiklikler, işçi için iş bulmayı imkansız hale getirmektedir.Çalışanlar iş bulma amacı ile sermayenin dolaşım hızına hiç de eşit olmayan bir tempo içinde dolaşma azmindedirler.

Belirtmek gerekir ki; özellikle  kırsal kesim yaşayanları işsizlik , eğitim imkanlarının ,sağlık hizmetlerinin olmayışından dolayı büyük şehirlere uzun bir süreden beri göç etmekteydiler. Vasıfsız insan göçü haberleşme teknolojisine , TV, ve diğer telekominikasyon ve ulaşım araçlarının gelişmesine paralel olarak  daha da artmıştır. Böylece köylerde ki tarımsal yaşama  modeli , metropollerin varoşlarına taşınmıştır. Kırsal kesim bireyleri  yöresel  yiyeceklerini, mallarını  yaşamak için önce bir gösteri hüviyetinde yaşadıkları yerlerde sergileyerek satmaya başlamışlar  ve daha sonra da sıra dışı çarpık nitelikte ticaret yapmaya başlamışlardır. Daha sonra bu taşıdıkları kültür çevre ile karışarak yabancılığını gidermiştir. İş arayan ve bulmak için her  yolu deneyen kırsal kesim bireyleri ucuz emek arzı ile kanuna aykırı biçimde iş bularak çalışmalarını sürdürmüşler, ve çalışma ilişkisinin tüm kurallarını vasıflı işçiler aleyhine bozmuşlardır. Varoşların yeni sakinleri  ucuz işçilik taliplisi olarak iş piyasasına girmişlerdir. Çalışma hayatının düzeni ve büyük mücadelelerle elde edilmek istenen haklar  alt üst edilmiştir. Bu kural tanımazlar Yasa hükümlerini işlemez hale gerek, işveren kimliğinde ve gerekse işçi kimliğinde olmak üzere getirmişlerdir.  Türkiye’ de bu tür çalışmalara politik nedenlerle göz yumulmuştur. Böylece vasıfsız işçi kervanı çığ gibi büyüdüğü gibi, hiç bir temele dayanmaksızın kurulmuş küçük işletmeler de hangi konu ile iştigal ederlerse etsinler, rekabet piyasasında yer almaya ne yapısal ve nede üretim teknikleri ve ne de hukuki nedenlerle girmeye hak sahibi değillerdir. Ancak bunlar globalleşmenin getirdiği esnekleşme prosedürü açısından bir kambur teşkil edeceklerdir. Yok olmaya mahkumdurlar.

Globalleşme tamamen vasıflı işçinin ve vasıflı işin, organize işin ileri teknolojinin ürünü işin yapılacağı ve aranacağı bir sistemdir . Üçüncü dalga dönemi olarak artık tamamen bilgiye dayalı çalışma geçerlidir. Buna uyamayan veya uymamakta direnen hiç bir işletmenin yaşama şansı olmayacaktır.

Vasıfsız, bilgisiz, kültür deformasyonuna uğramış, eğitimsiz ve yaşam koşulları yokluk içinde olan bireyler, globalleşmenin mimarları için hiç de dikkate alınacak  kesim değildirler. Çünkü artık bir çok kavram sözde kalmaya mahkumdur. Hızlı bir devir başlamıştır. Her konuda rekabet edebilen performansı olan ayakta kalabilecektir.

İnsan hakkı olarak çalışma ve insan gibi yaşama hakkı   sosyal devlet sloganları globalleşme sisteminde artık önemli değildir. Kurala uymayan her şey terk edilmeye mahkumdur. Geride kalacaklardır. İşyeri ,işletme, işveren, işçi herkes top yekun bilgi çağının gereklerini yapmak zorundadır.

Ancak bu globalleşmenin mimarlarının istediği her türlü değişikliği yapmak ülkenin bütünlüğüne aykırılık teşkil eder.  Anayasa  hükümlerini hiçe saymak olduğu gibi iç hukuk kuralı haline gelmiş uluslararası andlaşma hükümlerine de aykırılık teşkil edecek şekilde haklar getirilemez.

Özellikle Globalleşme ile bireylerin yasalar ile korunmuş haklarının hiçe sayılacağı, müktesep haklarının yok farz edileceği  bir uygulama içine girilmesi söz konusu olamaz.

Türkiye’ de bu alanda çalışacakların, üçüncü dalga döneminde iş ilişkisinin sosyal taraflarının ve ülkenin menfaatini gözeterek, uzun vadeli, olumlu, objektif kıstasların yer aldığı bir sistem ile globalleşmenin sonucu olarak istenen esnek iş ilişkileri sistemini yerleştirmeleri asıldır.

Buna aykırı bir uygulama  Atatürk Devriminin özüne ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin varlık nedenlerine ve özellikle gücünü oluşturan siyasasına aykırı hareket etmek demektir. Türk ulusu bunu ne ister ve ne de kaldırabilir.

A         )GLOBALLEŞMENİN İŞ HUKUKU ÜZERİNDEKİ  ETKİLERİ

a) İŞ İLİŞKİSİ( HİZMET İLİŞKİSİ)

Globalleşme mimarları yeni bir çalışma ilişkisi istenmekte ve bunu önermektedir.

Bildiğimiz tanımı ile hizmet akdi,işçinin belirli veya belirsiz süre ile hizmet görmeyi ve işverenin de ücret ödemeyi taahhüt ettiği bir sözleşme olup, işçi  işverenin işyerinde onun emrinde ve onun talimatıyla işi yapmaktadır.

Bu tanım yeni yapılanma içinde yabancılaşacaktır. İşçiler bilgi çağında artık daha çok beyin gücü ile çalışacaklardır. Beyin gücü ile çalışanlar artacaktır. Vasıfsız işçilik yok olacak veya çok azalacaktır. Bu mavi yakalı işçilerin işsiz kalacağı sonucunu doğuran bir sonuçtur.

Yeni boyutlardaki işler ve çalışma ,işin ifasında da bir çok değişikliği beraberinde getirmektedir. Çalışma ilişkisi bir çok konuda kesin kurallar ile değil ve esnek olarak nitelediğimiz bir sistem içinde oluşan modellerle karşımıza çıkmaktadır. Bu modellerin bir çoğu Türk İş Hukuku mevzuatında  esasen bulunmaktadır. Ancak işçilerin istihdam güvencesi konusu hal edilmediği için yeni bir yapılanmada temel bir çerçeve için henüz sistem hazır değildir.

İş Hukukunda işverenin rahat ve dilediği gibi iş ilişkisini düzenleyemediği her konu katı iş şartları olarak kabul edilerek değişikliğe uğratılmak ve esnek tabiri ile yeni bir düzenleme arzu edilmektedir. Böylece işveren işletmesini globalleşmede yarıştırabilecektir.

Gerek işin ifası ve gerekse işin organizasyonunda klasik yöntemler , globalleşmede işletmelerin  rekabet kulvarında yarışabilmeleri amacıyla terk edilmek ve katı kuralların uluslararası platformda rekabeti zorlaştırdığı belirtilerek yeni oluşumların zorunlu olduğu ve hukuk sisteminde değişiklikler yapılması gerektiği belirtilmektedir.

Belirtmek isteriz ki elbette çağa ayak uydurularak gerekli değişiklikler gerek işçi ve gerek işveren ve gerek işletmeler ve en önemlisi ulusal çıkarlar açısından düşünülecek ve yapılacaktır.

Ancak bu yapılanma başkaları istediği veya başkaları yaptığı için değil ,insan hak ve özgürlükleri ,insanın insan haysiyet ve onuruna yaraşır bir düzeyde yaşamasını sağlamak uğruna ve insanın nesne değil özne olduğu bir ortamda yapılmak zorundadır. İşte bu bilinçle her türlü değişiklik yapılabilecektir. Aksi halde sistem kendini kendi kuralları ile çökertir.

Bu bağlamda ferdi hizmet ilişkisi açısından meseleye bakıldığında globalleşme mimarlarının sunduğu ve işverenlerin de sonuçlarını incelemeden ve konunun sosyolojik ve psikolojik boyutlarını görmeden, olumlu olacağını zan ettikleri ve savundukları bazı konular üzerinde duracağız.

İş ilişkilerini düzenleyen kuralların Esnek kurallar olması istenmektedir. Esnek hükümler olarak öngörülen uygulama geniş kapsamlı ve objektif gözle görülememektedir .

Esnek çalışma modeli olarak kabul edilenlerden  bir tanesini ele alıp açıklamak gerekirse, İşçiye işi evden yapma olasılığının getirilmesi halinde, işçi artık işverenin işyerine gitmesine gerek kalmadan da iedimini yerine getirebilecektir.   İşçi kendi evinde işi yapacak ve bilgisayar, internet ortamı içinde yaptığı işi işverene ulaştıracaktır. İşçinin işi evinde yapması, zamandan tasarruf olduğu gibi ,işverenin daha ucuz maliyetle işi gördürmesini de mümkün kılacaktır.

İşçi bakımından da trafik derdi olmayacağı, sosyal yaşamı için daha fazla zaman bulacağı ,gerekçeleri ileri sürülerek bu uygulamanın olumlu sonuçları anlatılmaya çalışılmaktadır.

Bir başka esnek çalışma işçinin çalışma sürelerini kısaltmak şeklinde ortaya çıkmaktadır. İşçiye keza  sosyal yaşamında daha fazla serbesti vermek ve böylece yaşam tarzının değişeceği kendisini daha iyi yetiştireceği ayrıca işçinin kısa süreli çalıştırılması sonucu işsizliğe de bir çare olarak başka işçilerin istihdamına yer açılmış olacağı gerekçesiyle , işte esnek çalışmanın yararları  denmektedir.

Başka bir esnek çalışma türü olarak savunulan ise; işçinin istediği saatlerde çalışabileceği, başka deyişle işçinin canı günün hangi saatinde veya haftanın hangi günlerinde veya ayın hangi günlerinde ve ne kadar çalışmak istiyorsa o kadar çalışmasına imkan verileceği bir sistemdir.

Açıklamak gerekir ki, sanayileşme devriminin başlamadığı ve başlamasını takip eden ilk devirlerde, işçilerin çalışma saati açısından bir talepleri yokken , sanayileşme sürecinin başlaması ile ve Alvin Toflerin deyimi ile ikici dalga çağı başladığında işçiler günde en fazla on saat çalışmak için [38]savaş vermişlerdir. Günde en fazla çalışma dilimini sağlamak için uğraşmış işçiler değişen bu devirde üçüncü dalgada istedikleri zamanda çalışabileceklerdir.

İşsizlik çığ gibi büyümektedir. Bilgi çağı işsizliğin baş nedeni olarak etkilerini göstermektedir. İşsizler kervanına eğitim düzeyi yüksek olan ve kalifiye işçiler de katılmaktadır. Bu durumda işçilerin iş bulabilmek için  zorunlu olarak mevcut işleri kabul edecekleri bir ortamda istedikleri zamanda çalışabilme olanağından bahsetmek ne kadar inandırıcı olabilir. Saniyen , işçinin bulduğu iş bir kaç kişi tarafından yapılan nitelikte ve bu nedenle az zamanlı iş ise, yukarıda belirtilen bir çalışmadan söz edilebilir. Ancak bu tarz bir işin işçi tarafından iradesi ile kabul edilmiş olması zorunludur. İşsizlik ortamında aç kalmamak için sunulan her işin ifasına yönelik uygulamanın işçinin sosyal yaşamına katkı getireceğini iddia etmek gerçeklerle bağdaşmaz.

Üçüncü dünya döneminde  işçilerin tabii ki işin niteliğine göre ve her iş açısından uygulaması katiyen mümkün olamayacak olan işin  evden  yapılması konusuna sıcak bakabilirler. Buna çok sevinebilirler. İşçilerin yer değiştirmeden işlerini yapmaları onlara bir hak gibi gelebilir. Aile ortamında ve dini düşünceden kaynaklanan nedenlerle özellikle kadının ev ortamında işini yapması cazip gelebilir. Elektronik gelişmenin internetin, fax, vs. nin çalışma hayatındaki bu etkinliği bir çok işi kolaylaştırdığı anlamını taşıyabilir.

Bu tarz bir uygulamanın olumlu yanları savunulmaktadır. İşçilerin sosyal yaşamlarında daha fazla zamanlarının olacağı sosyal ilişkilerinin artacağı kültürel faaliyetlere daha fazla zaman ayıracakları paket program halinde sunulmaktadır.

Esnek çalışma kavramı olarak ekonomik gelişme sürecinde olan veya gelişmemiş ülkelerde her türlü platformda modellerin olumlu yanları toplumda benimsetilmeye  tartışılmaya ve yerleştirilmeye başlanmıştır.

Bazı işçi örgütleri dahi bu uygulamanın yararlarına inanarak işveren kesimleri ile birlikte birdenbire bu esnek çalışma şartlarının savunucusu haline gelmişlerdir.

İşçinin sabah erkenden işe gitmemesi , giyinmek ve sokağa çıkmak gibi bir probleminin olmayacağı, işini belirlenen sürede ifa etmekten başka bir yükümlülüğünün olmayacağı beyinlere yerleştirilmek istenmektedir.

Hizmet ilişkisinin yapısı veya yapılan işin hukuki niteliğinin ne olacağı konuları, olumlu ve olumsuzlukları birlikte getirmektedir.[39]

Açıklamak gerekir ki , insan toplum içinde yaşaması gerekli bir varlıktır. İnsan aklının bilinçlenmesi ancak toplum içinde mümkün olmaktadır. İnsanı toplumdan ayırıp tek başına yaşamaya mahkum etmek sosyal ilişkilerini ortadan kaldırmak ve sadece üretimdeki fonksiyonu ona hatırlatarak tüm hayatını bunun ekseninde kurmak acaba mutlu insanı ve  mutlu toplumu yaratabilir mi?

Bireyi işini ifa ederken yalnız bırakmak , sosyal bir ilişki içinde olmaksızın evinde, pijaması üzerinde olarak hizmeti ifa ettirmek kime ne yarar sağlamakta ve kime zarar vermektedir.

İnsan nesne değildir. Her şeyin öznesi insandır. Her yapılan insan içindir. Globalleşme ve onun getireceği kurumlar, insanın mutluluğu refahı için ihdas edilen bir sistem olmadığı sürece ilizyondur, ve anti ütopyadır.

Teknolojik gelişmeler, ekonomik gelişmeler, varlık, refah, doğa,insan içinidir. İnsan bu oluşum içinde nesne olarak düşünülemez. İnsanı oluşturulmak istenen düzen içinde nesne olarak gören her sistem çökmeye mahkumdur.

Şurası muhakkak ki globalleşme adına çalışma ilişkilerinde esnek çalışma modellerinin getirilmesi, işsizliğin önlenmesinde yararlı olacağı daha çok imkan sağlanacağı, iş alanları açılacağı , aynı işi bir kaç kişinin paylaşacağı olguları kimi mutlu etmektedir ve  kime ekonomik yarar sağlamaktadır

Bunun cevabını vermek gerekir.

Globalleşmeyi destekleyen ekonomileri güçlü olan ülkelerdir.Tüm amaçları ucuz pazar bulmaktır. Kendi halklarını kalkındırmak ve ekonomilerini  yükseltmek için pazara, ucuz işçiliğe, dolaştırdığı sermayesinin  istediği koşullar altında derhal nakde dönüşmesini ve tüm tehlikelerden arınmış hukuki sistemin kendisi için yaratılmasını ister.

Tüketen toplum yaratmak , besin kaynağıdır. Temel amacı, gümrüksüz ithalat, açık pazar,  ve özel girişimin iyi olduğunu [40]telkin ederek, özelleştirmenin gerekliliğini savunarak bu konuda reçeteler sunarlar.

Devletin ekonomiden elini çekmesi şirketlerin bankaların şeffaflaşması sistemin kurallarıdır. Bunu isteyenler kendi ülkeleri için tehlike doğduğunda gümrüksüz ithalatı uygulamayabilmektedirler. Ekonomik açıdan az gelişmiş ülkelerde de hangi kesim acaba globalleşmeyi desteklemektedir. [41]

Globalleşme sürecinin refah getireceğini savunanlar, ekonomik açıdan gelişmiş ülkeler, ekonomik açıdan gelişmemiş ülkeleri yönlendirmek ve siyasal alanda da etkileri altına almak isterler. Bunun için Dünya Bankası ve IMF . gibi kuruluşlar ekonomik açıdan gelişmiş ülkelerin kurduğu organizasyonlar olarak ekonomik gelişme reçeteleri hazırlamaktadırlar.

Bunlar içinde iş ilişkilerine uygulanacak kurallar en baş yeri işgal etmektedir. Oysa gerçek  amaçları bu ülkeleri kontrol etmek ve içişlerine karışmaktır.[42] Bu amaç tamamen ileriye yönelik olarak güçlü olmak ve idareyi elinde tutmak  içindir. Yoksa ekonomik açıdan gelişmemiş veya az gelişmiş ülkeleri refaha kavuşturmak onları zengin etmek amacı yoktur. Üstelik ulus devlet bilinci olup ve fakat ekonomik açıdan gelişmemiş ve örf ve adeti, kültürü, ulusal kimliği olan, geçmiş tarihi zengin bir ulus globalleşme prosedürü içinde engel teşkil ettiğinden bu vasıflarının yok edilmesi de asıldır. Bu bilgiler ışığında Ferdi İş Hukuku açısından  şu andaki duruma bakıldığında:

İşveren Açısından durum değerlendirildiğinde:

Düşük maliyetler işverene cazip gelmektedir. İşi evinde yapan işçinin maliyetinin düşük olacağı işverenin bu yeni usulleri kabul etmesini kolaylaştırmaktadır. Ama gerek işçi için ve gerekse işveren için işyerinin genişlemesi birçok sorunları beraber getirmektedir. Ortaya çıkacak ve hukuken çözümlenmesi gereken konular şu anda ne yasa koyucuyu ve ne de hizmet akdinin yanlarına önemli görünmemektedir. Oysa işçi ile işveren arasındaki ilişkinin niteliği esneklikle değişikliğe uğramaktadır bu da aradaki akdin hukuki tanımını değiştirecek ve başka hukuki kalıpların uygulanmasını gerektirecektir.

Keza aynı iş için çalışma saatlerinin azaltılarak iş süresi içinde bir kaç işçinin istihdam edilmesi , iş imkanının arttırıldığı varsayımından hareketle bir çok taraftar bulmuştur.

İşverenin çalışma saatlerini dilediği gibi işyerinde ayarlayarak, aynı işi bir kaç kişiye yaptırmakla daha fazla üretim yapacağı, çok yararlı bir öneri olarak sunulmuştur. Bu dünya ekonomisinin içinde bulunduğu bunalımlı dönemde yararlımıdır? İşçi çalışmak istediği saatlerde değil kendisine sunulan şartları kabul etmek durumunda kalmaktadır. İşçi şayet tam gün çalışmak istiyorsa iş şartları tam gün çalışmasını mümkün kılmıyorsa başka bir iş mi aramak bulmak durumunda kalacaktır. İşin olmadığı gelişen teknolojinin insan gücüne olan ihtiyacı azalttığı yeni yapılanma çağında   ve artan  işsizlik ortamında bu yeni yapılanma kimi memnun etmektedir?

Bu yöntemi ,globalleşmeyi ve onun sonucu olarak esnek işin yaratıcıları, kendi koydukları kuralların iyi işleyeceği, ekonomiyi canlandıracağı herkesin işinin olabileceği işsizliğin önlenmesi için bu tür çalışmanın önemini her fırsatta vurgulamakla kime hizmet etmektedirler?

İşçi açısından durum değerlendirildiğinde:

İşçi daha az çalışacaktır. Çalıştığı işyerinde sırf kendisinin çalıştığı bir yeri artık yoktur.Masasını, bilgisayarını veya iş aletini, makinesini, aracını paylaşmaktadır. Kendisi sadece belirli saat dilimlerinde işi ifa eden ve işin sonucu görmeyen bir kişi olmaktadır.

Veya işçi işini evde görecektir, sabah traş olmak giyinmek gibi bir sıkıntısı acelesi olmayacak, trafik sıkışıklığına girmeyecek, elbisesi ayakkabısının muntazam olması yeni olması gibi dertleri olmayacak. Evde yaptığı işi  bilgisayar veya internet ortamında işverene ulaştırarak ücretini alacaktır.  İşçinin işi ifa ederken hangi saatlerde yaptığına ilişkin  bir denetim olmayacaktır. Bu tür çalışmanın mimarları böyle çalışmanın rahat olduğu zamandan tasarruf edildiği, işçinin işe yetişmek gibi bir sorununun olmayacağını belirterek sundukları düzenin ideal olduğunu savunmaktadırlar.

Soralım bakalım her iş evden ve bilgisayar ortamında mı yapılabilmektedir. Her iş koluna giren işlerin evden ifasının mümkün olamayacağını teker teker saymaya gerek yoktur?  Bu da bir tür aldatmacadır.

İnsan nesne midir ? İnsanın özgürlüğü bu tür sunulan çalışmada kısıtlanmakta mıdır? Yoksa bütün bunlara rağmen insan özgür olarak mı kabul edilmektedir. Esnek iş insan özgürlüğü ile bağdaşmakta mıdır? Yoksa özgürlüğü kısıtlayan bir olgumu dur? Bu soruların cevabı verilmeden esneklik tartışılamaz.

O halde çalışma şekillerinde katı kurallar nedeniyle gerek işçinin ve gerekse işverenin serbest iradeleri ile uygulayabilecekleri biçimlere müsaade edecek yasal değişiklikler yapılabilir. Ancak işçi için zorlama teşkil edecek hiç bir uygulamaya müsaade etmeyecek önlemler gereklidir. İşçinin  önerilen biçim ve sürelerde işi kabul etmemesi karşısında iş güvencesinin ve buna bağlı tazminat haklarının düzenlenmesi asıldır. Yeni yasal yapılanmanın ne olacağı belirlenmeden globalleşme adına esnek çalışmanın savunuculuğuna soyunmak Anayasaya aykırılık teşkil eder  ve toplumsal barışı bozar.

b) GLOBALLEŞMEDE SENDİKALAR[43]

Türk Sendikacılığının Üçüncü dalgaya hazır  olup olmadığı ayrı bir araştırma konusudur. Genelde emperyalizmin karşısında  olan sendikaların ideolojik amaçla globalleşme aleyhinde oldukları düşünülerek, ortaya koymaya çalıştıkları engelleri ve çalışanları bekleyen sonuçları açıklamalarına sıcak bakılmamaktadır. Oysa bilinçli veya bilinçsiz olarak genelde işçi ve işveren sendikaları globalleşmeyi tamamen yoksulluğu ve açlığın sonunu getirecek  ve gelir dağıtımında adaleti sağlayacak bir mucize gibi görmektedirler. Ortaya çıkacak işsizliği ,sendikaların işlevlerinin kalmayacağı veya işçilerin eğitilmelerine yönelik olacağı konusundaki söylemlere rağmen , yuvarlak ifadelerle, ortaya çıkacak fırsat ve avantajlardan herkesin eşit yararlanacağı inancı ile hükümetin refahın yaygınlaşmasında mücadele etmesi gerektiğini belirtmektedirler. Daha da ileri giderek globalleşmeyi işsizliğin giderilmesinde bir imkan olarak görerek tam istihdamın sağlanması için çalışmalar yapılmasını istemektedirler.[44]

Belirtmek gerekir ki, globalleşme olgusunun zorladığı esnek çalışma modelleri ve iş yapılanması sendikal örgütlere olan gereksinmeyi azaltmaktadır. Bunun sonucu olarak da sendikalar zayıflama sürecine girmiştir. Yeni istihdam modelleri sendikaların fonksiyonunu ortadan silecek niteliktedir. Zaten istenen de sendikacılığın ve toplu sözleşme düzeninin olmadığı ortamlardır. Esasen evinde çalışacak , çağrı üzerine işe gidecek , istediği zaman çalışacak kişilerin işçi nitelikleri üzerinde de durulmak gerekecektir. Bunlar işçi olarak tanımlansalar bile aynı yerde veya işyerinde çalışmayacakları için ne örgütlenmelerinden ve ne de bir sendikaya üye olabilme şanslarından bahsetmek mümkündür.

İşverenlerin de üretim faaliyetlerini çeşitli mahallerde kısım kısım yaptırma olanağına sahip olmaları, taşeron kullanmaları sendikaları zayıflatan faktörlerdir.

Sendikaların varlıklarını başka deyişle işçilerin temsilcileri olarak fonksiyonlarını globalleşme sürecinde devam ettirebilmeleri için mutlaka yeniden yapılanmaya gitmek durumundadırlar.  Ancak toplu pazarlık sisteminin şu andaki boyutları ve sistemi içinde uygulamasının olamayacağı gerçeği karşısında  süratle değişim içine girmeleri gerekmektedir. Yoksa sistem yok olmalarına neden olacaktır.

c) TOPLU PAZARLIK SİSTEMİ NE OLACAKTIR ?

Sendikalar geleneksel anlamda toplu pazarlık yapma olasılığından uzaklaşmak durumundadır. Globalleşme sistemi hızlı rekabet yarışında işletmelerin yarışabilmesi için istikrarlı ve esnek iş kurallarının olduğu ve tesadüflere bağlı olarak işletme plan ve programlarının yapılamayacağı bir döneme girilmiştir.

Uygulanmak istenen sistem de işçi ve işveren ilişkilerini TİS ile düzenlenmesi klasik yöntemlerle mümkün olamayacağı gerçeğinin kabulü gerekir.

Ancak istenen ve yolun başında görünen şudur ki, Toplu İş Sözleşmeleri işçilerin fedakarlık yapacakları  sözleşmeler olarak görülmek istenmektedir. İşçilerin haklarından ödün verecekleri ve işverenlerin de yeni hak ve imkanlarla esnek işçi çalıştırma sonucu rekabet yarışında rahat hareket edecekleri hayali ile yeni düzenlemeler öngörülmektedir.

Toplu İş Sözleşmesi ile işyeri ve işletme düzeyinde olmak üzere rekabet koşullarına uygun olacak bir yapılanmaya gidilecektir.

İşsizlik tehlikesi sendikaların rahat pazarlık yapma imkanını ortadan kaldıracaktır. Bu durumda TİS. nin içeriğinde bir çok değişiklik kendiliğinden sinyal vermeye başlayacaktır. Ancak istihdam güvencesine bağlı olarak ücretlerde azalma, iş saatlerinin kısılması, üretim maliyetinin düşürülmesine yönelik bir dizi  önlem alınarak işçinin sosyal haklarında kısıntı getirilecektir. İşverenler işçilerden vermelerini istedikleri bu ödünleri işletmenin varlığı için istemekte ve işletmenin devamlılığının onların işinin garantisi olduğu söylevi ile ikna etmeye çalışacaklardır. Hatta işverenler işçileri tehdit edecekler , ve iş ilişkilerini düzenleyen kurallarda istedikleri değişikliklerin yapılmaması halinde işyerinin kapatılacağı ve top yekun işsiz kalacakları açıkça belirtilecektir.Sendikalara üyelik korkulu rüya olacaktır. Özgürlükler kısıtlanacak Anayasal hakların kullanılması fiiliyatta mümkün olamıyacaktır.

Toplu sözleşme ,sözleşmenin tarafları arasında hizmet akdinin yapılması muhtevası ve sona ermesine ilişkin kuralları düzenlemek üzere yapılan bir anlaşmadır. Bu sözleşme İş Kanunu ve diğer mevzuat ile işçiye sağlanmış ve emredici nitelikteki kurallardan daha az ve eksik hükümleri içeremeyeceği gibi sözleşme yapmanın amacı yasal olarak sağlanmış hak ve imkanlardan daha fazla bir hak almayı mümkün kılmak içindir. Bu nedenle TİS.işçinin ödün vermek için masaya oturacağı bir sözleşme değildir. Anayasa hükümleri ve yasa hükümlerinin değişmesi ile müktesep hakların hukuki sonucu belirlenebilir. İşverenlerin bugün için rekabet koşullarını dayatarak ÖDÜN VERİLMESİNİ istemelerinin hukuki kalıpları Devlet- işveren – işçi  üçlüsünü konsensus oluşturmadaönemli olarak zorlayacaktır.

İşsizliğin yoğun olacağı ve işçi sendikalarının grev vakıasının menfaat sağlama yolunda kullanma olasılıklarının hiç olmayacağı bir yeni devir içinde .yasal düzenlemeler ile müktesep haklara tecavüz etmeden, sosyal hukuk Devleti olgusu unutulmadan ve demokrasinin temel taşı istikrardan vazgeçilmeden çarelerin bulunması zorunludur.

SONUÇ

İş ilişkisinden kaynaklanan bir çok hak ve bunun karşılığında menfaatler hukuk sistemimizde yasal olarak düzenlemiş, bunlardan doğan hukuki ihtilaflar yargı kararları ile bugüne kadar çözümlenmeye çalışılmıştır.

Uğruna mücadeleler verilmiş yasal haklar vardır. Bunlar müktesep haklardır.  Yeni oluşum içinde Türk Hukuk Sisteminin nasıl bir yapılanmaya girmesi gerektiği veya hangi konularda ulusal bütünlüğe kültürel kimliğe zarar vermeksizin değişiklik yapılabileceği konularının ,ortaya çıkacak sorunları da düşünerek, ve yeni sistemde yaratılmak istenen  ilişkilerin hukuki kalıpları adlandırarak sistemi oluşturmak gerekmektedir.

Çıkacak sorunların sosyal yanları mağdur etmeden toplum için ,bireyler için en radikal çözüm kurallarının peşinen belirlenmesi ve ondan sonra esnek  çalışma diye adlandırılan iş uygulamasının uygulanabileceği yerlerde ve işlerde olmak üzere hukuki yapılandırma gereklidir.

Bugün ekonomistler , işveren çevreleri, ve yabancı sermaye hayranları , ılımlı islam taraftarları, çalışma ilişkisindeki kuralların çok katı olması sebebiyle uluslararası rekabet kulvarında koşamadıklarını engellendiklerini yana yakıla kırık plak gibi söylemektedirler. Her şeyin hızlı bir şekilde yapılmasını istemektedirler. Gerçekten bu devir hız devridir. Hızlı servet yapmak için hızlı bir ekonomik süreç içine girilmiştir. Bu hıza erişmemiş ve ekonomik açıdan gelişmemiş ülkeler olumsuz kaderleri ile baş başa kalacaklardır.

Ancak hızlı değişiklik toplum için ulusal çıkarlar için olumlu olduğu sürece gereklidir. Ve değişiklik gerekli ise bu sürece girilmelidir.

Gerekli olmadığı ve esasen sistemi insan haklarına dayalı demokratik,rekabet pazarında engel teşkil etmeyen ve   insanı nesne olarak görmeyen bir uygulama içinde  olan ülkeler açısından meseleye bakıldığında, sunulan paket programlarının uygulama zorunluluğu olmamak gerekir. Ancak, paket programları uygulamazsanız olmaz diyenlerin hayallerine hizmet eden uluslar, ulusal değerlerini yitirmek tehlikesi ile karşı karşıyadırlar.  Bireylerinin özgürlüğünü ,kültürünü, örf ve adetlerini, ulusal kimliğini yok etme yolunda faaliyette bulunulmamak gerekir.

Bireylerin , işçilerin ileriye dönük menfaatlerini ve zararlarını görmeden önlem almadan ,sömürülme siyasasının içine doğru yürümemek için geç kalınmamıştır.

Sömürülmemek için GÜÇLÜ OLMAK gerekir. Güç, sadece teknolojinin gelişmesinde değil ZEKİ TEKNOLOJİYE sahip olmakla ve sürekli geliştirilen akıma sahip olmakla mümkündür. Zaman HIZ ÇAĞIDIR. Zeki ve hızlı teknolojiye sahip olan ve evrimsel aynı zamanda toplumun tümünü gözeterek devrimsel olanlar, dost ve düşmanın birlikte yarıştığı  yarışta yarışabilme imkanına sahip olabileceklerdir. Bu vasıflara sahip olmayanların bu yarışa girmeye bile hakları yoktur. Bu yarışın adına globalleşme denmekteyse de yarışa katılamayanlar olduğu sürece globalleşme ilizyon olarak kalmaya mahkumdur ama herkese güzel görünmeyi becerebilen ilizyondur.. Esasen globalleşme sonu olmayan bir yarış olarak gittiği yere ve zamana kadar gidecektir. Sonunu yine kendi hazırlayarak…….

Burada önemle vurgulamak isteriz ki, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk halkı ne geri ne  gelişmemiş ve ne de az gelişmiş bir ülkedir.

Türkiye tarihi ile arkeolojik değerleri ile ,efsaneleriyle, kültürü ile ,harsı ile örf ve adetleri ile sanatı ile son derece gelişmiştir. Ekonomik açıdan zorlanmakta olması gelişmemişlik ve gerilik olarak nitelenemez.

Hiç bir kültüre, geçmişe, tarihe, birikime örf ve adete sahip olmayıp da sadece ekonomik açıdan gelişmiş devletlere bu nedenle gelişmiş demek son derece yanlış olup , bunlar sadece ekonomik açıdan  ileri toplumlar olarak adlandırılabilirler. Yoksa gelişmişlik ve ilerilik sıralamasında ön sıraları işgal edemezler.

Her şey insan için olmadıkça her sistem çökmeye mahkumdur.

[1] Kavram olarak çeşitli açıklamaları yapılmıştır.Bu çevirinin isabetli olup olmadığı üzerinde  durulmuş, globe kelimesinin küre anlamında olduğu ve fakat, global kelimesinin ise topyekün anlamında bulunduğunu bu nedenle, küreselleşme kelimesinin topyekunlaşmayı anlatmadığı ileri sürülmüştür. Bkz. Cangızbay Kadir: Globalleşme mi Küreselleşme mi? Ulusal Eylül-Ekim-Kasım 1996, sayı 2., s.5 vd.: Koçdemir Kadir: Küreselleşme ve Türkiye, Türk İdare Dergisi, yıl 70 Mart 1998 sayı 418, s. 64 vd.

[2] Nusret Ekin: Küreselleşme ve Endüstri İlişkilerinde Yeni Boyutlar, Mercek ,Ocak 1996, s.12 vd.; Rüçhan Işık: Küreselleşme Endüstri İlişkileri Sosyal taraflar, Mercek, Nisan 1996, s. 106 vd.; Işıklı A: Küreselleşme ve Demokratikleşme ,Ulusal 1996/2, s 32 vd.; Bozkurt N: Globalleşme ve Devlet, İktisat Dergisi, Eylül 1998, s. 47 vd.; Sönmez S: Dünya Ekonomisinde Dönüşüm, Sömürgecilikten Küreselleşmeye, “ Küreselleşme Yeni Dünya Düzeni ve Dış Borç Sorunu Üzerine Bir Not” 1998, s.511 vd.; Aktan Coşkun C: 21. Yüzyıl İçin Global Hedefler,Mercek Ekim 1999, s.91 vd.; Karaca K: Yeni Düzenin Misyoneri, MAG NTV Magazin, Haziran 2000, sayı 10, s. 80 vd.

[3] Friedman Thomas L: Thi Lexus and the Olive Tree, New York, 2000, s.12.

[4] İbid., s.73.

[5] Karluk Rıdvan: Avrupa Birliği ve Türkiye ,”Dünya Ekonomisinde Küreselleşme “Ist. 1996, s. 1.

[6]Koçdemir K: a.g.m., s.59 vd. soğuk savaş ile ilgili açıklamaları için bkz.

[7] Tofler Alvin: Üçüncü Dalga,1981, s.270 vd.

[8] Kili Suna: Küreselleşme ve Kemalizm, BAŞKAN ( Mustafa Reşit Karahasan), Ist, 1999,s.317 vd.326 vd.: Globalleşmenin olumsuz yanlarının ve eleştirilerin sol kesimden geldiği görüşünde olarak Bkz. Koçdemir K: a.g.m., s.63 vd.

[9] Aynı görüşler için bkz, Kili S: ibid., s. 318 vd,

[10] Friedman Thomas L: The Lexus and the Olive Tree,New York,2000, s.464. vd

[11]:Friedman T L. :  ibid., s.166, 168 vd.171 vd.173 vd

[12] İbid., s. XII vd.

[13] İbid., s. 12. .vd ; Koçdemir K. a.g.m., s. 59 vd.

[14] İbid., s. 7 vd.

[15] Bu electronic herd olarak anlatılmaktadır. (Elektronik çoban )Başka deyişle elektroniğe bağlanmış sürüler dünya pazarında dolaşmaktadırlar. Ama yöneticileri tektir. Ağabey onların aslında ne yapması gerektiğini bildirmektedir.Onun oyunu içinde sürü gezinebilmektedir.

[16] Friedman T.L: a.g.e., s. 13 vd.

[17] İbid.., s. 10 vd.

[18] Larousse, ve  Webster  lügatları.

[19] Karşı ütopyalar, fertlerin ülkelerin doğanın gelişen teknoloji, değerlerin yitirilmesi ulusal devletin yok olmasının getireceği olumsuzlukları hayal edenlerin ileri sürdükleri tezlerdir.Özellikle küreselleşmenin getireceği toplumsal değer kaybı ve yıkılacak ulus devletlerin yerini uluslar üstü kurumlarla bölge esasına dayalı yönetim mekanizmasını hayal ederler. Bu nedenle de olumsuzlukları ve yıkılmışlığı sergiledikleri için karşı ütopyalar olarak anılırlar Campenalla Tommaso :Güneş Ülkesi, çeviri, Ist. 1995.

[20] Avrupanın aydınlanma dönemi reformist ve ütopistleri, olarak Franco Venturi, Utopia e Riforma nell  Illuminismo,Alman Filozof, Christian Woll Vermünftige Gedanken von Gott, der Welt und der Seele des Menchen( İnsan Aklının Güçlerine İlişkin Mantıklı Düşünceler, Tanrı’ya Dünyaya ve İnsan Tinine İlişkin Mantıklı Düşünceler) keza Carlantonio Pilatı, İtalyan Geri Kalmışlığına bir eleştirisi ile , toplumdaki eksikliklerin nasıl giderileceğine dair yöntemlerin sergilendiği aydınlanma dönemi yazılarıdır. ( Bkz. Ulrıch İm Hof, Avrupa’da Aydınlanma, Ist. 1995, s. 149 vd. da belirtilen yazarlar.

[21] Globalleşmenin utopya olup olmadığı konusunda söyleşi yaparak çeşitli görüşlerin ileri sürüldüğü konusunda bkz. Şaylan G: Ulusal 1996/2 s. 21.

[22] Şaylan G: İbid., s. 23 vd. globalleşmenin önündeki engel olarak ulusal devletin gösterildiği konularını açıklamıştır.; Bozkurt  N: a.g.m., s. 47,53 vd.;Turan K: Küreselleşen Çağımız ve Çalışma Hayatı, Kamu İş C. 3, Ocak 1994,s 3 vd.

[23] Friedman T: a.g.e., s.173 vd.Yazar elektronik çobanın denetlemekte olduğu ülke yetkililerini ne hale düşürdüğünü ve ne denli aşağı gördüğünü onların anlattıklarını naklederek ortaya koymuştur.

[24] İbid., s34 -.35.

[25] İbid.,.

[26] İbid., s.398 vd.

[27] Kili S: a.g.m.,s. 317 vd.

[28] Kili S: Atatürk  Devrimi , İş Bankası yayını, 1998, s. 44 vd.

[29] Kili S: a.g.m., s,318

[30] Kili S: Devri.m, s. 230 vd

[31] Bu konuda daha fazla açıklama için bkz. Kili S: Devrim s. 23l vd.240 vd.

[32] Chossudovsky M: Yoksulluğun K., süreselleşmesi, IMF ve Dünya Bankası Reformlarının İçyüzü, çeviri,1999, s.24 vd,60 vd.

[33] Kili S: a.g.m., s. 325 vd.

[34] İbid., s. 326.

[35] Kili S. A.g.m., s. 328.

[36] İbid.s. 330.

[37] İbid.,

[38] Tofler A: a.g.e., s. 275 vd.

[39] Tofler A: a.g.e., s. 277 vd. da Yazar, merkezi ev olan bir toplumun gelişeceğini, bunun çalışanlara birtakım yararları olduğunu, iş değiştirdikçe ev değişmeyeceği için insanların çevreleri ile daha fazla ilişkiye girebileceklerini ahbaplıklar kurabileceklerini, politikaya girebileceklerini, ileri sürküştür. Çevre açısından  da işin tümünün veya bir bölümünün evde yapılmasında enerji tasarruf olacağını, çevre kirlenmesinin önleneceğini, ekonomi üzerinde de etkisinin olacağını, bazı iş kollarında ilerleme bazılarında gerileme olacağını, özellikle otomobil  sanayi petrol şirketleri, toplu taşımacılığın bundan zarar göreceğini, Posta servisi işinin azalacağını, çalışanların eğer işlerinin ifasında kendi aygıtlarını kullanma durumları olursa bunların işçi niteliğinden çıkarak girişimci niteliğine bürüneceklerini ve bu yolla yeni bir girişimcilik ve iş ilişkisi türü ortaya çıkar. Yazar, bu tür çalışmanın psikolojik etkisinde de bahsetmiş ve bu tür çalışmanın zihinsel çalışma ve yaratıcılık  ve kişilik üzerinde olumsuz  etkilerini belirtmiş ve  fakat, evinin bulunduğu yerde sosyal ilişkilerinin olacağını belirterek tereddütlerini çeşitli şekil ve yöntemler denenerek evde çalışmaya yönelik biçimler önermiştir. Tofler, eserinde ikinci dalgada, işsizlik , işin tekdüze olması, aşırı uzmanlaşma, işçilerin kötü muameleye maruz kaldıkları, düşük ücretler, gibi sorunların, sendikaların, işverenlerin devrimci  işçi partilerinin çabalarına rağmen çözümlenemediğini belirtmiştir. Bu sorunların belki yeni üretim sistemine geçilmekle ortadan kalkabileceğini, ve belki de uğruna ölünen, boğuşulan sorunların çağdışı olarak nitelenebileceğini ,savunmuştur. Tofler Üçüncü Dalgayı yazdığında20-30 yıl içinde ekonominin, işletmelerin, çevrenin ,aile yapısının ,değerlerin, politikanın tanınmayacak ölçüde değişeceğini belirtmiştir.

 

[40] Kili S:a.g.m., s. 322 vd.

.[41] İbid., s321.

[42] İbid.

[43] Başkan Recai: Değişen Endüstri İlişkileri ve Sendikalar, Mess Mercek Ocak, 1999, s.39 vd. ; Özbek Mustafa: Küreselleşme ve Esneklik, Mess Mercek, Temmuz 1999, s. 21 vd.

[44] Hak İş  ten SEZER’ e Türkiye 2000 raporu,  Hak-İş ,sayı 55 Tem. 2000, s.5 vd.

EXECUTIVES-EMPLOYEES

0

Questions and explanations

1. Summarize briefly where the line is drawn in your jurisdiction between executives and employees (U.S.: management and supervisors). Summarize briefly in which employment legal areas the distinction plays a role.

Prior to setting forth what kinds of differences or similarities exist in terms of rights, interests and liabilities between the (executives) senior managers and workers, we shall attempt to describe the definitions of employer, employer’s representative/executive and worker in terms of Labour Act, Trade Union Act as well as Collective Labour Agreement, Strike and Lockout Act, and specify the differences between such two groups. However, we should point out that the definitions contained in the said laws are not fully identical with one another. Under one, the definitions of employer or employer’s representative are taken in a wider sense, whereas defined in a narrower manner under the other. Yet as the objective of each require to benefit from more rights under labour unions or the individuals in the management teams be equipped with the authority to give orders and instructions, the differences are maintained in the meantime.

Labour Act Article No. 2/4-5 defines the Employer in the following manner.

Any real or corporate person employing workers or any institutions and enterprises that lack corporate entity are called Employers.

Under the same Article, Worker is defined as:

Any real person working by basing on any employment contract is defined as a worker. For acquiring the qualities of a worker, it is required to work under any employer and at the business premises of such employer.

And the relationship established between the worker and the employer is defined as a work relationship.

Labour Law Article No. 2 defines managers (executives) as employer’s representatives. Said article has made a general definition concerning the concept of employer’s representative and explained the responsibilities thereof.

Accordingly, those persons acting in the name and on behalf of the employer or assigned to the management of the work, the workplace as well as the business enterprise are called employer’s representatives. The employer is directly responsible from the acts and obligations of the employer’s representative towards the workers under such capacity.

It is set forth under the law that any and all kinds of liabilities and obligations specified for the employer shall likewise applicable for the employer’s representative as well. However, there is a very important provision under the said article, relating the essence of the subject matter, and it is so provided that the title of employer’s representative shall not eliminate any rights and obligations granted to the workers.

Labour Act Art. No 2 described the employer and employer’s representative under a general definition as real and corporate persons employing workers, and provides no further details. By somewhat expanding such definition, let us point out that the employer might  both the owner as well as the operator of workplace,  real as well as corporate person as the case might be. Corporate person employers might cause the business enterprise be managed through Professional managers and also in case any partnership is possible regarding the structure of the enterprise, they might act as managers by assuming the role of partnership. Whenever the case is as such, a mixed outlook concerning employer – employer representative is possible. The enterprise might be as corporate persons and commercial partnerships or as enterprises and institutions that have no corporate identity. Both real person partners constituting the enterprises as well as the managers of such enterprises might assume duties in the administration of such enterprises. Thereby, those shareholders of the company might work, besides their board of director’s memberships, in the capacity of managers with respect to the management of the enterprise. Such managers thus assume mixed qualities.

Describing an employer in the context of public law, in other words referring to those public enterprises employing workers, these consist of the state, or in works that are carried out through various institutions of the state, those enterprises and entities employing workers, including establishments like the municipalities. Under state enterprises, other than those employed in the status of civil servants, there are also employed persons in the quality of workers. Under such public enterprises, certain works are caused to be performed via workers, because of their respective nature. As such institutions employ workers; they assume the qualities of an employer in the meaning of the Labour Act. Those managers as well as representatives working there under are referred to as employer’s representative/executive. However, such executives are public officers. In other words, as they are assigned to state economic enterprises, they do not work under any employment contract, and are public employees. And thereupon, there are some very critical differences between the workers. The systems they are subject to are not identical. Although Article No. 4 of  Social Securities and General Health Insurance Act Number 5510 has combined all employees under the same superstructure, except for those workers employed at the private as well as public sectors under an employment contract, there exists differences between such rights and provisions entitled to the insured subject to the said act. Therefore, those executives/employer representatives working under public institutions are not employees in the capacity of workers. They are in the status of civil servants.

According to Trade Unions Act (Law Number 2821) definition of employer is contained under Article No. 2/4.[1]

Accordingly, other than and besides real and corporate persons, those public enterprises that have no corporate identity are also called employers, and in ordinary companies those shareholders other than those participating by incorporating their labour as well as employer representatives/executives are deemed as employers in the meaning of Trade Unions Act. (Provisions of Trade Unions Act, Article No. 2/4-7)

Employer representative/executive is defined under Article No. 2/6 of Trade Unions Act. Accordingly, employer representatives are those persons empowered to direct as well as manage the entire establishment in the name or real and corporate entities including public enterprises who have no corporate identity.

The coverage for definition of employer’s representative in terms of Trade Unions Act has been kept rather constricted. In other words, in order to be regarded as employer’s representative/executive, it is necessary to manage the entire establishment. Yet, keeping it in a constricted sense is a rightful provision.

According to Collective Labour Agreement, Strike and Lockout Act (Law Number 2822)

There is no definition of employer made under this act. However  it is required to state that the definitions made under Trade Unions Act are valid for this act as well. While both acts are in apply in company.

Explaining such under provision set forth under Article No. 3 of [2]TSGLK (Collective Labour Agreement, Strike and Lockout Act), with respect to public enterprises, although in collective labour agreements the employer side has a distinct corporate identity, it has been foreseen to make and conclude only one single collective labour agreement. The meaning of this is that a single public institution is taken as the employer.[3]

Those assigned to state economic enterprises and acting there as employer representatives, as a requirement of such provision set forth under Article Number 62 of TSGLK (Collective Labour Agreement, Strike and Lockout Act), participate in the status of employer representative/executive in the Collective Labour Agreements and take part in the negotiations in their respective capacities of the representative of the employer side, and sign the agreement under such capacity. Therefore, these are defined as employers. In this case, we see that the executive is acting similar to an employer and in its nameHowever, it is not possible to say that any such person is an employer representative in terms of Trade Unions Act as well. Because in order to become an employer representative under Trade Unions Act, it is necessary to manage the entire establishment. Further, as we have already explained, since executives are civil servants, in fact it is not possible for them to become members of labour unions. There exists a public employers union, and state economic enterprises are allowed to become members of such public employers union. And also those working as civil servants in the public sector might enrol as members in the said Civil Servants Union. Under Civil Servants Union Act Number 4688, Dated 2001, the purpose of such trade unions established in order to protect and develop the common economic, social and professional rights and interests of civil servants specified as regulating the principles with respect to the collective labour bargains to be conducted by and between the Public Employers Board. Such law is applicable to civil servants working under status of worker at such locations where public services that the state or such other public corporate entities are obliged to perform.

In conclusion, it is worthwhile pointing out that those persons assuming duties at the management levels of corporate entity employers are qualified as employer’s representative/executive. Employer’s representative is such person managing the business as well as the facility in the name and on behalf of the employer, and having such liabilities under debts referred to under the laws, similar to that of the employer. In specifying any person as employer’s representative/executive, different expressions are used in terms of Labour Act and Trade Unions Act. According to Trade Unions Act, it is sought for the direction and management of the entire establishment. Whereas in terms of Labour Act, it is set forth that those persons acting in the name of the employer and assuming duties in the management of the business, the facility as well as the establishment are employer’s representatives. It is yet a provision of the same article that the acts and obligations towards the workers of such persons under the said capacity are under direct responsibility of the employer. However, the employer is at all times entitled to seek recourse in and to the employer’s representative/executive with respect to any losses and damages arising as a result of its fault and neglect.

It should accept that those persons we deem as executives and somehow describe as CEO or General Manager are individuals directing and managing the establishment as a whole. Such being the case, we shall be pointing out that the wide-scoped definition under Article No. 2 of Labour Act, as the point of essence we wish to study hereunder is the rights, authorities and responsibilities of such person directing and managing the establishment as a whole like the definition of executive/employer’s representative under Trade Unions Law, and comparison of the status of workers, we shall continuing with our explanations accordingly.

In the meaning of the provisions of Labour Act, after pointing out that the real person employer and the senior executive are real persons managing the establishment within framework of labour law and equipped with such qualities elaborated here above, it shall be worthwhile to indicate the difference between real person employer and employer’s representative.

We might encounter any real person employer as the owner of the enterprise as well as such person who has assumed the duty of management. To the extent establishments assume a corporate status; Professional managers are included in the management staff.  However several real person employers manage their establishments on their own. Under Professional management, those managers assuming duties in establishments are titled as employer’s representative/executive under Turkish Legal System.

In private institutions, employment contracts are made and entered by and between the employer’s representative/executive or senior executive and the employer. The Employer’s Representative/Executive is in the status of worker towards the employer. In other words, although the employer’s representative, senior executive are under worker status in terms of the Labour Act, they are individuals not benefiting from certain rights granted to the workers, but rather managing the workers, giving them orders and instructions.

Employer’s representatives/executives or senior executives are those individuals titled and referred to as CEO and general manager, as well as assistant general manager.

Provisions regarding employment security applicable for the workers but not applicable with respect to the executives lead us as to be encountered with an essential difference setting forth the distinction between worker and executive.

Labour Act Number 18 with respect to employment security is related to the case that in the event 30 or more workers are employed at any work place, the employment contracts of workers might not possibly be terminated by the employer unless any valid cause therefore exists.[4]

As valid cause, it is sought for the existence of any justifiable cause arising from the requirements of the establishment or the facility. [5] However, this article is not applicable with respect to the executives.

In other words, the employer might possibly terminate at any time without indicating any reason, the employment contracts of the employer’s representative/executive and those persons we call senior executives, pursuant to Labour Act Article No. 17, by adhering to the respective notice periods and making the necessary payments, remit notice as well as seniority indemnities, or grant the required notice periods. Or terminate the same for any rightful cause. The Law has included a provision for indemnification concerning the use of such right of termination, in the event the employer is ill-willed at that. Employment security contained under Article No. 18 with respect to employer’s representatives, in the event of no possibility as well as right to be returned to work, and the employer is ill-willed in terminating the employment contract with respect to the executive/employer’s representative, Labour Act is entitling the worker, executive/employer’s representative working under a finite term employment contract, to claim for indemnities. And it has also determined the amount of any such indemnity; accordingly it is provided that the workers shall be paid an ill-will indemnity in the amount of three times their respective notice periods corresponding the duration of employment. 

However, in the event the employment contract of the executive is a specific term employment contract, as there exists no notice period concerning termination of the contract at the expiry of the specific term employment contract, it shall not be possible to calculate any indemnity by basing on any such notice period. In the event of ill-willed termination under a specific term employment contract, as the time of expiry of the contract is already known, there no such notice period application. Therefore, it is not possible to apply the notice periods set forth under Labour Act Article No.17 for this case.[6]

Whenever the case is as such, it shall be paid as indemnity against ill-will, with the monetary consideration of the fee and such other remuneration provisions corresponding to the remaining term under the specific term employment contract had the same not been terminated. For example, assuming that any three-year term employment contract is terminated at the end of the first year, and it is so proved that the termination of such specific term employment contract is an ill-willed termination, any indemnities claimable by the executive shall be the monetary considerations of any and all benefits that could possibly be acquired up till the end of such three years.

In the meantime, in the event the executive has suffered any non-material loss on grounds of such a termination and its reputation is damaged, it is possible at all times to claim for non-material compensation.

In respect of the aforesaid explanations, the basic difference between any worker and an executive is that executives are not covered by any employment security. In other words, pursuant to provisions of ILO Agreement Number 158 Concerning Termination of the Employment Relationship by the Employer [7] the application with respect to effecting of the termination right arranged as a provision of Turkish Labour Act Article Number 18, cannot possibly be applied for executives. There is a difference between executives and workers with respect to employment security.

2. Does the distinction between executives and employees follow the same criteria as the differentiation between self employed (independent contractors) and employees?

Self employed employees, might in other words be grouped under Turkish Legal System as sub-employees or sub-contractors and self employed independent contractors. Definitions of so titled employers are given under Labour Act Article No. 2/6 and such other articles. Accordingly, we can define a self employed independent contractor as any individual working at the facilities independent of the principal employer, as conducting supporting segments or fragments of the principal work,  as a requirement of the premises or technological reasons, or since the work requires any specialization, referred to as other employer awarded with the work/sub-employer, independent employee/sub-contractor.[8]

We would like to point out the difficulty faced in the 77 th session of ILO held in 1990, for to create employment in a manner, with in the context of drawn the distinction between self employed working/ and giving work to be done at home/ working at home independently/ with manner of working as sub-employer and sub-contracting, which has different definitions regarding to the law of Obligations causes confusion.

Independent working an agreement that name as Enterprise Contract, regulated under Article No. 355 and subsequent articles of the Law of Obligations (Article No. 363 of the Swiss Law of Obligations), made and entered by and between the contractor and owner of the business, in order to conduct and perform as well as manufacture any given work. Self employed person is legally defined as equipped with above mentioned qualities.  It is not possible to consider any independent work within the scope of employment relationship and would not possible to apply Labour Act principles to that relationship.  As a matter of fact, it would not possible to qualify this relation arising from the employment relationship. Such relation is between a person receiving work from the owner of the work, done at home or at its own work place. For that reason, the work done by person regarded as sub-employer, sub-contractor, self employed person works for somebody else, and the performance of any such work might done at the work place of the principal employer, as well as at the independent contractor’s own work place. The place of performance of the work would change depending on the nature of the work done.

Independent contractor/sub-contractor/ sub-employer concepts are frequently used in place of one another. However under Law of Obligations, according to the Enterprise Contract the person receiving work from the principal owner of such work is termed as a contractor. Whereas in the application, those persons receiving work from the contractor are termed as sub-contractors. Any independent worker might either be a contractor or a sub-contractor. To qualify as independent workers only those persons receiving work from any other person and performing such work at its own work place or home, would be an incomplete definition. Whenever we describe an independent worker as any person receiving work from the employer and doing such work at home, there is a subconscious instinct to structure such an individual within the scope of an employment relation. However, this is incorrect. The most important characteristic of employment relation is a relation of dependence. It is of essence that the performance and execution of any work should fulfilled under the orders and instructions of the employer, within such hours specified thereby. There is no status of any person performing at home any work received, as being under an employment relationship.  The basic point differentiating such a person from workers is the manner of receiving his/her income. Under employment relationship, the worker is receiving the salary from the employer in return for the labour performed. Whereas, independent worker not only  for to obtain  income puts capital for the performance of the work, but it is necessary to have entrepreneurial skills and assuming risks for to run the business.

Independent worker would possibly obtain any income if the work performed appreciated. In this manner of work we qualify as independent worker and in fact desired to be assessed under the theme of doing work at home, as there exists no provision prohibiting the independent worker from employing other workers, in the event any such independent worker employs workers, he/she too assumes the position of an employer. This type of activity has nothing similar to the worker submitting its labour under an employment relationship and receiving a salary in return.

As regulated under the Labour Act by means of detailed provisions, receiving work from the principal employer and working as other employer are likewise covered by the status of independent employers. In work places, the regulations with respect to independent worker/sub-employer provided since required by the developing technology and business relations, but only in carrying out the principal work of the employer, certain rules set forth with respect to the rights of the workers of the sub-employer.

Precisely should mention that, the relationship between the sub-employer and principal employer is not cover under the LABOUR LAW. Such relationship might be under the judgment of enterprise contract or leasing or transport agreement, or any administrative agreement made and entered by government. The type of relationship between the principal employer and sub-employer or contractor is not important in terms of Labour Act. Let us point out that the existence of any liability of the principal employer towards the workers of the sub-employer does not require that the sub-employer relation is to be deemed within scope of any employment relation. To refer to any sub-employer/ contractor/ independent worker, should exists PRINCIPAL EMPLOYER. The meaning of this is that in the work place there are present jointly both the workers of the principal employer as well as the workers of the sub-employer. Sub-employer is an employer with respect to ones own workers who received work from the principal employer.

In conclusion,

Independent self-employed and workers are not under the same criteria .In case any independent employer itself employs workers would name as employer.  If not employing an employee, would name as self-employed person. In addition, any person who receives work from others and performs it, or markets any product manufactured, would named as sub-contractor or self-employed person according having employed workers or not. Such person might also receive work from a principal employer in any establishment and performs the determined work he received with his own workers, thus holding the capacity of the employer as well.

In this respect, the distinction between an executive and a worker might not possibly compare with either any independent self-employed person.. Each is operating at different areas and under different status. The rules they are subject to are different.  The difference between executive and worker cannot possibly compare to that between an executive and any independent self-employed. The independent self-employed is not subject to rights, authorities, and rules either like a worker or like any representative of the employer. It should mention out that any independent self-employed person is not and might become a worker. Self-employed person might be any employer employing workers. Also might be the sub-employer of any employer. In case the independent self employed is employing workers in its name and has received work from the principal employer, is qualified as contractor or sub-employer depending on the place where such work is performed. Any independent self employed person is employer towards ones own workers. Thereupon, the legal character of each is different from one another.

It can state in the assessment of the difference between an executive and worker like that between any independent self-employed person and the workers, which in case the independent /self-employer employ workers, it might anyway deemed as an employer. In this respect, he/she is not an executive. Executive is the superior of the worker, but neither owner of the establishment nor the employer. 

If independent self-employed person itself employs workers, he/she is an employer. If the independent self employed person is receiving work from any employer and performing its works either at its own work place and/or at its home, he/she has no relation at all with the workers of the employer that it has received such work from. However, if he/she performing such work that received at the work place of the principal employer and using his/her own workers as well, then the law has set forth provisions with respect to such work.[9]Both sides’ obligations arranged in detail.

If it is required to make any explanation concerning the matter of independent work on one’s own account,   the work which could  done by the main labour force at work places of the enterprise in order to avoid liability and reduce labour costs, , the employers attempt to  organize their own workers as sub-contractors to run the work. This both gives rise to weakening of trade unions as causes deprived of several rights provided to the workers under the Labour Act.

It could group the independent self-employed persons as those employing workers, who work as shifting between the status of sub-contractor and contractor, and those not employing workers and performing the work within the family only.

In relation with independent work the application with respect to perform the work of the same facility as the former worker of any work place on its own account has certain negative consequence.

The structuring of independent work beyond scope of performance via organized and technically equipped entrepreneurs in the respective capacities of contractor or sub-contractor has brought forth various hazards, particularly in the heavy industry sector.

Those attempting to perform such type of independent work facilitate escape from the system of labour security and social security. Most critical of all, work is being performed under a system that experience with respect to talent, know-how, skill and risk are eliminated.

We would particularly wish to point out that this system is in operation at vessel construction facilities and causes terrible work accidents that such a structuring has given rise to, in such works where independent work in Turkey to be performed via workers on the payroll is correct and also possible, so create independent self employed persons on the name of less tax and salary and benefits had its relevant risks.

It is also possible to operate such new working models like working at home or tele-working, which might exhibit similarities with independent working. Working patterns such as working at home or tele-working might possibly be as independent self employed working, or working as affiliated to any employer.

If working at home is accepted as any place included under the business organization of the employer and such employer is giving work to be made at home, then it is of no importance that such place of work is not the work place of the employer. Because as the concept of business organization stipulated under the Labour Act Article No. 2/3[10] , from the interpretation of the said article homes might as well be deemed as work places.

In that case, any person performing any work given to home would not be independent, but rather a worker working as dependent to the employer, and according to the Article 1/2 of Labour Act would consider with in the scope of Labour Law. [11]

Within the context of tele-working, it should be pointed out in compliance with the explanation under Labour Act Article No. 2/3, that under scope of the employer’s business organization, it is possible for the employer to that cause makes tele-work, and that the place therefore is outside the principal work place. In that respect, the type of work that tele-worker performs in either home or somewhere else under the orders and instruction of the employer.

Further, tele-working is a type of working that is more dependent on the employer than working at home. In performance of the act of doing work, there is a stricter interdependence relationship with the employer. Therefore, it should  pointed out that workers of this type shall be deemed as workers in performing their jobs provided they are included in the business organization of the employer, and shall not be qualified as independent self-employed workers.

3.Which other hierarchy levels are relevant in your jurisdiction and in which respect (e.g. blue collar/white collar workers; regular employees, intermediates, executives, board members, etc.)?

Under Turkish Legal System, those in charges of the organization of any establishment and managing the other employees are designated as employers. However rather with respect to professional structuring, the possession of the assets of the establishment and management of the facility differentiated from one another. For conducting of the business, institutions make and enter into agreements with executive managers. These individuals are generally at the same level with the shareholders who are board of director’s members, and are even entitled to use such authorities with respect to adopting legally binding decisions that company’s shareholders do not possess.  Such a duty delegated thereto by means of a resolution of the board of directors. In the event the executives use such authorities beyond the free will of the shareholders, termination of employment contracts is present at all times. As such persons are equipped with authorities to give orders and instructions in the management of the company business or managing the facilities of the establishment, they are at a distinct position when compared to the other workers.

On the other hand, it should mention that, under Turkish Labour Law, there is no situation like those examples in the West where physically working (blue-collared employees) and those intellectually working (white-collared employees) are differentiated and organized under discrete trade unions.

There exists an arrangement based on the concept of single type of worker. As such single type of arrangement enables regulation with the least possible limitation in terms of labour union membership, collective labour agreement and strike rights granted to the workers under the Constitution, the existence of such concept of single worker type has been an appropriate method in providing for equality as well.

Thereby, it is possible for any employee other than an executive or employer’s representative, to become members in trade unions, and as only in the case the employer’s representative manages the whole establishment, its membership to a trade union is avoided, we might specify the hierarchical level in this manner.

4. In detail, which effects does the distinction between executives and employees have in the following employment legal fields:

4.1. Collective bargaining – Are executives eligible to union membership? Are there different types of collective bargaining agreements for both sorts of staff? Are there any other aspects in this respect?

As a requirement of the provision under Article 51 of the Constitution of the Republic of Turkey[12] as well as under such system provided under Article No. 20 of Trade Unions Act Number 2881[13], workers and employers are free to become members of trade unions. Article No. 21 of the Trade Unions Act has set forth that only military personnel (except for those employed as workers in the meaning of the Trade Unions Act before work places under Ministry of National Defense, Gendarmerie General Command as well as Coast Security Command) are not allowed to become members and establish trade unions.

Likewise, it is provided under Article No. 22 of the Trade Unions Act that it is free to become members as well as resign from membership in trade unions, that workers might possibly become members in trade unions that the work place is affiliated to, and further that the employers might as well become members in employers trade unions. It stipulated under Article No. 25 of Trade Unions Act that in the event employers and employer’s representatives lose their such title and capacity, membership of any corporate person employer shall not be deleted, and that upon termination of the title of employer’s representative, only the memberships and duties thereof shall cease.

Employer and worker are defined under Article No. 2 of the Trade Unions Act and it is stated that also employer’s representatives are considered as employers under scope of this act.[14] And as a condition for being deemed as an employer’s representative, it is sought to be authorized to direct and manage the entire establishment. Pursuant to the explanation under this article, it is possible for those holding managerial positions to become members in trade unions in their respective capacities of employer’s representatives and assume duties thereunder. With a clear expression, corporate person employer is becoming member to any employers trade union and the executive who is the general manager of the company in the capacity of employer’s representative is both representing the employer before the employers trade union, and might also possibly assume duties in the organs of such trade union. In this case, it should be pointed out that executives are not entitled to become members in workers trade unions. Because it is not anyway possible for any person who represents the employer before workers trade union becomes a member of workers trade union at the same time. Any executive with such position is required to manage the whole establishment as a requirement of Article No. 2 of Trade Unions Act.

It should mention out that , other managers in the establishment and those executives who take part in the management of the facility but who do not manage the whole establishment are entitled to become members in workers trade unions.

There is no different Collective Labour Agreement for executives.  To tell the truth in executive employment contracts, which provides much more different benefits to the executives, requires nothing existing in the collective agreement provisions to apply.

Further, although there is no provision under (TİSGLK) Collective Labour Agreement Law, due to a strange application developed by the decrees of Labour Courts, workers such as managers, chiefs, engineers and even certain office personnel, who qualified as employer’s representatives but not executives and entitled to become members of the workers trade union, are left also outside the scope of the collective labour agreement by practice. These workers are left to the field of employment contracts only. Even though such employees are members of the workers trade union, they are excluded from the scope of the collective labour agreement.

Such being the case, it should mention that executives/employer’s representatives generally are not included under the scope of the collective labour agreement.

It is a fact that such an application is in contrary to the principles of the Constitution as well as the right to become member of a union. Unfortunately the application realized as leaving all employers representatives outside the scope of collective labour agreement, although it should not consider all of the employer’s representative as an executives within the context of  Trade Union Act art 2, where an executive is described as any individual authorized to manage an entire establishment in the name of the employer.

There is no practice of arranging any separate collective labour agreement in respect of those left outside the scope. Thereby such group of employees is deprived of such a constitutional right.

4.2.   Works councils – Do works councils represent executives in your jurisdiction? If not, are there other representative bodies which can represent the executive’s interests on a company/facility level?

Turkish Labour Law has not included Works Councils. In work places, representatives of trade unions carry out the relations between the trade union and workers, and might possibly act in order to resolve certain problems to arise between the employer and workers. Keeping in mind that due to weak trade union activities, trade union representatives are anyway not functioning freely and there is no functionality at many facilities, it should hereby pointed out that generation of works councils would possibly end up with chaos and conflict with trade union representatives. There is now no ambient in work relations to enable any warm approach towards works councils.

As executives manage the establishment themselves, as long as their interests with respect to their respective rights do not conflict with the board of directors, there is no impediment for them to obtain their rights pursuant to provisions of employment contracts. In the event any dispute arises between the executive and owners or the board of directors, the means of settlement therefore is to seek recourse in any court of law.

4.3. Pension rights – Does the distinction between executives and employees affect the individual’s rights under the pension laws in your jurisdiction? If so, please describe in which respect?

In terms of the social security system, qualities of executive or worker are not causes for any change in the legal rights. However, the total amount of wages received becomes important with respect to the amount of pension salary to be allocated upon pensioning. As executives receive higher wages and as Premium is paid according to such wage under the social security system (upper limit of the Premium amount), the pension salary is accordingly different. For executives, certain possibilities for special insurances might also be provided. The employer might pay the premiums for the executive to benefit from individual pension system or cause private health insurance affected.  It is seen at certain establishments that in general provisions are included in collective labour agreements with respect to the payment of individual pension premiums. The employer is providing special insurance facilities besides and in addition to compulsory social insurances, mainly for senior executives.

Under scope of the compulsory social security system, there are no differences with respect to the rights provided to workers and executives. All employees benefit from the same rights and privileges under the compulsory social security system. However, the amount of Premium paid with respect to pensioning determines the amount of the pension salary.

4.4.   Individual employment legal rules – in particular

– working hours,

– liability,

– equal treatment,

– disciplinary procedures,

– dismissal law,

– restrictive covenants?

A) Working Hours:

Working hours at the facility are regulated under Article No. 63 of Turkish Labour Act. Accordingly, weekly working time is 45 hours per week. At such facilities where it worked 6 days a week, working time is 7.5 hours a day. Whereas at such facilities where it worked 5 days a week, working time is 9 hours a day. At establishments, working hours might arrange as being less than the previously mentioned. Working hours are set forth under the law as a maximum taking into consideration the principle of equality for all workers. It is not possible to make contracts setting forth working hours in excess of the aforesaid. Such provisions are mandatory provisions. In terms of working hours at the work place, it is against the law to make an agreement with the executives that they shall be working for longer hours. However, within framework of a flexible working system, provided weekly working hours are not exceeded, it is possible to arrange the daily working hours in a different manner and incorporating such changes like determining the number of days in a week that are not to be worked. The law has brought forth flexibility in relation with this issue.[15] Actual status of executives with respect to working conditions might be different. Duration and uncertainty with respect to the working hours of executives is a situation that those assigned to management positions in an enterprise encounter very frequently. Most of the times to limit the activities of executives with fixed hours could consider contrary to the nature of business.

Security of labour, force majors, problems occurs in functioning the enterprise are all indications that working hours of executives might compulsorily extend beyond such legal arrangement regulated under the Labour Act. Therefore, it should hereby be pointed out that there are applications that differ from one establishment to the other with respect to executives.

It is worthwhile to mention briefly about the overtime working where stipulated in Labour Act Art. No. 41, and subsequent articles which would give an idea about the procedure going on within the context of executives.

According to the said articles, in return for any overtime work fee should be paid. Within the context in application of overtime payment there is no distinction made between executives and employees. All workers receive a fee in case they perform any overtime work.

It provided under Labour Act Article No. 41/8 [16] that annually only 270 hours of overtime work could be  made. This issue is also a mandatory provision. There is no different application of this article with  the respect to worker or executive. In case another amount for over time fee is determined, which could not possibly be less than the minimum wage, then under employment contract or collective labour agreement  these amounts should be  paid. If no other amount adopted under employment contract or collective labour agreement, then the law provides that for each and every hour of overtime work, overtime fee should be calculated by increasing 50% the hourly wage corresponding to normal work. 

As regulated under the Labour Act, a provision might be added to the employment contracts such that any overtime work up to 270 hours annually is included in the fixed monthly wage. In that case, if an agreement contracted with the executive over a fixed monthly salary, then the fee he/she receives is going to be the same regardless of whether or not any overtime work is actually performed.[17] Concerning workers as well, it is possible to make a wage payment in the form of a fixed monthly fee, and any overtime work might be considered as having been included in such monthly salary. There is no different application between the executive and the worker with in that context. Yet in general, as widespread application is to enter into employment contracts with employer representatives/ executives, by basing on a definite term and fixed monthly fee. It might be the case that the fee in consideration of 270 hours being the maximum annual permissible overtime work is included in the fixed monthly wage.

However, in application of this system, it is compulsory that a written provision thereto is contained in the employment contract. Otherwise the employer might not say that, he pays a fixed monthly wage, therefore any overtime payment included therein. Although the annual overtime hours workable limited under the law, with 270 hours a year, the reality is overtime worked in excess of such. Non-payment of such overtime work reason of the main disputes that arise between employer and worker whenever employment contracts are terminated.

B ) Liability :

Liabilities of workers, employer representatives or executives are not the same. Liability of employer representative/executive is of a wider scope, and concerning work accidents, monetary liabilities, responsibilities included within framework of the social security system, their responsibilities are at a different dimension than those of the workers.

Executives, exactly like employers, have liabilities with respect to the establishment, with respect to such transactions in relation with the management of the establishment. Unless executives are personally at fault, the monetary responsibilities against such imperative provisions that they  obliged to perform before laws as well as otherwise shall be on account of the establishment, in other words on account of the employer.

Material considerations are payable by the establishment. Personal responsibility of the executive arises only upon his/her being responsible from such damages originating as a result of such illegal acts caused by his/her own deeds.  In cases where there exists no personal fault or neglect, the executives have no responsibility with respect to general laws other than those regulated under the Labour Act. Monetary fines as well as indemnities are specified as debt of the establishment. In case the executive has any fault or neglect, then the employer is entitled at all times to seek recourse in and to the executive.  In terms of both the workers as well as executives/employer’s representatives, their main responsibility towards the employer is to comply with the orders and instructions of the employer, and in the event any damage is caused in the establishment, the consequences thereof is set forth under Article No. 25 of the Labour Act. [18] In case the conduct occurring is classified as a crime in terms of the Penal Code are thereby requires a penalty, both the executive/employer’s representative or the worker might be sentenced to a penalty befitting such criminal deed.

If in terms of the Executive/Employer’s Representative, any illegal act occurring at the work place is classified as a crime; related punishment would apply pursuant to any decree adopted by criminal court. According to the nature of such crimes, it might be possible that the same are converted into cash, or postponed. In this respect, there exists no difference between executive/employer’s representative and any worker.

To state as a concluding point, there are limits to such rule that the executive/employer’s representative would be responsible like the employer as set forth under Article No. 2 of the Labour Act. Such responsibility is not so extremely wide like the responsibility of the employer. The executive/employer’s representative is responsible towards third parties within limits of its duties and authorities on grounds of matters related to the establishment. In the event it has no personal fault or neglect in terms of indemnities, it has no responsibility either with respect to its personal wealth.

Liabilities of worker and employer/employer’s representative/executive are regulated under and in respect of the articles of Labour Act. Accordingly, executives are held responsible similar to the employer. [19] The state is authorized to monitor as well as inspect the legislations in practice with respect to the work life. Employers as well as executives are obliged to comply with the rules with respect to supervision of work life. The state uses such surveillance and supervision authority through inspectors.

Employer and employer’s representative/executive has administrative as well as criminal responsibility. Such responsibilities are set forth under the following provisions:

Correct Statements

Provision stipulated under Labour Act Article No. 96[20] with respect to making of correct statements before official authorities for both the worker as well as the employer. According to the provision it is stipulated that employer should not force employees to make different statements rather than the reality to the official authorities , and that in the event the workers make negative statements against the employer, it is prohibited to attempt any ill treatment in relation therewith. 

Likewise, it is stipulated that employees should not make statements at workplaces against the employer contrary to the truth. Such an unjust manner as to put employers in to difficult position and act in an ill-willed way prohibited.

Within the context of this provision in general whenever the employment contracts of executives are terminated by employer and if  the employment contract is not terminated due to expiry of the term of the agreement or if the employer has terminated the employment contract pursuant to Article No. 17 of the Labour Act, executives might possibly generate scenarios as to the termination having been carried out in an unjust manner. Thereupon, they are capable of putting the employer at difficulty by making use of both the data they have acquired while working at the facility as well as certain defaming acts and deeds which are not in compliance with the reality. In order to avoid the aforesaid, it is set forth under the said article that such acts are prohibited, and both legal as well as criminal sanctions are taken into consideration. 

Violation of the obligation to notify the establishment. Obligation to report the workplace at the opening of the establishment as arranged and regulated under Article No. 98 of the Labour Act[21], is very expressly stated under this article by very clearly using the concepts of employer or employer representative/executive, that in case the same fail to fulfil such legal obligation, monetary fine is to be paid.

Violation of the  general provisions  Under Article No. 99 of the Labour Act [22], it is provided for monetary fine in the event of departure from the principle of equality and (Art  5) as well as (Art 7) ( Art 8 )( Art 14) (Art 28).

Violation of the provisions on  mass dismissal- It is indicated that in cases of violation from such provisions with respect to mass dismissal of the workers, the employer and employer’s representative shall be charged with monetary fine for each and every worker so dismissed.[23]

Violation of the obligation to employ handicapped as well as former convicts  It is stated that in such a case, the employer or employer’s representative not employing handicapped individuals as set forth under Labour Act Article No. 101 and Labour Act Article No.  30 shall be charged every month with monetary fines up to the number of handicapped failed to be employed. [24]

In the event of violation to the provisions of the wages provides that any employer and employer’s representative not pays on time, or falls to pay deliberately, not pay in full the wages of the workers, shall pay monetary fine for each and every worker.[25]

Violation of the annual paid leave provisions.

It is compulsory to allow workers use their annual paid leave rights. Or if the employment contract has been terminated and the related payment of paid leave would not be given, employer and executive/employer’s representative are charged with monetary fine.[26]

Violation of the provisions with respect to the organization of  work.

In the event of violation to the imperative character provisions relating to the organization of work, as set forth under Labour Act Article No. 63 and  as well as the relevant regulations, such the circumstances as , not to allow  intermediate rest time , excess the night work duration , no change over in night and day shifts, employ under-aged workers , not to give birth leave, stipulates monetary fine to be charged on so acting employer and executive/employer’s representative.[27]

Violation of the  provisions with respect to worker health and safety

Under Labour Act Article No.105 and related regulations it is provided that any employer and executive/employer representative violating the said provisions would penalize with administrative monetary fine.[28]

Violation of the provisions with respect to the supervision and inspection of work life.

Labour Act gives importance to the inspection of the work life, and any attempt to hinder the officials assigned with the duties of supervision and inspection from performing such duties classify as crime, and provision for administrative monetary fine set forth for those employers or employer’s representatives/executives acting contrary to such rules concerning inspection.[29]

Labour Act has set forth provisions with respect to the justifications of administrative monetary fines as well. [30]

It has been attempted here above to summarize responsibilities of imperative nature that bring forth penalty sanctions with respect to the employer as well as employer representative/executive.

C )  Equal Treatment

Employer is required to treat workers in an equal manner. In this respect, it is not possible to make any distinction between executive and worker. The employer is indebted to treat everyone working at the facilities in an equal manner. And likewise, it is not possible for any executive to violate the principle of equality while using the managerial power on the workers.

As Labour Act Article No. 5 [31], principle of equal treatment has entered Labour Law as a new provision. The employer is obliged to provide everyone working at the workplace equal working conditions and facilities, under principle of fairness granted by contemporary labour law.

In case of applying different procedure between executives and workers by employer within the context of wages of the executives should not define as the violation of the equality principle. While equal treatment is equality in terms of any application with respect to workers of the same level and qualifications, and without taking gender differences into account. It is natural in terms of the executive that any person liable from managing the entire establishment, undertaking several liabilities and responsibilities, providing for the work security in the establishment, being responsible concerning administrative matters would result in its obtaining   remuneration under a method different than that in effect for the workers.

And the reason for this is that it is quite obvious for the EXECUTİVE to be superior to and different from the workers in terms of its qualifications, education, capabilities, assuming initiative, responsibilities as well as task performed.

Also application of different wages between the workers without any discrimination for sex, but basing on works done, skills, qualifications, educational status, capability of using initiative as well as social condition and status, would not be by any means contrary to the principle of equality. As a matter of fact, under Labour Act Article No.5, in the presence of essential causes and presence of causes with respect to the quality of the job, it is understood from the interpretation of the said article that different applications might be made between the employees. No different wage application might possibly be made solely for works of equal value, between workers of equal level.

We would further like to point out that also under Article No.10 of the Constitution of the Republic of Turkey, a general principle of equality has been adopted for all Turkish citizens. Such provision with “Equality Before Law” heading [32] provides that everyone equal before the law, men and women are likewise equal, no person or group has any privileges, State organs are obliged to act in compliance with the principle of equality. Provision with respect to principle of equality contained under Labour Act Article No. 5 is based on Article No. 10 of the Constitution.

It is a fact that such rule with respect to the principle of equality stipulated under Article No. 5 of the Labour Act couldn’t be interpreted as deeming everyone equal in an absolute manner. Existence of different working conditions requires differentiation between the employees. The equality mentioning here is an objective sense of equality. The criteria to be based on in assessment of equality are required to be objective. Providing different rights and privileges to types of work of differing qualities does not constitute any violation from the principle of equality. In this respect, making of any different arrangement with respect to the executive has nothing to do with violation of such principle of equality.

D ) Disciplinary Rules

Matter of discipline in respect of Turkish Labour Act :

In workplaces and establishments, provisions regarding discipline might be accepted by guidelines. It is possible to be included in Collective Labour Agreements such provisions like making proceedings under resolution of a disciplinary board in matters such as dismissal as well as penalization of workers. Whenever the case is as such, for any act of dismissal or application of any disciplinary sanction, it is so required that initially the defense of the employee should taken by the disciplinary board. Such disciplinary board consists of representatives of employers and workers or trade union representatives. The employer would give a decision according to the decisions adopted by such board. Decisions made by such boards are generally adhered to by the employers. However the employee is entitles to apply to Labour Courts concerning dismissal from work and application of disciplinary sanctions. It is out of question that the disciplinary board decisions are not final. If there is a disciplinary board within any establishment and a discipline guideline exists, then for settlement of any dispute, the judge is seeking initially the decision adopted by the disciplinary board.

Decisions to be taken by the Disciplinary Board should not be in violation of laws and those rules and sanctions set forth under the regulations of the establishment. It is not possible to create new crimes by acting in violation of those rights and authorities granted under the laws.

The Disciplinary Board might make inquiries only with respect to the management and supervision of the facility and adopt decisions pursuant to provisions of the discipline regulations. Scope of inquiry of the Disciplinary Board is limited to such provisions.

For disciplinary board decisions to be binding, it is so required that the regulations of the disciplinary board on which the decision is based are not contrary to general rules of law, that they are objective, not  contrary to the rules of good-will and are to be in compliance with the material facts. In the event of any departure from the aforesaid, it is possible to apply to a court of law, and pursuant to the decision made, obtain the rights provided under Labour Act in return for such rights lost.

Examining the subject matterwithin context of the executives, it is not possible to consider adopting a decision by any organ such as the disciplinary board for termination of the employment contract of the executive or concerning any disciplinary sanction. Actually it is contrary to the nature of the individual as being the top of the hierarchic chain of the enterprise and gives instructions and orders for to run the business, to the workers and face with disciplinary board decision during termination of the employment contract, where there are the worker representatives as well. 

It is specified under employment contracts entered into with executives/employer’s representatives, for which reasons the contracts might possibly be terminated. Further, in the event any definite term employment contract is made, it is a fact already known to the executive such date on which the contract shall terminate. In termination of the employment contracts entered into with executives/employer’s representatives, even in the event that such contracts are terminated for justifiable causes, existence of a Disciplinary Board within the work place does not necessarily require any decision be made with respect to the executives.

Generally in circumstances such as sales of the company’s shares, change of their possession, and change of the members of the board of directors, the employment contracts of executives/employer’s representatives, whom we generally encounter in the capacity of CEO or general manager, or assistant general manager, are terminated by giving them their indemnities as well as such other rights. For that reason there is no need of disciplinary committee and there is no such method that is established in establishments.

Disciplinary committees are generally present in large sized establishments and at such work places where there is a Collective Labour Agreement in effect and a trade union is structured, and they result in positive conclusions in settlement of several disputes. We would also like to point out that in relation with matters concerning workers, we are of the opinion that disciplinary committees should be mandatory, an even establishment of committees such as annual leave committee, work safety committee, work supervision committee, bonus payment committee would be more beneficial in terms of the functioning of establishments.

In the meantime, it should mention that that to adopt any proceedings via decision of the disciplinary committee, relating to the workers do not require a long time. Time required for such disciplinary committee to take decisions with respect to the worker either for dismissal or punishment is very short.  Since for the employer to possibly apply the sanctions applicable under Labour Act Article No. 26 with respect to the worker and to notify the worker thereof, the employer is required to use its right for immediate termination. Term for this is 6 work days as from the date of becoming aware of the act.

In the event of not using such right within the specified time, possibility of using such right is eliminated[33]. Therefore, it is required that the disciplinary committee should make its decision prior to the expiry of such term, so that if the employer is going to terminate the employment contract of the worker within such term of 6 work days, it could possibly serve notice of its such decision within the legal time granted. As the decision taking processes of the disciplinary committees are very short, there is no risk such as concluding the dispute in long time.

As a result it should point out that ,executives  being the party  of such committees, it is not possible to consider that the disciplinary boards would authorized to make decisions about the executives as well.

E ) Dismissal Law. (Rules With Respect To Termination Of The Employment Contract)

In relation with termination of the employment contract, there exist provisions under Articles 17, 18, and 25 of Labour Act. As it is already explained here above, Labour Law Article No. 18 is not possibly applicable with respect to the executive/employer’s representative. So it is possible to terminate the executive’s employment contract pursuant to such provisions under Labour Act Article No. 17 or Article No. 25.

There is contained employment security under the Labour Act concerning workers. Due to employing more than 30 workers in establishments it is restricted to terminate their employment contracts in parallel to such provisions of ILO Agreement Number 158 which restricts such right for termination, included under Turkish Labour Act as well.

The employer is entitled to terminate the employment contracts of workers in case of existence of such causes indicated under Article No. 25. There is no difference with respect to the application of the said article for either the worker or the employer.

F) Restrictive Covenants

No agreement provision that is contrary to the mandatory rules under the Labour Act might possibly be agreed upon by and between the parties. Thereupon, it is not possible either in terms of workers or with respect to executives to make and enter into contracts that would bring forth restrictions to their respective legal rights.

It should point out that under Turkish Labour Law and legal system has adopted the principle of freedom to conclude contracts.

Besides the aforesaid, individuals are entitled to enter into and conclude contracts or otherwise with any person they so wish. This is called autonomy of free-will. Article No. 48 of the Constitution by containing a provision such as [34] “Everyone has the freedom to work and conclude contracts in the field of his choice”, has secured the freedom of concluding contracts. However, freedom of concluding contracts with the aim of protection under such general principle of public interest under legal order is restricted.

In respect of Labour Law, let us point out that the general principle of freedom to arrange employment contracts is left to the voluntary choice of the parties as freedom to enter into contracts or otherwise, as well as freedom to enter into contracts under specific terms or otherwise. Concerning the social character of the employment relations there require restrictions set forth on contracts to avoid any kind abuse in between partners.

There are prohibitions under Turkish Labour Act with respect to entering into contracts with certain persons or not. For instance, it is provided under Article No. 50/1 of the Constitution[35] as that no one may make to perform work unsuited to his age and gender. There exists a provision that minors, women, and those with physical as well as mental incompetence are to be specially protected regarding their respective conditions of work. In connection with this general rule, pursuant to provisions set forth under Articles No. 71-72-85-87 of the Labour Act[36] it is prohibited to make and entered into employment contracts. Penalty sanctions are applicable to any employer in case violation of the said provisions.

Likewise, there are also provisions under Labour Act that mandates employment contracts be made. For instance, according to Article No. 30 of the Labour Act, there is an obligation to make employment contracts with handicapped individuals, former convicts as well as those aggrieved by terrorism. Also, pursuant to Labour Act Article No. 31, those leaving work due to military service or any other legal duty are required to employed instantly to any vacant position, or to any position to be vacated in preference to such other parties demanding. Yet another requirement is that if mass dismissal has been made in workplace and then it is so needed to re-employ, pursuant to Article No. 29 of the Labour Act, the employer is compelled to invite to work those who are fit regarding their respective qualifications.

Such obligations concerning making of employment contracts are put into action on grounds of social reasons, and the employer is compelled to comply therewith.

It is not possible to enter into contracts of such character to violate the Labour Act and law provisions in general both in breach of such mandatory rules as well as containing provisions that are contrary to personal rights, moral and customs. Such employment contracts whereby legal rights of workers restrict or containing provisions as waives the rights and receivables legally granted are invalid. Such agreements are not legally protected and are deemed void.

In the event if any foreign element appears in the employment contracts, what kind of method is applicable in cases and circumstances requiring combined implementation of different legal systems?

Any foreign element might be the case whenever the worker is a foreign citizen, the employer is a foreign national, or the work place is at a foreign country yet the worker and employer are of the same nationality. Whenever the case is as such, it is made reference to and connection with the judicial system of several countries. In these cases it is necessary to resolve under which country’s judicial system the employment contract is to be assessed.

Article no 24 of Turkish International Private Law and Procedure Code provides that, those debt relations arising from the contract are subject to such law expressly selected by the respective parties.

If the parties have not expressly selected any law, that law with respect to performance place of the debt shall be applicable to the contract. In the event the place for performance of the debt is more than one, then law with respect to the performance of the act that prevails in such debt shall apply.  Under these circumstances, in the event of disputes arising with respect to employment contracts bearing any foreign element, concerning which judicial system would applicable, primarily any judicial system so selected by the parties shall  applied, and in case such does not exist, the  judicial system of the place for performance of the debt, in other words the place where the worker performs his/her duty shall be applied.

To elaborate the matter by giving examples; when the incident is viewed from the perspective of Turkish legal system, under any agreement entered into by and between a foreign national employee and Turkish worker, and the performance of the work concerned is in Turkey, whereby the parties thereto made an agreement subject to the legal system of a foreign state, and if the rules set forth under such foreign legal system are contradicting with the rules of the Turkish legal system as well as are in contradiction with the imperative rules of law, then application of such foreign rules of law in conflict with the rights and interests of the worker shall not accept by Turkish Courts of law.

Despite having agree upon that the employment contract could  subject to foreign law, as stipulated under the Article No. 5  of International Private Law and Procedure Code, that in the event of any provision applied might found expressly violating the Turkish public order, such a provision shall not apply.

Although it is adopted under Turkish Labour Law the freedom of making contracts by free will, standards of labour law mandates intervention with such freedom of making contracts, being in close contact with public order as well as social order.

Therefore, the existence of any foreign element as well as inclusion such provisions that employment contracts may be subject to foreign laws, do not necessarily mean that such provisions of foreign law are applicable under all circumstances. Such rules of foreign legal system might apply as long as they are not violating Turkish Legal System and rules of imperative nature regulated under employment relations.

Thereby, it is possible to include restricting provisions in employment contracts, provided such rules are not contrary to the rules of law and those rules of imperative character.

5.    Are arbitration clauses valid and/or typical for executive contracts/employment contracts in your jurisdiction?  If there is no (valid) arbitration clause, are there different courts competent to hear cases brought by/against executives/employees?

Under Turkish Labour Law relations, there is no provision prohibiting any arbitration clause. However, in the application up to the present day, the Supreme Court of Cassation somehow blocked the method of arbitration under certain judgments that constitute an application as if there is a requirement for settlement of disputes through labour courts  the with respect to employment relations.

Application concerning to include the arbitration clause in the contracts for to settlement of the disputes within the context of worker and employer in employment relations is due to lack of culture in the society in this respect, and no valid as well as  efficient application has yet been put into force and effect.

As explained here below, in relation with the settlement of disputes concerning work security, an arbitration agreement is possible only in this field. Yet the Supreme Court , by not allowing for the award made by the arbitrators in this respect extend beyond the facilities provided under work security, is putting emphasis on the fact that pursuant to Code of Procedure  on Labour Courts, the place of settlement for any other disputes is under jurisdiction of Labour Courts.

Under Article No. 20 of the Labour Act[37], there is a provision regarding arbitration stipulated. Such clause is in force and effect in any action to be filed on grounds of return to work of the worker under scope of work security. Legislator has also included a provision with respect to a special arbitrator, concerning objection to the termination made by the employer in the event the worker is under the coverage of work security. Accordingly it is possible to raise such an objection before a court of law, as well as taking the dispute to a special arbitrator in case the parties reach an agreement therefore.

For the existence of any valid arbitration clause with  respect to work security, primarily the parties are required to reach an agreement about the arbitration clause. There are likewise differing opinions in the doctrine as to which stage such an agreement is required to be made.

Making of an agreement with respect to arbitration clause at the time of construction of the employment contract or in the course of its continuation creates a dispute as to whether the worker used his/her free will at the time the said clause is adopted.

There exists dependence as well as affiliation relationship between worker and employer. It is a fact that the worker would have no other alternative, as the worker desires establishment of an employment relation at the time of construction of the employment contract. Therefore, it is defended that the arbitration clause contained in the contracts is required to be deemed invalid.

Thereupon, it is expressed as a majority opinion that any arbitration agreement is to be made after any dispute arises.

As a matter of fact, it should be accepted that any arbitration clause made after any dispute arises would become more valid.

In relation with this matter, 9th Civil Department of the Supreme Court of Cassation adjudicated under its record number  2007/20298  and 2007/37365  verdict number, dated 10.12.2007 that , in case of any dispute with  respect of special arbitrator, any arbitration agreement giving rise to one of the parties making use of its economic as well as social superiority over the other party and containing a provision with respect payment of receivables concerning labour would deemed as invalid pursuant to Articles No. 19 and 20 of the Law of Obligations as well.

According to the majority opinion in the doctrine special arbitrator clause might consider null and void, not only the clause of special arbitrator  arranged by means of an agreement  entered between the parties after the dispute arise , but also  in terms of Articles 19 and 20 of the Law of Obligations and as well as  in the course of making of an agreement with respect to acceptance of a special arbitrator clause by and between the parties of such employment contract during the construction or continuation of it , on grounds of the existences of the circumstances set forth under Articles No.23-24-27-28-29 of the Law of Obligations.

However, Article No. 31 of the Law of Obligations has limited by one year such term of claiming the invalidity of the special arbitrator clause by basing on the said articles of law. This term is an abating period. Commenting the issue of special arbitrator in this respect, the best way in order for valid and applicable special arbitrator clause and not to cause  any objections, is that parties should make an agreement  whenever any dispute arises.

Referring to such arbitration clause with respect to work security in the general sense, would observed that such arbitration clause might possibly could  construct solely by the parties in the employment contract. The expression of the law is in this direction. In other words, it is strictly out of question to accept arbitration clause as a provision of the Collective Labour Agreement. Because while in the original form of the text of law there existed a rule that arbitration clause would acceptable under any collective labour agreement, this part has been deleted by a decision of Court of Constitution. As explained here above, we hereby would like to point out that we are in favor of the opinion that such a deletion is justifiable.

Justification of the appeal made to the Court of Constitution with the demand for deletion of the provision with respect to settlement of the dispute concerning work security before a special arbitrator such as;

“Is as such that depriving the worker who is at a weaker position economically, from a labour court as well as a natural judge , and making compulsory to seek recourse in advance in a special arbitrator in the settlement of such a dispute that is of mutual character by and between the worker and the employer, would restrict the freedom of seeking rights and not in compliance with the requirements of a democratic social order as well as principle of being commensurate , and that thereupon contrary to Articles No. 2-5-13-36-37 of the Constitution.”

In the decision of  the Court of Constitution also stated  that only in the event of including a provision in the Collective Labour Agreement with respect to seeking recourse in a special arbitrator, that is of normative character, and be binding on those workers who are members of the trade union, and if there is any provision in the Collective Labour Agreement contained under Article No. 20 of the Labour Act, inclusion of such provision that the dispute shall be referred to a special arbitrator would be of imperative character, and that this condition is contradicting with such provision set forth under Article No. 36/1 of the Constitution as   …“everyone is entitled to the right of making use of legal ways and means to file claims before judicial authorities in the respective capacity of claimant, and be judged in an equitable manner. Because in the event ant provision is included in the collective labour agreement with respect to arbitration, as such a provision would binding similar to any provision of law and substitute the free will of the worker, deleted such paragraph of the article on grounds of violating the Constitution to include a provision with respect thereto in the Collective Labour Agreements.

It is further required to  point out that in respect of the matter of special arbitrator, pursuant to such provisions contained under Article No. 533 of the Code of Civil Procedures the awards made by arbitrators are not possibly examine as per their essential motives. Therefore, arbitrator awards might only be taken to the court with in the respect to procedural reasons which would restrict the freedom of seeking rights.

As considered from this perspective, inclusion of arbitration clause in Collective Labour Agreements actually constitutes violation of the Article No. 36 of the Constitution. However, in taking the dispute to a special arbitrator upon agreement of the parties according to the employment contract, this would not consider as violation of the article No. 36 of the Constitution. Here, only the own free will of the worker is under consideration. As there is no general agreement covering all workers, and since the worker is waiving the right to file an action under his/her own free will, this could not possibly be consider as violation of the said article.

As a general rule, in relation with any and all kinds of disputes concerning labour relations, regardless of whether it is related to executives or workers, Labour Courts established and in relation with contracting, contents and termination of employment contracts[38],  are processed before such courts of law. And there are also departments under the Supreme Court where especially labour disputes are settled. Labour relations have been oriented by means of the deep-rooted rulings of the same, and some very essential criteria are accepted with respect to the application of the law in those labour departments, and thereupon judgments are made. In other words, as judgments of principle are generated in settlement of disputes related to labour relations by Supreme Court, there are no substantial differences and contradictions between the awards relating to the same or very similar disputes.

6) Regarding social security (i.e. health care, unemployment benefits, public pension), do both executives and employees qualify under the mandatory social security laws of your jurisdiction? If not, what kind of protection is available for executives/employees in this regard?

Under Turkish Legal System, there is compulsory insurance as a requirement of Social Securities and General Health Insurance Law Number 5510. Under Article No. 4 of the said Law, those regarded as the insured are set forth and listed, and under Article No. 7, such provisions related to the commencement of being insured are duly regulated. As the system mandates that the individuals working are to be insured, there is no distinction like a worker or an executive. Employees are included mandatorily within the social securities system. In the event of failing to register in the said system, the employer is to be charged with penalty sanctions. However, the presence of such an imperative provision has not yet prevented unregistered work.

7) Does the distinction between executives and employees play a role under criminal law in your jurisdiction?

In terms of Criminal Law, as responsibility is based on the concept of intent and fault, in order to speak about any criminal liability, the act should classified as a crime under criminal law. In the commitment of any crime, as a requirement of the crime being personal, any causal relation is sought for between the perpetrator of the crime and the act itself.

According to Article No. 38/6 of the Constitution of the Republic of Turkey, criminal liability is personal.  Personality of criminal liability means that an individual is held responsible only from any act committed by her/him. This principle explains as personality of penalties.  Everyone is responsible from his/her own act and pro rata his/her fault at that. Criminal liability is dependent on the person giving rise to any act constituting a crime by any action originating from his/her own act or neglect, and such a situation taking place as a result of such a faulty action. In criminal law, criminal liability is subjective and is dependent on fault. An individual becomes responsible from any act caused by his/her own action. Such principle of any individual that has not given rise to any crime by means of his/her faulty act not being punished is called the personality of penalties or the principle of criminal liability being personal.  Fault arises in the manner of intent or negligence.

Following this general explanation, for any employer’s representative/executive to be held responsible in terms of criminal law, the incident should have taken place as a result of the fault or intent of such individual performing the said act.  Only then he/she might be held responsible from and on grounds of any act defined as a crime with respect to the Criminal Code.

Fault takes place as acting contrary to the obligation of care and diligence. In general, in work relations any act defined as a crime is occurring due to fault.

In employment relations, criminal liability is generally generated as a result of faulty and negligent behavior of several people. Under such circumstances, each shall be held responsible pro rata his/her own fault.

Pursuant to Article No. 22/5 of Turkish Criminal Code, each perpetrator shall be held responsible from his/her own fault, and their respective penalties shall likewise be determined pro rata their faults. At this point, it should take care to detect whether or not any situation interrupting the causality relation between the perpetrator or actions of the perpetrators and the result. In the event such causality relation is interrupted and the possibility of foreseeing the result is eliminated, it is out of question to talk about any negligence of the perpetrator or perpetrators. Therefore, in employment relations, the manner of realization of the incident is of utmost importance in determining criminal liability. It is of essence who has the responsibility as well as when, how and under whose guidance such departure from law has taken place.

Since the general rule is as explained here above, whoever has performed such act taking place and classified as a crime, or taken part in occurrence of such act constituting a crime, he/she has criminal liability under highlights of the principle of fault and intent. With respect to the application of penalties, there is no difference between being an executive/owner’s representative and being a worker.

 Here, we should point out that in terms of Turkish legislative practices, concerning legal liability of the employer, principle of culpable liability is adopted. In terms of Social Securities Law, the liability of the employer with respect to any damage causing incident taking place due to any work accident and vocational disease, is based on the principle of fault. For the Social Securities Institution to possibly seek recourse[39] to the employer for any loss and damage, it is looked for the employer being at fault, and violates the laws.

                                           

Some of the References:

Laws

Prof. Dr. Nuri Çelik : Courses on Labour Law 22nd Edition

Prof. Dr. Nuri Çelik:  Review of Judgment ” Deeming Special Arbitrator Agreement Agreed Upon Under The Employment Contract As Valid Unless Any Condition Maiming Free Will Is Evidenced, Dokuz Eylül (Ninth of September) University Law School Journal Volume: 9, Special Edition, 2007, pp 17-30

Prof Dr. Sarper Süzek: Labour Law 2005

Mustafa Kılıçoğlu: Labour Act Annotation 2008

Prof. Dr. Nur Centel: Turkish Criminal Law  2009

Prof. Dr. Berin Ergin: How Is Recourse In The Employer Considered Under Social Securities and General Health Insurance Law? Mess Reviev Dec. 2006.

Prof. Dr.Gülsevil Alpagut : Institution of Subcontractor withih the context of  New Labour Act İntes Reviev. 2004.  

1According to the  Trade Union Act 2821 Art 2 the definitions:

Worker: Any person working under a contract of employment shall be considered to be a worker. Any person who undertakes to do mainly manual work under a contract for transport, excluding the vehicle owner, or gives his work to a publisher under a publishing contract, on a professional basis, and any person who does professional or manual work in an undertaking by way of participation under an ordinary contract of partnership, on condition that such a contract is open to any other person fulfilling the same conditions, shall also be considered to be a worker within the meaning of this Act.

The coverage of any person working under a contract of employment by the Act respecting the Retirement Fund of the Turkish Republic shall not be an obstacle for that person to be considered to be a worker.

Employer: Any person or corporation or non-corporate public establishment employing workers shall be considered to be an employer. The partners in an ordinary company other than the partners who participate by doing professional or manual work shall also be considered to be employers for the purposes of this Act.

Employer’s representative: Any person authorized to manage an entire establishment in the name of the person or corporation or non-corporate public bodies considered to be an employer shall be considered to be an employer’s representative.

The employer’s representatives shall be considered to be employers for the purposes of this Act.

[2] Collective Labour Agreement, Strike and Lock-Out Act (2822) Art 3 describes the Scope and level of collective labour agreement: A collective labour agreement may cover one or more establishments within the same branch of activity.

At an enterprise belonging to a legal or natural person or to a public organisation or institution that has more than one establishment in the same branch of activity, only one collective labour agreement may be concluded. Such an agreement shall be referred to as an enterprise collective labour agreement within the meaning of this Act. However, even where the institutions or establishments belonging to public organisations or institutions have separate legal personalities, a single enterprise agreement shall be concluded for these organisations and institutions.

Any dispute concerning the conditions required for establishments to conclude an enterprise collective labour agreement shall be decided within 15 days by the court of law having jurisdiction in labour matters at the place where the enterprise’s headquarters is located. In the event of an appeal, the court of appeal shall give a final ruling within 15 days.

Not more than one collective labour agreement shall be concluded or applied for the same period in an establishment.

3 Collective Labour Agreement, Strike and Lock-Out Act Art  62 has a definition of employer ‘s representative. Employers: The provisions of this Act as to rights and obligations shall apply to persons performing the duties of an employer or employer’s representative even if their wages or remuneration are determined by law. Any person holding a position as the employer’s representative in an establishment and acting as a party to a collective labour agreement or during collective bargaining as a representative shall be deemed to be an employer for the purposes of this Act

 

 

[4] Justification of termination with a valid reason Labour Act Art 18:

The employer, who terminates the contract of an employee engaged for an indefinite period, who is employed in an establishment with thirty or more workers and who meets a minimum seniority of six months, must depend on a valid reason for such termination connected with the capacity or conduct of the employee or based on the operational requirements of the establishment or service.
In the computation of the six-months’ seniority, time periods enumerated in Article 66 shall be taken into account.
The following, inter alia, shall not constitute a valid reason for termination:


a) union membership or participation in union activities outside working hours or, with the consent of the employer, within working hours;


b) acting or having acted in the capacity of, or seeking office as, a union representative;


c) the filing of a complaint or participation in proceedings against an employer involving alleged violations of laws or regulations or recourse to competent administrative or judicial authorities;

d) race, colour, sex, marital status, family responsibilities, pregnancy, religion, political opinion, national extraction or social origin;


e) absence from work during maternity leave when female workers must not be engaged in work, as foreseen in Article 74;


f) temporary absence from work during the waiting period due to illness or accident foreseen in Article 25 of the Labour Act, subsection I (b).


The “six month” minimum seniority (length of service) of the employee shall be calculated on the basis of the sum of his employment periods in one or different establishments of the same employer. In the event the employer has more than one establishment in the same branch of activity, the number of employees shall be determined on the basis of the total number of employees in these establishments.

This Article and Articles 19 and 21 and the last subsection of Article 25 shall not be applicable to the employer’s representative and his assistants authorised to manage the entire enterprise as well as the employers’ representative managing the entire establishment but who is also authorised to recruit and to terminate employees.

 

[5]Notice of termination Labour Act Art 17: Before terminating a continual employment contract made for an indefinite period, a notice to the other party must be served by the terminating party.


The contract shall then terminate:


a) in the case of an employee whose employment has lasted less than six months, at the end of the second week following the serving of notice to the other party;


b) in the case of an employee whose employment has lasted for six months or more but for less than one-and-a-half years, at the end of the fourth week following the serving of notice to the other party;


c) in the case of an employee whose employment has lasted for one-and-a-half years or more but for less than three years, at the end of the sixth week following the serving of notice to the other party;


d) in the case of an employee whose employment has lasted for more than three years, at the end of the eighth week following the serving of notice to the other party.


These are minimum periods and may be increased by contracts between the parties.


The party who does not abide by the rule to serve notice shall pay compensation covering the
wages which correspond to the term of notice.
The employer may terminate the employment contract by paying in advance the wages corresponding to the term of notice. The employer’s non-observance of the rule of giving notice or his terminating the employment contract by paying in advance the wages corresponding to the term of notice shall not preclude the application of Articles 18,19,20 and 21 of this Act. In cases where employment contracts of employees who fall outside the scope of Articles 18,19,20 and 21 of this Act by definition of subsection I of Article 18 have been ended by the abusive exercise of the right to terminate, the employee shall be paid compensation amounting to three times the wages for the term of notice. If the rule to give notice has not been observed either, the employee must be paid an additional compensation (notice pay) in accordance with subsection 4 above.

In the computation of compensations to be paid in accordance with this Article as well as the advance notice pay, all the monetary benefits plus other benefits which can be measured in monetary terms emanating from the contract and from the law shall be taken into consideration in addition to the wage defined in subsection 1 of Article 32.

[6] Footnote 4 Art.17

[7] The adoption date of ILO Agreement Number 158 Concerning Termination of the Service Relationship by the Employer is 02.06.1982, whereas it was made into a law inTurkey on 09.06.1994, duly published on Official Gazette Number  3999  Dated 12.10.1994.

[8] Labour Act Art 2/6: The relation between the employer and subcontractor who undertakes to carry out work in a section of the main activity or in auxiliary tasks related to the production of goods and services in the establishment of the main employer (the principal employer) provided such work is necessitated by operational requirements or technological expertise, and who engages employees recruited for this purpose exclusively in the establishment is called principal employer “the principal employer-subcontractor relationship”. The principal employer shall be jointly liable with the subcontractor for the obligations ensuing from this Labour Act, from employment contracts of subcontractor’s employees or from the collective agreement to which the subcontractor has been signatory.

The rights of the principal employer’s employees shall not be restricted by way of their engagement by the subcontractor and no principal employer – subcontractor relationship may be established between an employer and his ex- employee. Otherwise, based on the notion that the principal employer- subcontractor relationship was fraught with a simulated act, the employees of the subcontractor shall be treated as employees of the principal employer. The main activity shall not be divided and assigned to subcontractors, except for operational and work- related requirements or in jobs requiring expertise for technological reasons. 

[9] See Footnote No. 8

[10] Labour Act art. 2/3-Definitions. The establishment is an integrated entity within the meaning of the annexed and adjunct facilities and vehicles.

[11] Labour Act Art 1: Purpose and Scope: The purpose of this Act is to regulate the working conditions and work-related rights and obligations of employers and employees working under an employment contract.

With the exception of those cited in Article 4, this Act shall apply to all the establishments and to their employers, employer’s representatives and employees, irrespective of the subject matter of their activities.

Establishments, employers, employer’s representatives and employees shall be subject to this Act irrespective of the date of the notification to be made to the regional directorate of labour under Article 3.

[12] C. Right to Organize Labour Unions stipulated in the article 51 of Turkish Constitution  (As amended on October 17, 2001) Employees and employers have the right to form labour unions, employers’ associations and higher organizations, without obtaining permission, and they also possess the right to become a member of a union and to freely withdraw from membership, in order to safeguard and develop their economic and social rights and the interests of their members in their labour relations. No one shall be forced to become a member of a union or to withdraw from membership.

The right to form a union shall be solely restricted by law for purposes of safeguarding national security and public order and preventing crime and protecting public health and public morals and the rights and freedoms of others.

The formalities, conditions and procedures to be applied in exercising the right to form union shall be prescribed by law.

Membership in more than one labour union cannot be obtained at the same time and in the same work branch.

The scope, exceptions and limits of the rights of civil servants who do not have a worker status are prescribed by law in line with the characteristics of their job.

The regulations, administration and functioning of labour unions and their higher bodies should not be inconsistent with the fundamental characteristics of the Republic and principles of democracy.

[13]Trade Union Art. 20 stipulates the conditions of membership.  Conditions of membership:

Any person who is a worker within the meaning of this Act and is over 16 years of age may join a workers’ trade union. Persons under 16 years of age may join trade unions with the written consent of their parent or guardian.

Any employer within the meaning of this Act may join an employers’ trade union 

[14] Trade Union Act Art 2/6 is about the definition of employer’s representative: Employer’s representative: Any person authorized to manage an entire establishment in the name of the person or corporation or non-corporate public bodies considered to be an employer shall be considered to be an employer’s representative. The employer’s representatives shall be considered to be employers for the purposes of this Act.

[15]– Labur Act Art. 63 Working time

In general terms, working time is forty-five hours maximum weekly. Unless the contrary has been decided, working time shall be divided equally by the days of the week worked at the establishment.

Provided that the parties have so agreed, working time may be divided by the days of the week worked in different forms on condition that the daily working time must not exceed eleven hours. In this case, within a time period of two months, the average weekly working time of the employee shall not exceed normal weekly working time.

This balancing (equalizing) period may be increased up to four months by collective agreement.

The application methods of working time in line with the principles mentioned above shall be indicated in a regulation to be issued by the Ministry of Labour and Social Security.

The types of work where the daily working time must be seven and half hours maximum or less for health reasons shall be indicated in a regulation to be prepared jointly by the Ministry of Labour and Social Security and the Ministry of Health.

[16] – Overtime wage  Labour Act art 41: Overtime work may be performed for purposes such as the country’s interest, the nature of the operation or the need to increase output. Overtime work is work which, under conditions specified in this Act, exceeds forty-five hours a week. In cases where the principle of balancing is applied in accordance with Article 63, work which exceeds a total of forty-five hours a week shall not be deemed overtime work, provided the average working time of the employee does not exceed the normal weekly working time.

Wages for each hour of overtime shall be remunerated at one and a half times the normal hourly rate.

In cases where the weekly working time has been set by contract at less than forty-five hours, work that exceeds the average weekly working time done in connectin with the principles stated above and which may last only up to forty-five hours weekly is deemed to be work at extra hours. In work at extra hours, each extra hour shall be remunerated at one and a quarter times the normal hourly rate.

If the employee who has worked overtime or at extra hours so wishes, rather than receiving overtime pay he may use, as free time, one-hour and thirty minutes for each hour worked overtime and one hour and fifteen minutes for each extra hour worked.

The employee shall use the free time to which he is entitled within six months, within his working time and without any deduction in his wages.

No overtime work shall be done in work of short or limited duration due to health reasons mentioned in the last subsection of Article 63 as well as in night work stated in Article 69.

The employee’s consent shall be required for overtime work.

Total overtime work shall not be more than two hundred seventy hours in a year.
Overtime work and its methods shall be indicated in a regulation to be issued.

[17] Fixed monthly wage means payment to the worker the same fee from one month to the other. It is such a fee payment method that rather than by basing on a duration of 30 days, and  calculate the days actually worked by the worker and the figure found by multiplying the daily wage with the number of the days worked, but payment of the same amount of fee on an ongoing basis monthly. In case of fixed monthly wage, the worker is not paid any extra fee on such days like weekly days off, holidays and such similar. Fixed monthly wage might not arrange within the limits of the minimum wage. Overtime or leave fees are not calculated within the minimum wage. The fees paid to the executives and reaching some very substantial amounts being fixed wages   providing for the settlement of the problem by payment of a single figure on an ongoing basis without any need to calculate how many days are worked in any month or how many hours of overtime work is made.

[18]This article stipulates the right of the employer to break the contract. Labour Act Art. 25:-The employer may break the contract, whether for a definite or indefinite period, before its expiry or without having to comply with the prescribed notice periods, in the following cases:

I. For reasons of health

a) If the employee has contracted a disease or suffered an injury owing to his own deliberate act, loose living or drunkenness, and as a result is absent for three successive days or for more than five working days in any month.


b) If the Health Committee has determined that the suffering is incurable and incompatible with the performance of the employee’s duties. In cases of illness or accident which are not attributable to the employee’s fault and which are due to reasons outside those set forth in (a) above and in cases of pregnancy or confinement, the employer is entitled to terminate the contract if recovery from the illness or injury continues for more than six weeks beyond the notice periods set forth in article 17. In cases of pregnancy or confinement, the period mentioned above shall begin at the end of the period stipulated in Article 74. No wages are to be paid for the period during which the employee fails to report to work due to the suspension of his (her) contract.


II. For immoral, dishonourable or malicious conduct or other similar behaviour

a) If, when the contract was concluded, the employee misled the employer by falsely claiming to possess qualifications or to satisfy requirements which constitute an essential feature of the contract, or by giving false information or making false statements;

b) If the employee is guilty of any speech or action constituting an offence against the honour or dignity of the employer or a member of his family, or makes groundless accusations against the employer in matters affecting the latter’s honour or dignity;

c) If the employee sexually harasses another employee of the employer;

d) If the employee assaults or threatens the employer, a member of his family or a fellow employee, or if he violates the provisions of Article 84;

e) If the employee commits a dishonest act against the employer, such as a breach of trust, theft or disclosure of the employer’s trade secrets.;

f) If the employee commits an offence on the premises of the undertaking which is punishable with seven days’ or more imprisonment without probation;

g) If, without the employer’s permission or a good reason, the employee is absent from work for two consecutive days, or twice in one month on the working day following a rest day or on three working days in any month;

h) If the employee refuses, after being warned, to perform his duties;

i) If either wilfully or through gross negligence the employee imperils safety or damages machinery, equipment or other articles or materials in his care, whether these are the employer’s property or not, and the damage cannot be offset by his thirty days’ pay.

III. Force majored:

Force majored preventing the employee from performing his duties for more than one week.

IV. If due to the employee’s being taken into custody or due to his arrest, his absence from work exceeds the notice period indicated in Article 17.

The employee may file a lawsuit according to Articles 18,20 and 21 by claiming that the termination was not in conformity with the subsections cited above.  

[19]  “Supervision and Inspection of Working Conditions” – Powers of the State 

Labour Act Art. 91 – The State shall follow up, supervise and inspect the implementation of labour legislation governing working conditions.

This duty shall be performed by officials of the Ministry of Labour and Social Security in sufficient numbers and with the necessary qualifications, specially empowered to exercise supervision and to make visits of inspection.

The supervision and inspection of military establishments and of workplaces where materials for national security are manufactured as well as the procedures concerning their end-results shall be carried out according to a regulation to be prepared jointly by the Ministry of National Defence and the Ministry of Labour and Social Security.

Competent authorities and officials

Labour Act Art  92. – For the purpose of implementing Article 91, the administrative authorities and the competent officials responsible for following up, supervising and inspecting working conditions shall be entitled, whenever they deem it necessary, to inspect or examine at any time, subject to the provisions of Article 93, establishments, their administration, registers, records, accounts and other documents relating to working arrangements, the equipment, tools, apparatus, raw materials, manufactured products and all materials and accessories required for carrying on operations, and all arrangements and facilities for the health, safety, cultural development, recreation, resting and boarding of employees, and if they find any actions constituting an offence under this Act, to forbid them in the manner prescribed by the labour inspection regulations to be issued by the Ministry of Labour and Social Security.


During an inspection it shall be the duty of the employer,
his representatives, the employees and any other person concerned to attend whenever summoned by the authorities or officials responsible for inspection, to give them any information requested, to present for their inspection and, if necessary, to hand over all relevant documents and records, to provide them with every assistance in the exercise of their functions as indicated in the first paragraph, and to comply, without any attempt at evasion, with all relevant orders and requests received in this connection.


The reports prepared by the authorities and officials empowered to follow up, supervise and inspect working conditions shall be held as valid until they are disproven.

Duties of competent officials

Labour Act Art 93. – The authorities and officials responsible for following up, supervising and inspecting working conditions shall not, in the performance of their duties, cause any derangement of or hindrance to the normal progress of operations and the work of the establishment, except in so far as may be deemed necessary by the nature of their responsibilities; and they shall observe strict secrecy with respect to all they have seen and learned concerning the technical secrets of the employer and the establishment and his financial and commercial circumstances, unless it is necessary to disclose these matters in order to institute official proceedings, and they shall not reveal the names and identities of employees and other persons from whom they have received information or who have made reports to them.

Inspections by other authorities

Labour Act Art. 95. – The municipalities and other authorities competent to issue permissions for the setting up and opening of establishments shall, before giving the said permissions, investigate the existence of the opening and operating certificate which must have been granted by the Ministry of Labour and Social Security in accordance with pertinent labour legislation.

Municipalities and other authorities may not give opening and operating licences to establishments which have not yet been granted opening and operating certificates by the Ministry of Labour and Social Security.

Public institutions and organisations shall communicate to the competent regional directorate of labour the results of their occupational health and safety inspections and supervisions at establishments as well as the actions they will take regarding these establishments.

Municipalities and other authorities competent to give permits for setting up and opening establishments shall communicate every month to the relevant regional directorates of labour lists of names and addresses of employers and establishments for which they have issued permits as well as the nature of the work to be performed until the fifteenth day of the following month.

[20] Labour Act Art.  96. – Employers and their representatives shall not make suggestions as a basis for replies by employees from whom information is requested by the authorities responsible for supervision and inspection, nor shall they incite or compel employees in any manner whatsoever to conceal or distort the facts, or discriminate against them in any way on account of information supplied or communications or applications addressed by them to the competent authorities.

Employees shall not provide the authorities or officials with information contrary to the facts respecting their employers or the establishments in which they are or have been employed, thereby giving rise to unnecessary official action by such authorities and officials; they shall not bring false accusations or unlawful actions against their employers, or reply incorrectly to questions addressed to them by the labour inspectors, or abusively hamper, complicate or misdirect supervision or inspection work.

 

[21] Labour Act Art 98 – Responsibilities of employees and employers

 Violation of the obligation to notify the establishment Labour Act Art. 98. The employer or employer’s representative who acts in violation of the obligation to give notification about the establishment as indicated in Article 3 of this Act shall be liable to a fine of fifty million liras per employee.

In the event of the repetition of this violation after the penalty has become definitive, the same fine shall be applicable for each ensuing month.

[22] Violation of general provisions  Labour Act art 99 The employer or his representative who;
a) acts in violation of the principles and obligation foreseen in Articles 5 and 7 of this Act,
b) does not give the employee the document mentioned in the last paragraph of Article 8, acts in violation of the provisions of Article 14, and   

c) Violates the obligation to arrange a work certificate in accordance with Article 28 or writes incorrect information on this certificate, shall be liable to a fine of fifty million liras for each employee in this category.

[23]  Labour Act art. 100  Violation of the provisions on mass dismissals

 The employer or his representative who lays off employees in contravention of the provisions of Article 29 of this Act shall be liable to a fine of two hundred million liras for each employee thus terminated.

[24] – Labour Act Art 101  Violation of the obligation to employ disabled persons and ex-convicts

The employer or employer’s representative who does not employ disabled persons and ex-convicts in contravention of the provisions of Article 30 of this Act shall be liable to a monthly fine of seven hundred fifty liras for each disabled person and ex-convict for whom this obligation is not fulfilled. Public organisations shall by no means be exempt from this penalty.

[25] Labour Act Art 102  – Violation of the provisions on wages

a) An employer or his representative shall be liable to a fine of 114 TL for each aggrieved employee and for each month if he deliberately fails to pay the full wages to which the employee is entitled under this Act specified in Article 32, or in the collective agreement or the employment contract, or if he fails to pay the minimum wage in full fixed by the commission as defined in Article 39.


b) An employer or his representative shall be liable to a fine of 411. TL  if he fails to deliver an employee the wage slip in contravention of Article 37 or if he makes deductions from the employee’s wages as fines or if he fails to specify the reasons or to produce the accounts for such deductions in contravention of Article 38, or fails to deliver the document mentioned in Article 52.


c) An employer or his representative shall be liable to a fine of 204 TL for each employee in the following categories: if he fails to pay the employee overtime wages indicated in Article 41; if he fails to allow the employee to use the free time to which he is entitled within six months; and if he does not obtain the employee’s approval for work at extra hours.

[26]Labour Act Art. Art  103. Violation of the provisions on annual leave with pay

The employer or his representative shall be liable to a fine of 204 TL for each employee in the following categories: if he divides the annual leave with pay into segments in contravention of Article 56 of this Act; or if the pays annual leave with pay in contravention of the third or fourth paragraphs of Article 57 or if he pays less than the amount which is due; or, in the event of the termination of the employment contract before the employee has availed himself of the annual leave to which is entitled in accordance with Article 59, if he fails to pay the wages corresponding to this leave; or if he fails to implement in full the provisions of the regulation mentioned in Article 60.

[27] Labour Act art. 104.Violation of the provisions on organisation of work

An employer or his representative shall be liable to a fine of 1.034 TL  if he causes employees to work beyond the hours fixed in Article 63 or in the regulation issued in pursuance of this Article, if he fails to comply with the provisions of Article 68 as to rest periods; if he causes his employees to work more than seven-and-a-half hours on night work or fails to alternate night and day shifts contrary to Article 69, if he acts contrary to the provisions of Article 71, if he employs boys under the age of eighteen years or girls or women irrespective of their age on work in which their employment is prohibited by Article 72, if he employs children and young employees on night work contrary to the provisions of Article 73 and the regulation mentioned in that Article or acts contrary to the prohibition mentioned in the first paragraph of that Article, if he causes pregnant or confined women to work in periods before and after birth or fails to grant them leave without pay contrary to the provisions of Article 76, if he fails to keep personnel files mentioned in Article 75, or if he fails to comply with the provisions of the regulation mentioned in Article 76.

The employer or his representative shall be liable to a fine of 204 TL  for each employee concerned if he acts contrary to the provisions envisaged in Article 64 and 65.

[28]  Labour Act Art 105./a Violation of the provisions as to health and safety

Under the said Act;

a) Any employer or employer’s representative not complying with provisions of such regulations set forth under Article No.78, for each and every worker health and safety measure failed to be adopted, 228 TL, and for any subsequent month the same amount for such measures failed to be adopted,
b) Any employer or employer’s representative failing to obtain its workers doctor’s report pursuant to Article No. 86, for every worker in this status, and  any employer or employer’s representative failing to obtain children doctor’s report pursuant to Article No. 87, for every child in this status 228 TL.

c) Any employer or employer’s representative acting in departure from Article No.77, opening a work place without obtaining operation certificate as required under Article No. 78 or failing to obtain any certificate for such works and products requiring to be certificated,  continuing with the operation of any business activity of which is ceased as required under Article No.79 without receiving permission, or opening without permit any work places closed, those acting in departure from such provisions with respect to establishment and functioning of worker health and safety committees anticipated under Article No.80, failing to implement such resolutions adopted by worker health and safety committees, failing to fulfil the obligations set forth under Article No.81, failing to comply with such conditions and methods specified under Articles No.88 and 89, 1.144 TL  each,

d) Any employer or employer’s representative acting in departure from Article No.85 of this Act, employing minors of age less than sixteen, or employing workers in departure from such age restrictions set forth on the regulations pointed out to under the same article, for each and every worker One Thousand New Turkish Lira, whereas for any employer or employer’s representative  employing any worker who has not received such Professional training set forth under the first paragraph of the same article 572TL, administrative monetary fine is charged.

[29]Labour Act Art. 107 (varied: 23/1/2008 – 5728/500 art) Violation of provisions as to thesupervision and inspection of working conditions.

The employer or his representative shall be liable to a administrative fine of  9157 TL.;

a)      if he fails to discharge the duties envisaged in Article 92, or

b)      if he fails to comply with the prohibitions listed in Article 96 of this Act.

Persons who obstruct the performance and conclusion of the labour inspector’s supervision and inspection work based on this Act as well as on other legislation shall be liable to an administrative fine of  9157 TL , in addition to any other penalty which may be inflicted by law for a different offence.

28 -Labour act Art. 108 Provisions as to application of administrative fines

The fines of an administrative nature envisaged in this Act shall be enforced, along with an explanation of the underlying reason, by the regional director of the Ministry of Labour Social Security.

The administrative fines indicated in this Act shall be enforced by the regional director of the Ministry of Labour and Social Security competent in the region concerned. Decisions on administrative fines shall be communicated to the persons concerned according to the Act No. 7201 of 11 February 1959 respecting administrative communications. Appeals may be lodged against such fines with the competent administrative court in seven days at the latest. Appeal shall not discontinue the enforcement of penalty given by the administration. The decision given upon appeal is final. Where a hearing is not deemed necessary, the appeal shall be concluded in the shortest time possible by the examination of documentary evidence.


Administrative fines levied in accordance with this Act shall be collected according to the provisions of Act No. 6183, dated 21 July 1953, on the collection procedures for public

[31]  Labour Act Art 5  The principle of equal treatment

No discrimination based on language, race, sex, political opinion, philosophical belief, religion and sex or similar reasons is permissible in the employment relationship.

Unless there are essential reasons for differential treatment, the employer must not make any discrimination between a full-time and a part-time employee or an employee working under a fixed-term employment contract (contract made for a definite period) and one working under an open-ended employment contract (contract made for an indefinite period).

Except for biological reasons or reasons related to the nature of the job, the employer must not make any discrimination, either directly or indirectly, against an employee in the conclusion, conditions, execution and termination of his (her) employment contract due to the employee’s sex or maternity.

Differential remuneration for similar jobs or for work of equal value is not permissible.

Application of special protective provisions due to the employee’s sex shall not justify paying him (her) a lower wage.

If the employer violates the above provisions in the execution or termination of the employment relationship, the employee may demand compensation up his (her) four months’ wages plus other claims of which he (she) has been deprived. Article 31 of the Trade Unions Act is reserved.

While the provisions of Article 20 are reserved, the burden of proof in regard to the violation of the above – stated provisions by the employer rests on the employee.

However, if the employee shows a strong likelihood of such a violation, the burden of proof that the alleged violation has not materialised shall rest on the employer.

[32]Constitution Art. X. Equality Before The Law

All individuals are equal without any discrimination before the law,

irrespective of language, race, colour, sex, political opinion, philosophical belief, religion and sect, or any such considerations.

No privilege may be granted to any individual, family, group or class.

State organs and administrative authorities shall act in compliance with the principle of equality before the law in all their proceedings.

[33] Labour Act Art  26. – The right to break the employment contract for the immoral, dishonourable or malicious behaviour of the other party may not be exercised after six working days of knowing the facts, and in any event after one year following the commission of the act, has elapsed. The “one year” statutory limitation shall not be applicable, however, if the employee has extracted material gains from the act concerned.

The employee or employer who has terminated the contract for any of the reasons mentioned above within the period indicated in the above subsection is entitled to claim compensation from the other party.

[34]The Constitution of theRepublic ofTurkey. Art 48 Freedoms to Work and Conclude Contracts:

Everyone has the freedom to work and conclude contracts in the field of his choice. The establishment of private enterprises is free.

The State shall take measures to ensure that private enterprises operate in accordance with national economic requirements and social objectives and in conditions of security and stability.

[35]The Constitution of Republic of Turkey  Art 50 Working Conditions and Right to Rest and Leisure.

No one may be required to perform work unsuited to his age, sex, and capacity.

Minors, women and persons with physical or mental disabilities, shall enjoy special

protection with regard to working conditions.

All workers have the right to rest and leisure.

Rights and conditions relating to paid weekends and holidays, together with paid annual

leave, shall be regulated by law.

[36] Labour Act Art 71 is about – Working age and restrictions on the employment of children, Art 72- is about– Restrictions on underground and underwater work

Art 85 of Labour Act is about– Arduous and dangerous work restriction to make labour contract with young employees who have not completed the age of sixteen years and children must not be employed on arduous or dangerous work. Art-87of Labour Act is about Medical certificate for employees aged under eighteen years.

[37] Article No.20 of Labour Act regulating objection to termination notice and the method therefore: Art 20. – Any worker whose employment contract is terminated, might file an action before the labour court , claiming that no reason was indicated on the termination notice, or any reason so indicated is not a valid reason, within one month as from the date of receiving service of such termination notice. (…) if the parties reach any agreement, the dispute is referred to a special arbitrator within the same term granted.

It is on account of the employer to prove that the termination is based on a valid cause. In the event the worker claims that the termination is based on some other cause, it is obliged to prove its such claim.

According to the method of speedy trial procedure, the action is concluded within two months. In the event decision made by the court is taken to appeal, the Supreme Court of Cassation makes a final judgment within one month.

(Deleted fourth paragraph: By Decision of The Supreme Court of Constitution Number E.:2003/66, K.:2005/72 , Dated 19/10/2005.)
It is the obligation of the employer to prove that termination is based on a valid cause. In the event the worker claims that the termination is based on some other cause, it is obliged to prove its such claim.

According to the method of speedy trial procedure, the action is concluded within two months. In the event decision made by the court is taken to appeal, the Supreme Court of Cassation makes a final judgment within one month.

[38] Code on Labour Courts is Dated 30.01.1950, with Number 5521.

[39] Social Securities and General Health Insurance Law (5510) Article No.21. With respect to work accident and vocational diseases, the liability of the employer and third parties.

If any work accident and vocational disease has taken place as a result of the intent of the employer or any action thereof in departure from legislative practices with respect to protection of the health of the insured and work security, the total amount of the payments already made as well as to be made in the future to the insured or parties entitled by the Institution as a requirement of this law and the initial capital in cash on the date of commencement of the allocated income are caused by the Institution to be made by the employer, subject to being limited to such amounts that the insured or parties entitled might claim from the employer. In determining the liability of the employer, non-abstinence principle is taken into consideration.

In the event any work accident is failed to be reported by the employer to the Institution within the term set forth under sub-article (a) of the second paragraph of Article No. 13 of the Labour Act such incapacitation allowance to be paid to the insured for such period to pass till the date of notice is collected by the Institution from the employer.

With respect to such works that it is indicated on the labour legislations in practice requiring obtaining of a health report, any insured employed without basing on such a report or employed in any work that is not convenient physically in departure from any available report, such temporary incapacitation allowance paid to the insured by the Institution for any disease determined as being in existence prior to entering the said job or arising as a result of being employed at any work that he/she is not physically fit for, is caused to be paid by the employer.

In the event the work accident, vocational disease and sickness have occurred due to fault of any third party, half of such payments already made or to be made in the future to the insured as well as initial capital in cash on the date of commencement of the allocated income, is sought recourse in third parties causing the damage and to those employing the aforesaid if they are at fault therefore.

If any work accident, vocational disease and sickness have taken place as a result of such acts performed by public officials, privates and those in charge of privates as well as such other persons assigned by public administrations as a requirement of their respective duties, except for those who have a finalized conviction decree on grounds of their such acts, for such payments made to the insured or parties entitled or for incomes allocated, it is not sought recourse in their respective institution or the parties concerned. Further, in the event of deaths as a result of work accidents or vocational diseases, for income to be accrued and allowances to be provided to the parties entitled pursuant to this Law, it is not sought recourse by the Institution in those parties entitled who are at fault in occurrence of the work accident or vocational disease, or to the parties entitle with respect to the faulty insured who died as a result of the work accident.

OSMANLI İMPARATORLUĞUNDAN TÜRKİYE CUMHURİYETİNE EMEĞİN SERÜVENİ

0

OSMANLI İMPARATORLUĞUNDAN TÜRKİYE CUMHURİYETİNE   

EMEĞİN SERÜVENİ

 

EMEK KAVRAMI İLE İLGİLİ GENEL AÇIKLAMA

 

 Emek güzel bir kavram olarak yabancı dillerde  work-  labour – travail- çalışma, insanın fiziki ve fikri çalışmasını, faaliyet göstermesini ifade etmek üzere kullanılmıştır. Bu kavramların  kullanılmasında çalışma ve emeğin önemi zihinlerde sorgulanmaya devam edecektir..

 Emeğin tanımını yapmak son derece güçtür. Çeşitli nitelikleri bulunmasından dolayı tüm niteliklerini içerecek bir tanım vermek mümkün olmasa da EMEK KAVRAMINI: özetle

 “Bir eserin yaratılması veya bir amaca ulaşmak için, bir başka kişinin  emir ve talimatı ile veya müstakil olarak özgür istek ile veya bir grup içinde, beden ve kafa gücü harcamak sureti ile girişilen, ve bu fiil ve eylemler sonucu gerek çaba   göstereni ve gerekse toplumu ilgilendiren sosyal ve ekonomik meta da teşkil edebilecek bir sonucu doğurabilecek ve bir zaman diliminde gerçekleşen ve özen gerektiren bir faaliyet olarak “

Tanımlayabiliriz.

 Bilimsel bilgiye ulaşmak ve gelişmek için çalışmak gereklidir. Bilginin sonsuzluğu, yeni bilgiler için emek vermek ve çalışmak zorunludur. İnsanın varlık nedeni de budur. Bireyin insanlığını sürdürmek için çalışması zorunludur. İnsanın onurlu bir hayat yaşaması gerekir. İnsana özgü en önemli olgu onurlu olmaktır. Onurlu yaşamak çalışma ile mümkündür. Emek verilmeden çalışmadan hiçbir amaca ulaşılmaz. Toplumun ve bireyin gelişimi için çalışmanın gerekli olup emek sadece kol gücü ile çalışma olmayıp zihinsel çalışmayı da birlikte gerektirmektedir. Esasen emeğin fikri ve bedeni olarak ayrıştırılması gereksiz olup bu ayırım sosyal bir ayırımdan ziyade çalışma ilişkilerinde emir ve kumanda zincirinin belirlenmesi ve işlerin niteliğinin belirlenerek ücretlendirme yöntemi olarak esas alınmıştır. Ancak giderek bu nitelendirme bireyler arasında sınıf farkının doğmasına kadar varmıştır.

 Bu çalışmada insan emeğinin sosyal boyutu ele alınmış ve emek kavramının Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyetine ,ve cumhuriyet döneminin sadece ilk yıllarına kadar olan serüveni açıklanmaya çalışılmıştır.Cumhuriyet döneminin tümünü kapsayan bir emek serüveni ise ayrı bir incelemenin konusu yapılacağından bu konuya çalışmamızda yer vermemiş bulunmaktayız. Belirtmek gerekir ki  emek kavramını son derece geniş bir kavram ve olgu olarak, tüm canlılar bağlamında da incelenmesi mümkün bir konudur. Emeğin serüvenini bilmek ve hatırda tutmak emek ile ilgili kurumların yapılanmasında toplumun bu konuda kültürel aşamasının ne olduğunu ve kurumların temel taşlarının nerelere dayanması gerektiğinin bilinmesi açısından önemlidir.  Toplumlara kendi kültür ve birikimine uygun olmayan kuralların sunulması ve dayatılması  uygulanmak istenen yeni kurumların topulumun kültürel birikimine uymaması ve sonunda kurumların yozlaşmasına neden olur. Bu açıdan yeniliklerin tarihsel birikime uygun ayarlama ve uyarlamalar ile yapılandırılması gereklidir. İşte bunların yapılabilmesi için toplumlar kendi tarihlerini ve geçmişlerini bilmek ve unutmamak durumundadırlar. Toplumlar kültürel birikimlerinden modernlik adına uzaklaştırıldıklarında yok olurlar, ve hiçbir zaman en mükemmel kurum dahi o toplumda uygulama kabiliyeti bulamaz. Ancak geçmişi bilmek geçmişin kurallarını uygulamak olmayıp yenilikleri çağdaşlığı kültürünün içinde yoğurmak ve uyarlamaktır. Bu açıdan tarihsel sürecin bilinmesi her yapı için gereklidir.

 İnsan dışındaki hareket edebilen ve hayvan grubu olarak adlandırdığımız canlıların faaliyetini ve yaşam süreçlerini değerlendirdiğimizde; yaşamak ve doğanın onlara verdiği görevi ifa etmek için kusursuz olarak ve hiçbir şekilde taviz vermeden ve mutasyona uğramadan milyonlarca yıldır doğa emekçisi olarak, ve aynı zamanda insan varlığı ile de birlikte yaşayarak görev yapmakta ve doğalarının sınırlarını zorlayarak emek vermektedirler.

 Dar anlamı ile ele aldığımız insan emeği ise, bir şeyin yaratılması, üretilmesi için insan beyninin ve bedeninin güç sarf etmesidir diye tanımlanabilir. Bu gücün kullanılması  bir zamana, sabra ve mekana ve imkana bağlıdır.

 İnsan bilinçli olarak bir amaca ulaşmak için gerek doğada ve gerekse sosyal çevrede, gerek kendini ve gerekse çevresini olumlu yönde geliştirmek için bir süreç içinde çaba gösterir. Çaba göstermek ve emeğini sunmak için imkân hazırlar, hazırlanan fırsatlardan yararlanarak emeğini üçüncü kişilerin ve toplumun ve kendisinin yararına kullanmak için gayret sarf eder. Bu insanlıktır. İnsan çalışmakla doğanın egemeni olur ve onun tutsaklığından kurtulmaya çalışır.

 Bu gayret ve emeğin arzı için fırsat her birey için eşit nitelikte olmasa da, tüm bireyler için duygu bağlamında aynı yapıya sahiptir. Herkes güzel verimli bir işi olmasını ve bu işinde istekle ve verimli olarak çalışmayı ve beğenilmeyi, takdir edilmeyi ve kendisinden vazgeçilmemesini, onuruna yaraşır bir çalışma içinde olmayı ve en önemlisi sömürülmemeyi arzu eder ve düşünür.

 Çalışmanın özenli olması gerekmektedir. Çalışma için çaba sarf etmek, yorulmak ve meydana getirilecek nesne, amaç veya konu  için özen göstermek gerekir. Maddi âlemde emek sarf eden emekçidir. Emekçi geçimini emeği ile sağlayan kişi olarak, toplumda üretimde bulunur ve bu emeğinin karşılığını da almayı ister.  Çalışmanın bir karşılığının olması sosyal boyutta toplumun devamlılığını sağlar.

 Toplumlar sürekliliklerini idame edebilmek için toplumu oluşturan bireylerin çaba göstermesine emek vermesine muhtaçtır. Toplumu oluşturan bireyler, çalışmaya ve geçimlerini sağlamaya muhtaçtırlar. Bunun için bir emek ve uğraş gerekli olduğuna göre, emek ve emeğin karşılığının sağlanması konusundaki önem ve gereklilik ve kurala bağlanma zorunluluğu sonsuza kadar sürecek toplumsal  bir konudur

 EMEK sadece çalışma ilişkisi içinde işgücünün sunulması olarak algılanmamak gerekir. Zira işverenler, kendi hesabına çalışanlar, ücretsiz çalışan aile bireyleri, yardım için sosyal yardım derneklerinde çalışanlar, toplumun hizmetinde ücretsiz çalışanlar, gönüllü çalışanlar, ülkesi yararına ülke korumasında çalışanların hepsi emek sarf etmektedir. Hepsinde bir amaç vardır. Öyleyse bu bağlamda emek amaç sonucudur.

 Emeğin amaçsız ve emredici nitelikteki boyutu için de örnek vermek gerekirse: Esaret altında zorla çalışmayı, emir ve buyruk altında ister hukuka uygun ister hukuka aykırı bir işin yapılmasına zorlama, gösterilebilir.           Bu incelemede ,emeğin bir karşılık beklentisi ile ve karşılık elde etmek amacı ile sarf edilmesi üzerinde yoğunlaşarak serüven açıklanmaya çalışılacaktır.

 İnsanın özgür olabilmesi için  emek sarf etmesi zorunludur. Emeğin olmadığı hiçbir yerde özgürlükten bahis olunamayacağını belleklerimize yerleştirmemiz gerekir.

 İnsanın diğer canlılardan farkları üzerinde ayrıntılı olarak incelemeler yapılmış görüşler ileri sürülmüştür, buna göre insan zekâsı ve bilinci bir çaba göstermesini gerekli kılmaktadır. Bu çaba bireyin kendisinin, ailesinin, yakınları, çevresi ve içinde yaşadığı toplum için en iyisini yapmak ve refahı sağlamak ve elde etmek için güç sarf etmesidir.

 Birey bu bilinç ile emek vermesi, başka deyişle çalışması gerektiğini görmüş ve anlamıştır. Toplumların sürekliliği emeğe bağlıdır. Toplumdaki sosyal kurumların örneğin emeğin temsilinde yer alan sendikaların işçi örgütlerinin sürekliliği için keza yine  emek gereklidir. Çaba sarf etmeden kurumların sürekliliği sağlanamaz.

 Tarihi süreç içinde toplumların ileri veya geri olarak algılanmaları onların çalışma düzeyleri ile değerlendirilir. Demek ki çalışmak, emek bir toplumun ilerlemesi için en birinci görevdir. İleri toplumlar çalışan ve üreten bireylerin oluşturduğu toplumlardır. Arzu edilen çağdaş düzeye ulaşabilmek, çağdaş aydın ve akılcı olabilmek için emek gerekir.

 Çalışmayan ,üretmeyen emek sarf etmeyen başka ulusların kurallarını uygulama  zorunluluğunda olan veya seçimini bu yönde kullanan uluslar, yönetimler yok olmaya mahkumdur.

 Emek konusunda Türk halkının geçmişten itibaren yaşadığı ve muhatap kaldığı uygulama bağlamında  üzerinde yaşadığımız coğrafyada kurulmuş uzun yıllar iktidar olmuş Osmanlı İmparatorluğundan itibaren emek kavramını ve verilen değeri incelemek ve doğruları sunmak oldukça zordur. Emeğin manevi ve sosyal olgusuna ilişkin bilimsel felsefi araştırmanın azlığı veya yetersizliği birçok kaynakta belirtilmiştir. Osmanlı da emeğin serüvenini daha ziyade ekonomistlerin ve tarihçilerin araştırmaları ve siyasi ve sosyal olguların etkileşiminin değerlendirilmesi ile anlamak mümkün olduğu görülmüştür. Tarihi seyir içinde çıkartılmış yasa örf adet, emirnameler vakayiname iz bulmada yardımcı olmaktadır.

 Türkiye Cumhuriyeti Devletinin üzerinde kurulu bulunduğu toprak parçasında daha önce kurulu olan Osmanlı İmparatorluğu dönemindeki emek kavramını Devletin siyasi ve sosyal durumundan hareketle örf ve adet kuralları ve metinlerden hareketle işçi işveren ve çalışma ilişkileri bağlamında gözden geçirerek emeğin serüvenini izlemek mümkün olabilecektir.

 Esasen Osmanlı döneminde yaşayan halkın bir bölümü yeni ve genç Türk Devletini kurduğunda, Osmanlı mevzuatının etkisi birdenbire yok olmamıştır. Bu nedenle Osmanlı anlayışı ve uygulamasının ne olduğunu bilmek bugünkü işçi ve işveren ilişkilerinin ve emeğin korunması için örgütlenmelerinin evrimini anlayabilmek için  gereklidir.

 Çalışma ve emek konusunda sermaye ve emek ilişkisinin kurallarının anlaşılabilmesi için kuralların oluştuğu sistemin belirlenmesi gerekir. Bu nedenle Osmanlının devlet yapısını belirleyerek siyasal yapının çalışma ilişkisini nasıl değerlendirdiğini görmek yararlı olacaktır.

 Osmanlı İmparatorluğu 1876 Kanuni Esasi nin kabulüne kadar tek kişinin yönetimine dayanan Mutlak Monarşik bir devlet yapısı ile yönetilmiştir, buna İslami Monarşi de denmektedir. Bu idare biçimini kendine özgü bir sistem olarak belirlemek mümkündür.[1] 1876 kanuni Esasi ile mutlak Monarşi yerine yine monarşi ve fakat Meşruti Monarşi sisteminin uygulandığını görmekteyiz.

 19 yy. yönetimde değişiklikleri getirmiş ve imparatorlukta anayasal hareketler baş göstermiş ve 1839 da Tanzimat Fermanı sonra 1876 Kanuni Esasi nin kabulü, ikinci meşrutiyet gibi olgular batının imparatorluk üzerindeki zorlayıcı etkileri ile tek adamlık ve mutlak yönetim ilkesinin terk edilmesine neden olmuştur. Ancak bir farkla batıda siyasi değişimler, endüstri devriminin başlangıcı ve sanayileşme süreci içinde ortaya çıkan toplumsal hareketler sonucu olduğu ve sınıfsal bir mücadelenin sonucu olarak ortaya çıktığı halde, Osmanlı da bu hareketler sınıfsal bir nitelik taşımamıştır. Zira işçi ve işveren sınıfı bilinci yoktur henüz bu bilinç gelişmemiştir. Ancak, sınıfsal bir hareket söz konusu olmasa da, Osmanlı bir sınıf toplumudur. Özellikle de emekçi hakir görülen sınıfa mensuptur.

 Osmanlıda ,emeğin korunmasını da içeren  hareketin dinamiği, batıda gerçekleşen yeni modelin ,bir takım Osmanlı aydını ve orta sınıf  insanının çökmekte olan bir devleti kurtarmak için sarf ettikleri çaba ile akılları erdiği kadar uygulamasına çalıştıkları bir model sonucudur. Batıdan aktarılan çarelerdir bunlar.Bu nedenle de bu anayasal hareketleri, içten gelmeyen ve bilinçlenmemiş bir topluma dışardan enjekte edilen yüzeysel ve sırf İmparatorluğu yaşatmaya yönelik uygulamalar olarak, değerlendirmek yanlış olmayacaktır.

 Başka deyişle, aydın kesimi oluşturan ve Osmanlı toprakları dışında eğitim almış ve dönemin aydınları olarak seçkinleri teşkil edenlerin toplumda gelişme ve değişikliklerin gerekliliğini görerek ve emek sarf ederek çalışmışları sonucu ve batıdan ithal edilen ve fakat kapitalist üretim biçiminin gelişmesi demek olmayan bir ideolojinin, üst yapıda oluşmasını sağladıklarını görüyoruz. İmparatorluk etkilenerek, bu aydın sınıfın öncülüğünde bir batılılaşma sürecine girmiştir. Çünkü devletin gücü gelişen kapitalist batı karşısında İslam âlimlerinin fetvaları düzeyinde kalarak son derece zayıflamış bulunmakta idi. Padişahın İslam alimi Fetvaları ile ülkeyi yönetebilmesinin güçlükleri ortada idi.

 Osmanlı ile ilgili kurumları değerlendirirken, genel kural olan, her kurumun yaşadığı dönem içindeki koşullar bağlamında yorumlanması metoduna uygun olarak emek olgusunu incelemeye çalışacağız. Bu nedenle emeği, mutlak ve meşruti monarşi yönetim biçimi içinde değerlendirmek gerekmektedir. Neden ve niçin sorgusu ancak içinde bulunulan koşulların sınırları içinde yapılabilir. Monarşik ve teokratik olduğu da inkâr edilemeyecek[2]  bir sistemde demokratik kuralların neden uygulanmadığının sorgulaması yapılamaz.

1) OSMANLI DÖNEMİ[3]

A) TARİHİ SÜREÇTE EMEĞİN GÖRÜNÜMÜ

 Yukarıda açıklamalar bağlamında Osmanlı anlayışı ve uygulamasına göz gezdirerek emek konusundaki anlayışı değerlendirebiliriz.

 Öncelikle belirtelim ki, Osmanlı İmparatorluğunun kurulduğu dönemleri anlatan yazılı kaynakların yokluğu veya çeşitli faraziyelerin bulunması kesin bir açıklama yapmamızı engellemektedir. Çünkü Osmanlının doğuşuna esas olan tarihi şartlarda bu oluşumun göçebe bir toplum ve aşiret ilişkisi ile açıklandığı kanısı yaygındır. Oysa bir takım kaynaklar Selçuklu İmparatorluğu ve Uç Beyliklerinin örf ve adetleri başka deyişle ritüelleri bulunduğu ve bunların katiyen göçebe olmadıkları, Uç Beyliklerinin aristokrat aileler tarafından oluşturulduğu ve veraset yoluyla intikal eden bu beyliklerin, malikâneleri ve arazileri olduğu, ırgat, işçi çalıştırdıkları açıklanmaktadır. Bu arazilerin içinde oturan Müslüman ve Hıristiyan ahaliden vergi toplandığı ve ayrıca ticaret yapıldığı belirtilmektedir. Askerlerin, çiftçi ve kasabalı şehirli halk arasından para karşılığı tutulduğu, toplumda belirli iş bölümü bulunduğu anlaşılmaktadır. Aristokrat aileler yönetimde görev alarak herhangi bir aşiret ismi taşımamışlardır. Başka deyişle çağdaş anlamda olmasa da işveren ve işçi ilişkisinin varlığı söz konusudur.

 Nitekim yabancı araştırmacılar da erken Osmanlı için göçebe ve aşiret yapısına ilişkin kesin bir yazılı kanıt olmadığını ancak düşünülebileceğini söylemektedir.[4]

 Özetle açıklarsak, üst düzey kişi ve ailelerin (rical) en büyük görevi han hamam dükkân, işlek yollar kervansaraylar yaptırmaktı. Hem kendilerinin sosyal yaşamı için gerekli olan ve hem de hükümranlıklarının göstergesi ve gücü için bu tür faaliyetlerde bulunmuşlardır. Bize kadar kalan eserlerden esasen bu anlaşılmaktadır. Bu nedenle göçebe kültürü hikâyesini genelleştirmemek gerektiği kanısına varmış bulunmaktayız.

 Osmanlı da Selçuklulardan gelen örf ve âdetin etkisi ile aristokrat kesim yönetimde hizmet veren ve yöneten zümre olmuştur. Özellikle askeri şeflerin hizmet usulündeki hiyerarşi ve yöntemleri tamamen Selçuklu geleneklerinin devamı olmuştur.

 Esasen Osmanlının Doğu Bizans’ı alması ile ilhak edilen topraklarda daha özgür bir idare getirebilmesinin nedeni, yerleşik ve güçlü bir devlet düzeninin sonucu olarak görülmelidir. Bu topraklarda yaşayan Hıristiyan ahalinin Avrupalı tacirler tarafından sömürülmesine son verilmesi, gayrimüslim açısından imtiyazsız hukuk sistemi uygulaması ve özellikle ekonomik ve sosyal yaşamda refah ve iş imkanı açısından fark gözetilmemesi, Hıristiyan ahali üzerinde Avrupalı Krallıkların uyguladığı köleliği ortadan kaldırması[5], İtalyan kolonilerinin tezgahlarının ortadan kalkarak yerine, Türk-Osmanlı tüccarların geçmesi ekonomik hayatta bir canlılık meydana getirmiş sermaye ve emek ikilisinin varlığı yeni bir tüccar sınıfı yaratmıştır.

 Ancak bu yeni sınıfın hâkimiyeti başka deyişle sermayenin kullanılması ve emeğin satın alınması işlemi Hıristiyan ve Yahudi halkın elinde oluşmuştur. Çünkü yeni topraklarda yeni düzen için çaba ve Osmanlının yeni siyasi başarılara koşma hırs ve arzusu, Balkan hâkimiyeti için odaklanma,  Anadolu halkının kaderi ile baş başa bırakılmasına neden olmuş ve Anadolu halkı her zaman sıkıntı içinde kalmakta devam etmiş ticaret yerine çiftçilik uğraş konuları olmuştur. Anadolu halkının her zaman sıkıntı içinde olduğu vakıası aynı şekilde Selçuklu döneminde de mevcuttu. [6]

 Fetihler, gazilere iş sahası açarak bir kısım ferahlık getirmiştir. Ganimetlerin artması Anadolu halkına kazanç yolları açmıştır. Ancak Anadolu yönetimi bakımından siyasi kararlılık olduğunu söylemek mümkün değildir. Burada belirtelim ki, asker emekçilerin gelir elde etmesi için düzenlenen fetihler sonucunda gazilerin kendi beldelerine yatırımları ile ticaret başlamışsa da vergiler halkın belini doğrultmasını engellemiştir. Özellikle Osmanlının parlak dönemlerinde Şeyhülislamların devletin kaderini ellerinde tutmaları ve dalkavuklukları Osmanlının gerilemesine neden olan sebeplerden biri olarak emeğe değer verilmesini engellemiş ve emekçinin alt tabakada görülmesi Osmanlının sonunu hazırlayan hazin nedenlerden biri olmuştur.[7]

 1453 ve sonrasında ticaret olmakla beraber üretim bağlamında kumaş ve hammadde ve erzak ticareti yapılabildiği görülmektedir. Bu ticaretin de Yahudi ve Ermeni vatandaşların elinde olması Anadolu halkının başka deyişle Türk halkının yine yoksulluğunun devam ettiği ve çalışma yapabilecek ve gelir getirecek uğraşlarının olmadığını söylemek yanlış olmayacaktır.

 Tarım ülkesi niteliğinde olan Osmanlı Devleti Anadolu’da üretimi çiftçiler marifeti ile gerçekleşmekte ve bunlar emekçi sınıfı teşkil etmekte idi.

 Sınıfsal bölünmenin bariz olduğu Osmanlı da devlet toplumu biçimlendirerek sınıfsal ayrışım gerçekleştirmiştir. Başka deyişle Devlet sınıf farkını yaratmış ve tarımla uğraşanlar emekçi grup olarak belirginleşmiştir. Emeğin serüvenini yorumlarken, önemli bir konu Osmanlı da doğal kaynakların mülkiyetinin devletin elinde olduğunu belirtmek gerekir. Toprak mülkiyetini biçimlendirmek için devrim üstüne devrim geçiren batı âleminde sorun olan toprak mülkiyeti 16. yüzyılın sonuna kadar Osmanlı Devletinin elinde tuttuğu güç olarak toplumu yönetmiştir.

 Devlet toplumu yönetirken üç fonksiyonel bölüme ayırarak yönetmiştir. Askerler, Şehirliler ve Köylüler. Bu üç sınıfın sınırları iktisaden, kanun ve fermanlar ile çizilmiştir. Bunların dışında bir de Mürtezika sınıfı vardır.

 Osmanlıda devlet ideolojisinin temelinde adalet fikri vardır diye açıklanırsa da Osmanlı da Mülk ve Devlet – Asker ve Devlet adamı odaklı yapılanma bağlamında, hakkaniyet anlayışı ile adaletin gerçekleştiğini söylemek ve bunu da zulüm kavramı ile birlikte değerlendirmek yanlış olmayacaktır. Zira Devlet halk ilişkilerinde, asker olmadan devlet ve mülk olmadan devlet olmamaktaydı, Devlet adamı da mal ile belirginleşir, mal da reayadan elde edilirdi[8]. Reayanın durumunun da adalet ile düzenlenduğu belirtilmektedir. Bu ilişki içinde devlet – halk ikilisinin ilişkisinin nasıl düzenlenmiş olabileceği ve emeğin nasıl değerlendirildiği soru işaretidir.

a)     Askeri Sınıf

 Bu sınıfla kast olunan memur statüsündeki kişilerdir. Bu sınıfın görevi devlet hizmetinde olmaktır. Siyasi gücü fetihler üzerine kurulmuş Osmanlı da ORDU çok önemli bir kurum olarak toplumun ekonomik hayatını da çok yakından etkileyen bir kurum olmuştur. Asker sınıf, Devlete emeğini sunmak karşılığında farklı adlarla gelir alırlardı. [9] İstanbul un alınmasına kadar olan dönemde asker olarak verilen hizmet karşılığında hazineden nakit para ödenmekte idi. Başka deyişle, bu grup, emekleri karşılığında bedel alırlardı. Askerin görevi (tımar erbabının) görevli oldukları yerlerde dirliği korumaktı. Bunların faaliyetleri çalışmalarını da emeğin sunumu olarak nitelemekteyiz. Ancak bu çalışmada sınıf farkı olduğu açıktır.

b) Şehirliler[10]

 Bu sınıf asker sınıfı dışında kalan diğer halk REAYA olarak adlandırılmış olmakla beraber bu halk ta KÖYLÜ ve ŞEHİRLİ olarak ikiye ayrılmıştır. Şehirlerde yaşayanlar gelirlerini ticaret yaparak iş hayatının olanaklarından elde etmekte idiler. Başka deyişle Devlet ile aralarında akdi bir ilişkiye dayanan gelir elde etme durumu yoktur. Devlete bağımlı değillerdir. Yaptıkları işe göre ırgat amele çalıştırabilirler kendileri de işlerinde çalışırlardı.

 Devlet asker ve köylüleri kendisinin sözleşmeli işçileri gibi denetimi altına alarak bağlayıp çalıştırdığı halde şehirlerde olanların işlerine karışmıyordu. Ancak şehirlilerin ekonomik faaliyetleri bakımından Devlet kurallar koymamış ise de bunların faaliyetlerinden kaynaklanan gelirlerden Devlet hazinesine payını almaktan da geri kalmamıştır. Pazarların kontrolü asayişin sağlanması adaletin yürütülmesi gibi hükümete ilişkin görevleri yerine getirmek adına vergi almakta idi. Ayrıca ticaretin serbest olması devletin müdahalesinin olmadığı anlamında değildi. Devlet her zaman Patron olarak gücünü hissettirmiştir.

 Şehirli sınıf emeği ile çalışarak ancak yaşamış ve çok zengin olamamıştır. Çünkü zengin olabilmek için öncelikle asker olmak ve vakıf kurmak gerekliydi Şehirli sınıf, bağ bahçesi için çeşitli vergiler ödemiştir. Bunun  bir tür kira olduğu da söylenebilir. Bu grup ufak ölçekli zanaat ile uğraşmış ve aile içi ekonomi diyeceğimiz üretimde bulunarak geçimini sağlamıştır. Asker olup emekli olan ve şehre yerleşerek şehirli sıfatını kazananlar ekonomik açıdan daha üst düzeyde yaşamışlardır.

 c)    Çiftçi[11]

 Osmanlı da toprak  ve doğal kaynaklar Devletin  mülkü olduğu için toplum bireyleri bu doğal sermayenin işletilmesinde kol gücü olarak görülmüş ve köyde yaşayanlar ekonomik işletmelerde kullanılan emekçi kabul edilip, köylü sınıfı olarak ayrıştırılmıştır. Çiftçi köylü, miri topraklar üzerinde bir iki dönüm yeri kendi işletebilmekte ve diğer yerlerde tarım üretimini devletin mülkü üzerinde yapmakta idi. Bu üretim de devlet içinde kendine yeten miktarın üzerindekini devlete verme durumundaydı.

 Devletin doğal sermayesini işletmek için gereksinimi olan kol gücünü çiftçi dediğimiz halk yığınları sağlamakta idi. Bunlar devletin yarıcısı  icarcısı  olarak yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Bu ilişkide, Devletin toprak ağası olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Toprağın sahibi Devlet olunca Avrupa’daki gibi derebeyi gibi bir sınıf ortaya çıkmamıştır. Köylü emeğini arz eden, devlet ise tohum ve gerekli koşum ve hayvanları  veren taraf  olarak yarıcılık biçiminde bir ilişki içinde Anadolu halkının çilesi sürüp gitmiştir. Köylü emeğinin karşılığında, Devletin payını ödedikten sonra kalan kısımda tasarruf edebilmekte idi. .Başka deyişle reayadan olan köylüler emekçi grup içinde olarak sermaye birikimi yapmasının mümkün olmadığı bir sistem içinde varlıklarını sürdürmüştür.

d) Mürtezika Sınıfı (Kanaatkâr işsiz güçsüz)[12]

 Yukarıda belirtmeye çalıştığımız sınıflar, emek sarf eden sınıflar olarak Devlet ile aralarında hizmet vermenin veya hizmet üretmenin sebep olduğu ilişki içinde olmuşulardır.

 Mürtezika sınıfı ise bu gruplarda açıklanan niteliklere sahip olmayan ve topluma hiçbir olumlu katkısı olmayan hiçbir emek üretmeyen, rızk ile geçinen emeksiz yiyiciler grubudurlar.

 Bu grup şehirlerde oturan ve Sultanın manevi itibarını göstermek için beslenen gruptur. Bunların kendi güçleri ve emekleri ile kendilerine bakma becerisi olmayan ve yardıma muhtaç olanlar olarak görmek insancıl bir görüş olmakla beraber, bu kitle bazı gösterişler için genişletilmiş ve binlerce kişiye karşılıksız maddi imkân sağlanmıştır. Hazineden yardım almayı alışkanlık haline getiren bu tembeller sınıfı, emeksiz geçinen grup giderek artmış ve ile hazine bu nedenle son derece zor duruma düşmüştür. Mürtezikalar ile Devlet arasında sorunlar yaşanmış ve davalar görülmüştür.

 Mürtezika sınıfı değerlendirildiğinde, bunların emek sarflarının sadece kendilerine sunulanı almak için bir yerde toplanmak ve istedikleri kadar yardım yapılmayınca da kazan kaldırmak gibi hareketleri olduğundan bunların fiillerini emek sarfı olarak nitelemek emeğin temel prensibine ve unsurlarına aykırılık teşkil edecektir. Ayrıca toplumda bu tür bir sınıfın oluşturulması son derece yanlış olup bireyi çalışmaktan ve geçimini sağlamak için emek sarf etmekten uzaklaştırmaya yönelik olmuştur. Aynı şekilde günümüzde de karşılıksız yardım niteliğinde olmak üzere muhtaçlara yönelik yardımların da gerçek muhtaç güçsüz ve bir başkasının desteği olmaksızın yaşama ve çalışma becerisi olmayanların dışında da menfaat sağlamayı adet haline getiren insan grupları yaratma yoluna gidilmiştir. Bu toplumu çalışmaktan uzaklaştıran ve tembelliğe alıştıran bir fiil olarak sosyal yardımların hedefinin ve amacının çarpıtılmaması gerek insanın insan olma değerini etkilediğinden ve gerekse ulusun sürekliliğini ve gücünü etkileyeceğinden yanlıştır. Bireyin geçimini sağlaması için asgari imkanlarını kullanabilmesine olanak tanımak ve onu emek sarf etmeye yönlendirmek sosyal devletin görevidir. Güçlü ve özgür toplum ancak bu şekilde oluşturulabilir. Düşünen , becerisi geliştiren üretimde bulunabilen toplumlar başarılı ve zengin olabilir. Bu nedenle sırf gösteriş olsun diye yaratılmış Osmanlı’daki mürtezika sınıfının günümüz olaylarına benzerliği açısından sosyal yardım niteliğindeki alışkanlıkların dozunun çok iyi ayarlanması gerektiği açıktır.

B) OSMANLI DA EKONOMİ VE EMEK[13]

 Osmanlı İmparatorluğu tarım ülkesi olarak 16 yüzyılda kendine yetecek kadar üretim yapmış ve 18 yüzyıldan itibaren hızla gelişen ekonomik ve sosyal gelişmeye sanayi devrimine kapalı kalmış ve dinin de etkisi ile medeniyetin getirdiği yeniliklerin bir çoğunu günah saydığı için gerileme dönemine girmiş ve sonunda Dünya devletlerinin amacı doğrultusunda parçalanmış bir imparatorluktur. Bu İmparatorlukta emek sermaye ilişkileri çok boyutludur. İmparatorluk etnik olarak, Hıristiyan ve/veya gayrimüslim unsurların Türk toplumu ile birlikte yaşadığı, adetlerin birbirinden etkilendiği yapıdadır. Şehirlerde yaşayan gayrimüslimler Osmanlının ekonomik düzenini etkilemişlerdir.

 Esasen, Türkler Anadolu’ya geldiklerinde sosyal ve ekonomik hayatın kuruluşunda temel görevi bu toprakların o tarihlerde sahibi olan yerlileri ve yaşayanları görmüşlerdir.[14] Gayrimüslimlerin konut, iş yeri, tarım alanları gibi emlakleri Türklere geçmiş ve onların stilinde yaşamaya ve çalışmaya devam olunmuştur. Özellikle dokumacılık, maden işçiliği, madeni eşya yapımı, inşaat yapımı gayrimüslimlerin faaliyette bulundukları alanlar olarak Anadolu’nun Türk yurdu olmasından sonra da devam etmiştir.

 Anadolu’ya gelen Türkler yerleşik halkın zanaat ve üretimlerinin değerlenmesine de neden olmuş ve ticaret gelişmiştir. Tüm halk iç içe yaşayarak çeşitli akınlar nedeniyle harap haldeki ve bakımsız vehatta Avrupa’nın ortaçağ görüntüsü benzeri olan Anadolu şehirleri ve tarım alanları canlanmış ve Türk toplumu esasen bildiği hayvancılık ve tarım konusunda faaliyet göstererek, yerleşik düzende çalışmayı sürdürmüştür. Başka deyişle yeni vatanda emekle yaşam düzeyi iyileştirmeye çalışılmıştır.Gerek Türkler kendi bilgileri ve gerekse yerleşik düzendeki uygulamalar birbiri ile kaynaştırılarak yeni bir üretim ve yaşam biçimi elde edilmiştir.Türkler uzun bir süre gayrimüslimlere çıraklık yaparak iş öğrenmiş emeklerini vermişlerdir. Ancak yayla hayvancılığı, zirai işletmecilik gibi Türklere has işlerde ekonomik işletmenin Türklerin elinde olduğunu ve bu konuda gayrimüslim halk ve Anadolu yerlisinin Türklere etkisinin olmadığını görüyoruz. Bu da tarım ve hayvancılıkta çalışmanın Türk toplumunun elinde olduğunu göstermektedir.

 Anadolu’daki topluluğun etnik niteliği, toplumun sosyal ve ekonomik yapısını etkilemiştir. Türk gruplar Türkmenlerden, Kafkaslar, Asya, İran kökenli  ve askerlerden oluştuğunu ve kültürünün İslam –Türk –İran karması ve ekonomik olarak da Türkmen yayla işletmesinin hakim olduğunu ve buna yerli ekonomik usullerin de katkısı olduğu anlaşılmaktadır.

 Anadolu yaylalarını Türkmenler doldurmak sureti ile kendi alıştıkları tarım ve hayvancılığı yaparak geçimlerini sağlamışlardır. Bir süre sonra asker niteliğinde olanlar da askerliği bırakarak şehir yaşamını tercih etmişler ve ele geçirilen yeni şehirlerde akıncılar şehir sakini olmayı tercih etmişler, böylece yerleşik düzene geçilerek askerlik yerine zanaat ve tarım yapma öne geçmiştir.Türkmenler ve yerli ahali ve gayrimüslim halklar asında ticaret ilişkileri sürüp gitmiştir.[15]

 Edirne’nin alınmasını takiben de başşehir Bursa dan Edirne’ye taşınmış ancak her iki şehir Osmanlı yönetiminde önemini hiç yitirmemiş ve iki başşehir gibi kalmıştır. Bunun sonucu olarak da birbirleri ile her türlü rekabetin yapıldığı iki şehir oluşmuştur.

 Anadolu’dan Türk asilzadeleri bu şehirlere göç etmiş ve sermayeleri ile ekonomik açıdan bu şehirlerin faaliyetini arttırmıştır. Daha sonra İstanbul un alınması ile başşehir İstanbul olmuş ve Osmanlının gerek siyaset ve gerekse ekonomisinde ve kültüründe yaşam biçiminde önemli sosyal ve siyasi değişiklikler olmuştur.[16]

 Osmanlı da görev ve çalışma daha ziyade devletin yönetilmesi ve ordunun geliştirilmesi ve yetiştirilmesi çalışmaları bağlamında olmuştur. Osmanlı aristokrasisi de imar alanında faaliyet göstermeyi tercih etmiştir. Bu çalışma sonucunda emekçi grup ile aristokrat işverenler arasında ilişkiler örf ve âdete göre gelişmiştir.

 Örf ve adet toplumdaki etnik yapılanmaya göre emeği, emekçiyi ve ücretlendirmeyi etkilemiştir. Toplumun yazılı olmayan gelenekleri, Türk ve Müslüman adetler birlikte değerlendirildiğinde, Türkler çalışmalarında ,emeğin arzında,  usta çırak kalfa veya aile bireyleri içinde veya diğer bireylerin de katılımı ile topluca çalıştıklarını ve emek verilen bir ilişki içinde işin görülmesi ve üretimi bu yoldan almayı gerçekleştirmiştir. Birbirlerine yardım etmek veya yardım talep edenin, yardım edenlere hakkını ödemesi gibi bir yapılanma içinde çalışmanın yürütüldüğünü görmekteyiz.

 XIII. yy. dan XX. yy. kadar Anadolu’da yerleşim birimlerde esnaf ve zanaatkâr kuruluşları vardır. Batıdan farklı olarak ticaret sınıfının yerine esnaf loncaları bulunmaktaydı.  Bunlar işçi veya emekçi yetiştirme konusunda yetkin ve önemli bir kurum olma geleneğini sürdürmüştür. Şehirlerde diğer yerlerden farklı bir şekilde Ahi birliklerinin varlığı çırak kalfa usta ilişkisinin gerçekleşmesini sağlamıştır.

 Çırak kalfa ve usta yetiştirilmesinde Ahi lik ile başlayan kurum XVIII yy. dan itibaren Gediklere dönüşmüş ve Lonca örgütlenmesi biçimi alarak devam etmiştir.

 Ahilik kurumu sadece usta kalfa çırak konusunda önemli bir kurum değil aynı zamanda Anadolu’nun Türkleşmesinde çok ciddi rol oynamıştır. Kelime olarak birader kardeş anlamına gelen AHİ kelimesi aynı zamanda cömertlik yiğitlik  (Fütüvvet ) örgütü olarak temiz kalpli yiğit, iyi ahlaklı gençlerin yetişmesini sağlamıştır. Bu kurumun amacı günlük kazançlarından yiyecek ve ihtiyaçlarını sağladıktan sonra geri kalan ile hayır işleri yaparak yardımlaşma ve dayanışma, güvenlik ve barışın sağlanmasında öncülük etmişlerdir. Ahilik iş ile eğitimin birleştiği ve esnaf örgütü olarak belirginleşmiş bir kurum olup, Osmanlı’nın merkezi hâkimiyetinin gelişmesi ile bu kurumlar zayıflamış ve sıradan esnaf loncalarına dönmüştür.[17]

 Bilindiği gibi Loncalar Ortaçağ esnaf ve sanatkârlarının meslek kuruluşları olarak çırak kalfa ve usta sınıflanmasına dayanan bir hiyerarşi içinde olan kurumlardır. Meslek gruplarının mutlaka Lonca hiyerarşisi içinde oluşması gerekmiştir. Loncalar ortaçağın vazgeçilmez kurumu olarak meslek ve sanatın öğretilmesinde rol oynayarak emekçinin gelişmesi ve nitelik kazanmasını mümkün kılan bir örgüttür.

 İlk dönemlerde Osmanlı da esnaf sınıfı, usta ve yanında çalışan çırakları ile hoca talebe ilişkisi içinde gelişmiştir. Esnafı da ikiye ayırmak gerekmektedir. Üretici ve toptancı faaliyeti olarak rolleri bulunmakta idi. Bunların kendi lonca dediğimiz meslek kuruluşları vardı. Malın üreticiye kadar gelmesi üreticiden tüketiciye kadar gitmesinde arada bulunan diğer kademeler de bulunmakta idi. Bunlar komisyoncular, taşıyıcılar, toptancı tüccarları ve kredi işlerinde faaliyet gösterenler gibiydi. Genelde kredi işlerinin Yahudiler elinde olduğunu görüyoruz. Türk esnaf loncalarının ortaçağ kurallarına bağlı kalması Pazar sistemindeki gelişmeyi yakalayamaması ve bu loncaların bir çeşit tarikat- ocak disiplini içinde gelişmesi, ve en önemlisi ustaların çırakları yetiştirmede, meslek öğretmede, bir sanatı öğretmede kıskançlık duymaları, zanaat ve ticaret alanında kaliteli işçi ve usta yetişmemesi, Osmanlının rekabet gücünü azaltmış ve dışa bağımlı hale getirerek Türk şehirlerinde ticaret hayatını söndürmüş ve yerli malın üretimini yok dereceye indirmiştir.[18]  Kapitalizmin gelişmesi ve sanayi devriminin gelmesi ile emek ve sermaye ilişkisi yeni boyutlara taşınmıştır. Osmanlı bu dönemde ortaçağ kurumunun uygulamasına devam etmekle sanayi devrimini yakalayamamıştır. Özellikle kapitülasyonların varlığı da Osmanlının ekonomisinin çökmesine ve halkın sefaletine neden olmuştur.

 Bu arada toplum üzerinde etkin bir kurum dinin baskısı ve Şeyhülislamlar marifeti ile ülkenin yönetilmesine varan uygulamaların etkisi olduğundan, dini kuralların hâkimiyeti bağlamında emekçi hakkında İslam âlimlerinin olaya bakış açısının ne olduğunu görelim.

 İslamiyet açısından Müslüman kesim de emek olgusu ilginç bir şekilde yorumlanmıştır. İslam dininde iş ve meslek sahibi olmak ve ailenin rızkını sağlamak için çalışma cihat olarak kabul edilmiştir. Çalışmak ibadet olarak kabul ve sevap kazandırıcı nitelikte yorumlanmıştır. İslam Hukukunda çalışma ve kazanmanın hem hak ve hem de vazife olduğu belirtilmekte ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasalarında da gerek 1961 Anayasasında da 42. madde ve gerekse 1982 Anayasasının 49. maddesinin başlığının “ Çalışma Hakkı ve Ödevi “olarak belirtilmiş bulunması İslam Hukuku ile benzeştiği şeklinde yorumlanmaktadır.İslam da işin meşru olması aranmıştır, halkın zaruri ihtiyaçlarını karşılayan işyerinde  işçilerin gerektiğinde işi bırakmamaları için zorlama yapılacağı dahi gelenektir.[19]  Çalışma ve iş üretme ve adam kullanma konularında İslam örf ve âdetindeki serbesti kuralı ışığında emeğin değerlendirilmesi ve düzenlenmesi yapılmıştır. Buna Osmanlı devlet yönetimi ve hükümranlığını da eklediğimizde emek ve emekçi/ işçi için uygulanacak kuralların niteliği kendiliğinden ortaya çıkacaktır.

 Tarım ve çiftçilik konusu, devletin önemle üzerinde askeri nedenlerle durduğu vazgeçilmez olarak görülen bir alandır. Tarım üretimi ve gelirleri ekonomik meta olarak devlet ile vatandaş arasındaki vazgeçilmez bir ilişkidir. Toprak mülkiyeti Devletin, üretmek ve çalışmak ta halkın görevidir, üretimden devletin alacağı vardır, devlete vergi verilmesi gerekir, bu bağlamda emeğin değerlendirmesi dahi düşünülemez. İnsan emeğinin bir değerinin olmadığı bir anlayış içinde sürüp giden uygulamanın varlığı karşısında  ne emeğin ve ne de insanın Osmanlı ‘da değerinin olmadığını söylemek yanlış olmayacaktır.

 Belirtelim ki, Osmanlı da Devlet ve Halk ilişkileri her zaman kötü olmuştur. Adalet, güvenlik kavramları son derece zayıftır. Olumsuzluk hâkimdir. Anadolu çiftçisi köylüsü (reaya) para darlığı ve üretim düşüklüğü içindedir, usulsüz ve keyfi vergiler halkı bezdirmiştir. Hatta üretim fazlasına görevliler el koyduklarından halk kendine yeter miktarda üretim yapmayı yeğlemiştir. Yöneticiler ile ki, yöneticileri de kendi içlerinde farklı statü ve hiyerarşi içinde düşünmek gerekmektedir, bunlar; beylerbeyi, sancakbeyi, subaşı, kethüda, kapuağaları, rüşvetle iş yapan adalet görevlileri, tımarlı sipahi  vs gibi görevliler, devlet ve halk arasındaki görev ve işleri halkın devlet ile yabancılaşmasına neden olacak şekilde yürüttüklerinden halk ve devletin arasının açılmasında  başlıca unsuru olmuşlardır.. Ayrıca asi gruplar ki sekban, levend ve celaliler[20] halkın bizar olması için yetmiş ve artmıştır. Ancak bu isyanların ekonomik ve sosyal nedenlerini de incelemek gerekir. Mülksüzleşme ve Anadolu’nun nüfusunun artması ve bunların yurtsuz mülksüz olması planlı bir ekonomi olmaması ve devlet otoritesinin ise hiç olmaması ve istibdat bu tür isyanların nedeni olarak açıklanabilir.

Bir halk deyişi dönemi açıklamak açısından  çok anlamlıdır.

ŞALVARI ŞALTAĞ OSMANLI

EĞERİ KALTAĞ OSMANLI

EKENDE YOĞ, BİÇENDE YOĞ

YİYENDE ORTAĞ OSMANLI[21]

 

C) OSMANLI İMPARATORLUĞUNDA MEVZUAT BAĞLAMINDA EMEK VE EMEKÇİYE DEVLETİN BAKIŞI                      

 

 Emek ve sermaye ilişkisi kavramı esasen 19 yy kavramıdır. Osmanlı bu kavramı erken idrak etmemiştir. Batı ile ilişkileri felsefi açıdan değil daha ziyade fetih ve güç gösterimi açısından gerçekleştiğinden, tehlikeli görülen Osmanlının yayılmacılığı Hıristiyan dünyaca büyük tehlike olarak algılanmıştır. Ve fakat Osmanlı İmparatorluğunun Kurulu bulunduğu toprakların gerek jeopolitik ve gerekse ekonomik önemi dünya ülkelerinin onu cazibe merkezi olarak görmesini engellememiştir. Özellikle yayılmacılığının arz ettiği tehlikenin engellenmesi için politik yapılanmalar ve entrikalar Osmanlı toplumunun birçok bakımdan gelişmesini durdurmuştur.  Bunlardan biri de çalışma hayatıdır.

 Yatırım ve yenilik getirme biçiminde gelişen Osmanlının bölünmesi için kurulmuş tuzak, Yabancı şirketlerin Osmanlıya girmeleri ile vahim bir manzaranın başlangıcı olmuştur. Osmanlının mali ekonomik ve hukuki gelişmesi açısından gerilemesi hızlanmıştır. Bu arada yabancılara verilen imtiyazlar işçilerin daha fazla sömürülmesine yol açmıştır. Tarım işçilerinin sefaleti korkunç boyutlara ulaşmıştır. Emeğin sömürüldüğü ve insan değerinin olmadığı dönemlerdir bu dönemler. Padişahlar bile halkın çilesi karşısında yakınmışlardır. [22]

 Ancak açıklamak gerekir ki, yabancı sermayenin girmesi ve Osmanlının çöküş dönemine rağmen emeğin değerlendirilerek kurallara bağlanması ve işçi hareketinin oluşması hep bu dönemlerde gerçekleşmiştir.

 Emeği ile hayatını kazanmak gayreti içinde olan ve toplumda toprağa bağlı veya ordu mensubu olmayanların hayatlarını idame ettirebilmesi için emeklerini sunacakları işletmelere gereksinim vardı. Bu nedenle ufak sanayinin veya yabancı işletmelerin işyerlerinde çalışanların durumunun sermaye karşısında ezilmişliğinin sonucu olarak,  emeğin korunması adına bir takım işçi hareketleri oluşmuştur. Bu hareketler Devlet tarafından engellenmiştir. Engellenmesi Meşruti Monarşi sisteminde padişahın hükümranlığının göstergesi olmuştur. Bu durum da, baskıcı rejim düzeni uygulandığının inkâr edilemez bir gerçek olduğunu açıkça göstermektedir.

 İmparatorlukta başta hanedan mensupları, askeri sınıf ve tüccarlar ve sarraflar yönetici zümresi olarak servet sahibi idiler. Bunların dışındakilerin köleden farkı olmadığını söylemek yanlış olmayacaktır. Esasen KUL olarak nitelendiği birçok eserde yazılıdır. Ancak şunu belirtmekte yarar vardır. Osmanlı İmparatorluğunda KUL olarak nitelenmiş halk gerçekte KUL mudur? Emeğini arz eden ve az ile kanaat etmiş bu TÜRK ULUSU KUL olmuş mudur?

Önce KUL nedir bu konudaki tanımların değerlendirilmesi gerekmektedir: [23]

 Kul bir tanıma göre;  zavallı sefil akılsız ve kötü durumda kalmak için direnen ve kendi iyiliğini menfaatini göremeyen uluslardır. Gözlerinin önünde en güzel ve parlak kazançlarının götürülüşüne, tarlaların yağmalanmasına evlerinin eşyalarının ellerinden alınmasına seyirci kalanlardır. Hiçbir şeyin kendilerine ait olduğunu söyleyememektir kul olmak Yaşamına sahip olamamaktır. Zarar ve kötülük yüceltilmiş düşmandan gelmektedir, öyle ki o düşman için cesaretle savaşa gidip kendini ölüme atmaktır kulluk. Kul, kulu olmak istediği kişiyi kendisi yüceltmiştir. Onun çok olan gözleri ve çok olan elleri ve şehirleri çiğneyen ayakları vardır ve kuldur hep kullanılan. Kullar ezene iktidar vermezse KUL olmaz, diye gidiyor kulluk ile ilgili söylev.

 Bu açıklama bize TÜRK ün geçmişte hiç kul olmadığını gösteriyor. Çünkü sesini çıkarmayan Anadolu halkı elinden ürünü alındığı içi kendisine yeter miktarda üretmeyi göze almıştır. Devlet ile halkın arasının açılmış bulunması ve Devlete saygının giderek azalması Anadolu halkının kul olmadığının göstergesi olduğu gibi, bazı tanımlarda Osmanlı teb’asını oluşturan Müslüman kesimin kul olduğunu belirtenlere yanıt olarak demek gerekir ki kul diye nitelediğiniz bu grup yeni bir ulus meydana getirmiştir. Özgürlüğü için mücadele etmiştir. Ancak bir çok eserde Osmanlı da halkın kul olarak betimlendiğini ve sultanın kulları olduğu şeklinde açıklamalar bulunduğu da bir gerçektir. Tanrı kulu olarak İslami anlayış bağlamında insanı tanımlamak ayrık olarak, Anadolu halkının özellikle Türkmenlerin kul olarak nitelenmesi çok zordur. Kul olmadıkları ve olmaya niyetleri olmadığı için Anadolu da bir çok isyan çıkmıştır. Bu isyanların  sebebi ekonomiktir.Halkın Devlet tarafından sömürülmeye karşı olması nedeniyle isyanlar çıkmıştır.[24] Bu hususun göz ardı edilmemesi ve buna göre bir niteleme yapılmasının tarihi ve sosyolojik açıdan daha doğru olacağını düşünmekteyiz.

a)     Osmanlı Mevzuatında Çalışma Hayatını İlgilendiren Kurallar ( Emeğin Sermaye Karşısındaki Durumu)

 Yukarıda açıklandığı gibi, İmparatorluğun çöküş dönemindeki sıkıntılar ve ekonomik dar boğaz batı ile sosyal ve ekonomik alanda rekabet ortamının giderek yok olması, hükümranlık gücünün azalması gibi birçok nedenler, işçi hareketi bağlamında da kendini göstermiş ve Osmanlı İmparatorluğunda batıdaki gibi bir işçi hareketi gelişmemiştir.

 Ancak, her şeye rağmen sefalet içinde yaşayan emekçilerin direnmiş oldukları da inkar edilemeyecek bir gerçektir. İşçi hareketinin gelişebilmesi için Osmanlının sosyal ve ekonomik ortamı hazır değildi, çünkü sanayi gelişememiş olup, sınıf bilinci, emeğin korunması bilinci yoktur. Bilindiği gibi, işçi hareketi sanayi ile birlikte gelişen bir olgudur. Osmanlı döneminde, sanayi faaliyeti yerine el tezgâhları ile yapılan işler mevcut olup, dokumacılık, süsleme. halıcılık, çinicilik, dericilik gibi konularda faaliyet gösterildiğinden, bu sahadaki faaliyet ev ekonomisi içinde ve ufak işyerlerinde yapıldığından endüstrileşmenin getirdiği emeğin korunması bilinci yeşermemiştir.

 Esasen birçok mal da dışardan ithal edilmiştir. Avrupa’da makinenin kullanılmaya başlaması ile daha ucuz üretim Osmanlının ithal yolunu tercih etmesine neden olmuştur. Bu da sanayinin gelişmesini engellemiştir.

 Ancak işçilere ilişkin bazı mevzuatın çıkarılmış olduğunu ve işçilerin bazı organizasyonlar kurduklarını görmekteyiz.

 Avrupa ülkelerinde eğitim alan ve buradan etkilenen bir kısım aydın Türk adamlarının çabası ile 19 yy. endüstrileşmesinin Devlet teorileri üzerinde etkisini göstermesi ve yeni bir döneme girmenin arifesinde oluşan yeni felsefelerin Osmanlı’da uygulanmasına çaba göstermeleri ve  özgürlük, demokrasi laiklik kavramlarını inceleyen bu aydınların gayreti  ile, devletin niteliğine ilişkin ilk temel düzenlemeler, her ne kadar uygulamaya girmemişse de, Islahat Fermanı ile başlamış ve 1876 ta Kanunu Esasi ile ilk siyasal yapı oluşmuştur. Bu Türk toplumu için ilk Anayasadır. Ancak emeğe işçi haklarına ilişkin olarak oluşan hareketler devletin egemenliğine karşı bir hareket olarak nitelendirildiği için devlet egemenliğini hissettirmek için bir çok olumsuz sonuçları olan metinlerin varlığı da bir gerçektir. Emeği etkileyen belgelerin hükümleri emeğe ve emekçiye verilen değeri ortaya koyması açısından ilginçtir. Osmanlı belgeleri bağlamında emekçi ile ilgili tasarrufları görmek için bu belgelerin bazıları incelemek gerekmektedir.

[  1845 Polis Nizamnamesi[25]

 1845 Tarihli Polis Nizamnamesi önemli bir belge olarak Osmanlı İmparatorluğunun da çalışma ilişkisi bağlamındaki ilk düzenlemedir. Bu nizamnamenin yapılması o dönemde bazı işçi  hareketlerinin olduğunu ve sosyal mücadele içine girdiklerinin kanıtıdır.Hükümet bir takım işçi kuruluşları bulunduğu için polise geniş yetkiler vererek haksızlık ve adaletsizlik karşısında direnen emekçinin sindirilmesi için bu nizamnameyi çıkarmıştır.

 Nizamnamenin 12. md. de polise verilen görevde sayılan hususlar emekçinin hak arama imkanını ortadan kaldırmak engellemek için kurallar getirmiştir. Buna göre, polis işçinin işini bırakarak çalışmaması için oluşan  işçi toplulukları veya derneklerinin ortadan kaldırılması ve ihtilal yapmalarının önlenmesi için çaba harcayacaktır. Çünkü bu Nizamnamedeki  ” İşini gücünü terk ile mücerret tatil i mesalih i ibad garezinde olan amele ve işçiler….” ve ” Amele ve işçi makulelerinin ( takımının)cemiyetlerinin def ‘ ve izalesi ile ihtilal vukuunun önü kesilmelidir. ” gibi  hükümler ,polise önemli görev vermiş ve bu dönemde bir işçi hareketinin oluşmaya başladığı ve bundan Devletin korktuğu açıktır.

 İşçilerin hak arama konusundaki faaliyetlerinin önlenmesi için ciddi yasaklar getirilmesi, işçilerin cezalandırılmasını öngören kurallar Osmanlının emeğe olan saygısını ve verdiği değeri göstermesi açısından önemlidir.

 Bunun nedenleri üzerinde çeşitli görüşler vardır özellikle Avrupa ülkelerindeki işçi hareketlerinden ürküp,  böyle sert tepki verildiği bir görüş olarak belirtilmişse de , bu nizamnameden önce emeğin örgütlenmiş olduğu ve Osmanlı’nın yönetim düzenini bozan unsurların ortadan kaldırılmasına yönelik olarak nizamnamenin çıkarılmış olduğu açıktır. İşçilerin topluluk meydana getirdiği ve  teşkilatlanma hareketinin bu dönemlerde başladığı gerçeği karşısında Türkiye’de işçi hareketini 19.yy ilk yarısından başlatabiliriz.

[  1867 tarihli Dilaver Paşa Nizamnamesi[26]

 1856 larda İngiliz sermayedarların ilk demiryolu yapmaya başlaması işçi sınıfını harekete geçirmiştir. Esasen Kırım savaşından sonra büyük bir göç olayının gerçekleşmesi Anadolu’da işsizliği de beraberinde getirmişti, bu dönemlerde 1860 larda Amerika’ya işsizlik nedeniyle göçlerin olduğunu da görmekteyiz. İşsizlik bir yanda sefaleti doğurmuşken  diğer yanda da mahdut sayıdaki işletmelerdeki kötü iş şartları dayanılmaz hal almıştı. Emekçinin emeğinin karşılığını alamaması ve kötü çalışma şartları altında ezilmesine baş kaldırması yabancı sermayenin gelmesi ile gelişmiştir.

 Ereğli Havzasında çalışan işçilerin kötü iş şartlarının düzeltilmesi amacıyla Madeni Hümayin Nazırı Dilaver Paşa 1865 yılında bir Nizamname hazırlamıştır. Bu nizamname Padişah tarafından kabul görmemiş ve imzalanmamıştır. Buna rağmen ,bu dönemde  işçilerin  yabancıların da iştirakinin olduğu dernekler kurmak sureti ile organize olmaya başladıklarını görmekteyiz. Ancak tüm bu organizasyonlar yabancı sermayenin etkilenmemesi ve işçilerin göstermelik sorunlarının halli için müsaade edilmiş olmaktan öteye gitmemiştir.

 Maden işyerinde çalışan emekçiler bakımından çalışma koşullarının çok ağır olması ve hiçbir korumanın bulunmaması nedeniyle, Ereğli Sancağı Kaymakamı olan Nazır Dilaver Paşa, bir düzen getirmek istemiştir. Bu amaçla emeğin korunması ve insanın insan gibi çalışmasını sağlamaya yönelik asgari şartları içeren bu nizamname ile köleliğe benzer bir sömürünün kaldırılmasını, keyfi çalıştırmaya son verilmesini, ücretsiz istihdam yapılmamasına yönelik uygulamanın getirilmesini sağlamak istemiştir. Bu konudaki çalışması son derece insancıl bir çalışmadır.

 Ereğli Havzasından çıkarılan kömür Bahriye Nezareti tarafından kullanılmakta olduğundan ve donanmanın gereksinimi nedeniyle nizamname kabul görmemiştir. Oysa, bu nizamname ile emeğin ücretlendirilmesi, ve ağır şartların giderilmesi işçilere tatil imkanını verilmesi  işçilerin madendeki çalışma sürelerinin sağlık açısından koruyucu olması, işçilerin barınacak yerlerinin olması , işçilere ilaç sağlanması gibi koruyucu ve işçilerin sağlığı ve iş   güvenliğine önem veren hükümleri içermekte idi.

[ 1869 Tarihli Maadin Nizamnamesi[27]

 Bu Nizamname Dilaver Paşa nizamnamesinde olmayan bazı hükümleri ihtiva etmektedir.  Bazı koruyucu hükümler getirmiş ve Devlete bağımlı olarak çalışanların üretimi arttırmalarını sağlamaya yönelik bazı yeni düzenlemeler yapılmıştır. Önemli bir konu da Devlet, madende çalışanlar ile tarımda çalışanları istikrarlı bir biçimde ayrık tutmak istemekte idi.

 Başka deyişle Devlet  tarım ülkesi olarak tarım alanındaki nüfusun maden işçiliğine kaymasını istememiştir.Çünkü maden çıkarılması Osmanlı için çok önemlidir. Devletin  yegane gücünü gösterdiği alan ,gemilerin çalışması ve harp için gerekli olan kömürün çıkarılmasıdır. Bunun  için işçilerin başka alanlara kaymaması gerekli idi. Bu nizamname metinleri açısından ,o tarihe kadar kuralsız olarak köleliğe benzer bir sömürü tarzı varken , keyfi ve zorla çalıştırma ,ücretsiz çalıştırma söz konusu iken bu kez ,çağdaş işletmeciliğin normlarına benzer nitelikte normlar ile zorbalık normları iç içe girerek bir düzen oturtulmaya çalışılmıştır.  Maden konusunda ilk emeğin korunmasına ilişkin hareketlerin belirmesi şaşılacak bir konu değildir,  çünkü tüm dünyada bu hareketler maden işinden başlamıştır.

[ 20 Nisan 1869 tarihli  Mecelle[28]

 Osmanlı çalışma ilişkilerinde hukuki düzenlemenin dolaylı olarak bir nebzecik bahsedildiği bir metin olarak Mecelle önemli bir kaynaktır. Ayrıca Türkiye’de 1926 yılına kadar Mecelle hükümleri uygulanmış bulunduğundan hukuk düzenimiz üzerinde önemli etkileri olan bir kanundur.

 Mecelle i Ahkam ı Adliyea  1869 kanunlaşmış ve bu yasanın Kitab’ül İcarat yani kira başlıklı kısmında yer alan 413 ve 421. 422, 423,424, maddelerinde adam kirasından bahsedilmiştir. Ecir , nefsini kiraya veren kimse olarak tanımlanmıştır.  İcar gayrimenkul veya menkul veya hayvan ve “ Nev’i sani amel üzerinde varit olan akd-ı icare olup bunda mecura ecir denilir” , diye açıklanarak insan kirasından bahis olunmuştur.

 Bir sözleşme ile kiralanan kişi bir iş yapmak için kendini kiraya vermektedir.  Bu bir tür ücretle amele ve hademe tutmak isteyen kimseye kendini kirala vermektir.  Kiralamak iki kısımdır. Tek bir kişiye münhasır olarak hizmet edenler ve birden fazla kimseye hizmet edenler. Aylıklı hizmetkârlar hasredilmiş emekçidirler. Bir kaç kişi de hasredilmiş kişiyi kullanabilmektedir. Örneğin bir çoban tutarak birkaç koyun sahibinin koyunlarını otlatmak üzere teslim etmesi gibi. Ancak bu hizmetin belirli bir zaman süresinde sürekliliği söz konusu olup ücret aylık ödenmektedir. Diğer kiralananlar ise emeklerini değişik kişilere sunabilmektedirler. Buradan görüleceği gibi insan emeği bir eşyanın kiralanması gibi algılanmış insan onurunun, insan emeğinin hiçbir değeri olmadığı açıkça görülmektedir. Sözüm ona ıslahat bağlamında ve yabancı devletlerin ve gayrı müslimlerin haklarının korunmasına yönelik gerçekçi yeniliklere açık bir yasalaşma yapılmaya çalışılmıştır.[29]

[1876 Tarihli Kanun i Esası[30]

 Bu kanun bir çok gel gitler ile uygulanmaya çalışılmış ancak mutlak yetkinin Padişahta olduğu gerçeği süregelmiştir. İlk metinde çalışma hayatına ilişkin bir hüküm sadece devlet hizmetine alınmada eşitlik ve angarya yasağına ilişkin hükümden ibaretti.  1909 da yapılan bazı değişiklikler ile , 120. maddesi ile toplanma ve dernek kurma özgürlüğü ne ilişkin hüküm kabul olunmuştur. Ancak hüküm konulması bu özgürlüğün fiiliyatta da gerçekleştiğinin kanıtı değildir.

 Bu belgeyi çalışanın sosyal haklarının korunması ve emeğe değer verilen bir düzenin yaratılması şeklinde anlamak mümkün değildir. Bu belge ne sosyal eşitliği ve ne de sömürü düzenini ortadan kaldıracak nitelikleri taşımakta idi.

[ 1871 Osmanlı Ameleperver Cemiyeti[31]

 Gerçekte işçi örgütünden ziyade adı her ne kadar amele olsa dahi dernek biçiminde kurulan bu kuruluşlar yardım amaçlıdır. Hayır ve yardımlaşma niteliğinde faaliyet göstermiştir. Gayrimüslimlerin özellikle Rumların Osmanlı üst tabakasında yer alan kişilerin hayırseverlik duygularının gerçekleştirmek için oluşturdukları bir kuruluştur.

 1894 te de Tophane fabrikalarında Osmanlı Amele Cemiyeti kurulmuştur. Ancak bu cemiyet kapatılmışlardır. Osmanlı Terakki- i Sanayi Cemiyeti bunun devamı olmuş ancak bu tür derneklerin kapatılması devrin gereği ve geleneği olmuştur.

[ 8 Ekim 1908 Tarihli Tatil i Eşgal Cemiyetleri Hakkında Kanunu Muvakkat[32]

 II. Meşrutiyet döneminde işçilerin olumsuz çalışma koşullarına karşı harekete geçmeye başlamaları, işyerlerindeki işin tatil edilmesi, 8. Ekim 1908 de “ Tatil i Eşgal Cemiyetleri Hakkında Kanunu Muvakkat“çıkmasına neden olmuştur.

 Tatili Eşgalin tanımı, bir müessesede bulunan ve bir sanatta çalışan işçilerin tümünün veya bir kısmının işlerini tamamen tatil etmeleri olarak açıklanır. Bu tür eylemin yapılmasındaki maksat ücret artışı, iş saatlerinin indirilmesi veya işyerinin düzeninde değişiklik istenmesi veya ikramiye istenmesi gibi sebeplerdir.

 Tatil i Eşgal Cemiyetleri Hakkında Kanunu Muvakkat ile kamu görevi ifa edilen mahallerde işin ifasını durdurma gibi eylemler yasaklanmış olup, ve işçilerin çalıştıkları kamu kuruluşlarında idarenin yönetim kuralları hakkında itirazda bulunmak ve müdahale etmek gibi bir fiillerinin olamayacağı ve talepte bulunamayacakları belirtilerek, kamu görevi görenlerin kamuya ait kurumlarda bu gibi fiilleri teşvik ve tehdit yolu ile cebir ve şiddet kullanarak teşvik etmeleri sendika kurmaları ve işi tatil etmeleri yasaklanmıştır. Bu gibi fiilleri destekleyen veya destekleyenlere katılanlar veya diğerlerinin çalışmasına engel olanlar mahkemece bir aydan bir yıla kadar hapis ve 1 liradan 50 liraya kadar para cezası ile cezalandırılacaklarına dair hüküm konulmuştur.

 Keza aynı  kanunun 11. maddesinde de ,kamu hizmeti gören kurumlarda işçi kuruluşları kurulması tamamen engellemiştir ve bu kanunun neşrinden önce kurulmuş sendikalar varsa bunların da kapatılacağı  belirtilmiştir

[ 27 Ağustos 1909 Tarihli Tatil i Eşgal Kanunu[33]

 Tatil i Eşgal işin bırakılması demektir. Bir anlamda bugünün grevini ifade etmektedir.Bu kanunun önemi Türkiye Cumhuriyeti Devletinin yasaları açısından da toplu ilişkiler açısından bir ilk olması nedeniyledir.

 27.Ağustos 1909 tarihinde kabul edilmiş Tatil i Eşgal Kanunu ile, özellikle kamu hizmetlerinin görülmesinde önlemler alınmış ve Devletten ruhsat ve imtiyaz alarak demiryolu ve tramvay liman işleri yapan işletmelerde çalışanların, müstahdem ve amelenin, işin ifasını tatil etmeleri ( grev yapmaları) halinde hapis ve para cezası ile cezalandırılacakları dair hüküm konmuş ve emekçinin hakkını araması engellenmiştir. Kanun kamuda çalışan emekçileri kapsamına almıştır.(Md 8). Bu dönemde Devlet anlayışı bağlamında emeğin hiçbir değerinin bulunmadığı tek yarar sahibinin Devlet olduğu ve Devletin yararına aykırı olan her fiilin mutlak surette yasaklanması, önlenmesi ve ortadan kaldırılması gerektiğine inanılmıştır. Bireyin insan onuruna layık bir biçimde çalışması ve hak talebi kabul edilebilir bulunmamıştır.

 Bu kanunun Türkiye Cumhuriyeti döneminde de maalesef 1938 yılına kadar yürürlükte kalmış olması emeğe karşı zihniyetin göstergesidir. 3512 sayılı Cemiyetler Kanunu kabul edilinceye kadar olumsuz hükümleri ile Tatil-Eşgal Kanunu uygulanmıştır.

 Bu kanunun çıkarılmasına neden o dönemlerde iş bırakmalarının yoğun bir biçimde gerçekleşmiş olmasıdır. Bunları engellemek için yasa çıkarmak gerekli görülmüştür[34].Yasanın amacına ulaşması için önce işçilerin örgütlenmesinin yasaklanması gerekmekteydi, saniyen en önemlisi işçi hareketlerinin önlenmesi için hareketin başlaması için  bir takım süreçler koyulması gerekiyordu. Bu süreç amelenin istihdamında idare ile bir ihtilafı olduğunda öncelikle arabuluculuk kurumunun devreye girmesi kendilerini temsil ettirmeleri için üç vekil tayin etmek zorunda olmaları ve bunların bildirilmesi üzerine en fazla 4 gün içinde bir nüshanın ilgili kuruma verilmesi ve bu idarenin bir hafta içinde üç kişi tayin etmesi ve bildirmesi ve bu tayin edilmiş kişilerin de kanunda belirtilmiş süreler içinde toplanıp görüşmeleri gerektiği şeklinde  usuli işlemler konmuştur. Bu sistem ile arabuluculuk getirilmiştir. Taraflar anlaşamadıkları takdirde hizmetin bırakılmasına müsaade olunmuştur. Bu yasanın önemi her ne kadar uygulaması son derece zorlaştırılmış ve bir çok yasaklar ve hapis cezası dahil cezalar konmuşsa da grev kurumunun kabul edilmesi nedeniyle bir başlangıçtır.

 Bu kanunun yasalaşması sırasında Meclisi Mebusan görüşmeleri de bir o kadar  o dönemin zihniyetini göstermesi açısından son derece önemlidir.

 Hükümetin işçilerin organize olmaları ve işi bırakmaları haklarını istemelerine çeşitli nedenler ile engel olunmak istemesi karşısında bir takım mebusların  emek ve sermayenin hukukunun korunmasından ziyade genel menfaati esas alacak mevzuatın gerekli olduğunu ve işçilerin işi bırakmasının hakları olduğu , amelenin cemiyetler kurmaya hakları bulunduğu ve sendikalara müsaade edilmesi gerektiği  ifade olunarak, bunlar sayesinde , amelenin günde 12, 13 saat çalıştırılmaları gibi durumlar ve emeklerine , gördükleri işe uygun ücret verilmesinin sağlanmasına yönelik hak ve adaletli faaliyetlerinin kabulü gerekir denmiştir. Ancak ikaz ve itirazlarda bulunan aydınların görüşleri esas alınmamıştır.

 Her şeye rağmen bu kanunu emek ile ilgili tarihsel seyirde önemli bir yere sahiptir.Gerçi bu yasanın yorumlanış şekli açısından farklı görüşler doktrinde yer almışsa da [35]

[ 16.08.1909 tarihli Cemiyetler Kanunu[36]

 Tatil i Eşgal Kanunu çıktığı tarihlerde 3. Temmuz 1909 da Cemiyetler Kanunun çıkarılmış olduğu görmekteyiz.

 Cemiyetler Kanununa önem verilmiş bulunması o dönemde siyasi etkinliği sağlama aracı olarak örgütlenme gereğinin hissedilmesindendir. Böylece cemiyetlerin kurulmasına başlanmış ve meşrutiyet havası estirilmek istenmiştir. Ancak Cemiyetler Kanunu çıkarılmış bulunmasına rağmen işçilerin sendikal organizasyonuna sıcak bakılmamış ve kapatılmaları uygun bulunmuştur.

 Cemiyetler Kanununun meclisteki müzakerelerinde şiddetli münakaşalar yapılmış ve bir çok milletvekilinin sendikaların kapatılmasının yanlış olduğunu ileri sürdükleri görülmüştür. Ancak sendikaların kapatıldığı bir gerçektir.

 Bu kanunların varlığı o dönemlerde işçilerin emeklerinin korunması ve sömürünün engellenmesi için teşkilatlanmaya başladıklarının göstergesidir. Fakat bu günkü oluşum ile karşılaştırıldığında aynı anlamda faaliyet gösteren ve organize olmuş sendikalar olduğunu kabul etmek mümkün değildir. Fransız ve Alman kültürünün etkisi ile uygulanan bir kısım kuruluşlar olmaktan öteye gidememiştir. Bu nedenle bilinçli ve tabanı olan bir işçi organizasyonu ve hareketinden bahsetmek mümkün değildir. Kaldı ki, bazı kaynaklardan anlaşıldığı kadarı ile o tarihteki sendikaları organize eden işçiler de yabancı işçilerdir.

 Esasen yıkılan bir imparatorluğun her kurumunun çökmüş bulunması, sanat ve meslekte çalışanların daha ziyade gayrimüslim olması, sanayi hareketinin olmaması, ülkenin geniş olması, savaşlar, cepheler, işçi hareketinin şuurlu olarak oluşmasına da imkan vermemiştir. Fakat yine de bir çok iş bırakma, grev fiilinin gerçekleştiğini görmekteyiz.[37] 1908, 1910 ve 1911 yıllarında ciddi işçi hareketleri olarak tarihe mal olmuş eylemler mevcuttur. Bunlardan bir kısmının bugün Türkiye toprakları dışında kalmış yerlerde oluşmuş bulunmasının ayrı bir nedeni vardır. Bir kısım hareketler o toprakların koparılması  için planlı eylemlerdir. Bir kısmı da 1 Mayıs kutlamalarına ilişkin hareketlerdir.[38]

 1876 ve 1909 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu topraklarında meydana gelen işçi eylemlerinin oluşması karşısında Türkiye Cumhuriyeti döneminde işçi hareketinin geç gelişmeye başlamasının nedenini işçilerde aramamak gerektiğini göstermektedir. Çünkü  1876 da Has köy Tersanesinde İngiliz işçilerin işi bırakmaları, Haydarpaşa demiryolu işçileri grevi, Tersane işçileri direnişi, Fişekhane işçilerinin Babı aliye yürümeleri, 1878 de Istanbul terzilerinin, duvarcıların, ayakkabıcıların grevleri, 1879 da, şirketi Hayriye vapur işçilerinin grevi, Tersane işçilerinin tekrar grevi, 1880 tarihinde gemilerde çalışanların Haydarpaşa demiryolu işçilerinin, haliç vapur iskelesinde çalışanların grev tehdidi, 1885 te odun depoları işçilerinin grevi, 1886 da Beyoğlu mağazaları işçilerinin işi bırakması ,gibi işçi hareketleri olmuştur.[39] Bu hareketlerin varlığı, emeğin savunulmasına yönelik hareketler olduğu halde,  1908 de meşrutiyet döneminde işçilerin faaliyetleri engellenmiş ve sindirilmeye çalışılmıştır..

 Bunun nedeni zayıf devlet politikası ve yönetimin acizliğinden kaynaklanmıştır. Güçlü devlet içinde çeşitli fraksiyonlar devleti zayıflatmaz aksine yeniliklere açılımda ve yeni kuralların toplumun refahı için konulmasında bir eğitim ve öncü olarak kabulü gerekir. Oysa aciz ve zayıf ,despot iktidarlar bireylerin haklarını kısıtlamayı kendi iktidarları için zorunlu görürler. Onlar için sadece iktidar vardır. Halkın önemi yoktur. Daha ileri gidersek insanın değeri yoktur. İnsan amaca ulaşmak için bir araçtır. Araç olan insan emeğinin ise hiçbir değeri yoktur.

 Aynı dönemlerde İngiltere ve Amerika’daki manzara bakımından eklemek gerekir ki,  işçi hareketlerine benzer eylemler oralarda da  başlamıştır ancak bu dönemlerde Amerika’da tam  sosyal ve ekonomik şartlar oluşmamış ve  köleliğin en kötü haliyle hüküm sürdüğü, hak talebine kurşunla cevap verildiği[40] ve İngiltere’de işçilerin çalışma şartlarının esaretle eşit olduğu, kuralları patronların belirlediği, emeğe değer verilmediği, emekçilerin sefil bir durumda olduğu dönemlerdir.

 İşte aynı dönemlerde Osmanlıda emeğin korunması bilinci ile emekçilerin eylem gerçekleşme çabalarının olması önemlidir. Despot bir rejim olmasına rağmen 600 yıllık Devlet kültürü ile  tüm dünyaya örnek olmuş bir imparatorluk, Osmanlı Toplumu, ekonomik şartların çok kötü olması nedeniyle halkın sefalet çektiği ve dünya siyaseti ve ekonomisi hakkında bilgi sahibi olamadığı bir dönem geçirmekte olmasına rağmen emekçinin eylem gerçekleştirebilmesi incelenmesi gereken bir olgudur.  Bu hareketler genelde sakin ve itaatkar olduğu inkar edilemeyen Anadolu halkının içinde bulunduğu durumu açıklamakta ve gerçeğin şimdiye kadar aktarılan gibi, imparatorluğun eşitlikçi tebaaya değer verilen ve İslam anlayışına göre fakir ve muhtacın korunduğu bir düzenin olmadığı aşikardır. Emekçi  hareketin filiz vermesi insan hakkı bağlamında olmakla beraber bu fiillerin İmparatorluğun çöküşünün de belirtisi olduğu inkar edilemez.

b) OLAYLARIN GENEL DEĞERLENDİRMESİ[41]

 Osmanlı İmparatorluğunda devletin işveren rolü gereği Tanzimat sonrasında devletin işletmek durumunda kaldığı bazı hayati işletmelerinde ki, bu işletmelerde bir takım işçi hareketlerinin olduğunu yukarıda belirttik, buralarda çalışanların emeğine hiç önem verilmemiştir. Stratejik nedenlerle, devlet işletmeciliğe giriştiği için, istihdam ettiği işçilere önem vermemiş ve denetim yapamamış, insan haysiyet ve onuru hakkında bilgisi olmadığı için kul olarak gördüğü halkın emeğinin önemini anlamamıştır. Kamu görevi gördürdüğü bir kesim bakımından iyi ücretler verdiği görülmekte ise de genel tablo sefalettir. O sefalettir ki Osmanlıyı sona erdirmiştir. Başka deyişle bir ülkede sefaletin yükselmeye başladığı zaman o devlet çöküşe geçmiş veya sonuna gelmiş demektir. Sefalet bir devletin yıkılması demektir. Halkın  sefalet içine düşmesi bir kısım iyileştirici hareketlerin olması veya bir kısım işletmelerin modernizasyonu sefaleti kamufle etse de o ülkenin sonu gelmiş demektir. Nitekim koskoca bir imparatorluk sefalet yüzünden sona ermiştir. Emeğe değer verilmeyen toplumlar yıkılmayı da beraberinde getirir.

 Osmanlıya baktığımızda çalışma ilişkilerinde devletin genel bir düzenleme yapmadığını görmekteyiz. Önem bile vermemiştir. Bir program dahilinde çalışma disiplini yerleştirilmemiştir. İşin hangi dalda yapıldığına göre  o kısım bakımından geçici nitelikte ve ilgili olduğu bölüme göre bir takım nezaret işlevi gündeme alınmıştır. Osmanlı Devleti Çalışma Hayatı konusunda son derece bilgisiz  yetersiz ve deneyimsizdir.

 Osmanlı’da Çalışma Yaşamı ile ilgili bütünlük arz eden ilişkileri hukuki olarak düzenleyen hiçbir düzenleme yoktur. Yukarıda bahsettiğimiz metinler çıkan olaylara göre basit çözümler ve engellemeler ile palyatif düzenlemelerdir. Esasen bu belgelerde çalışma hayatının emeğin değerlendirilmesi ve düzenlenmesi için değil, devletin egemenliğini sarsıcı eylemleri önlemek için düzenlenmiş metinlerdir. Bu nedenle de dolaylı olarak emeği etkileyen mevzuat olarak tanımlamaktayız. Fakat dolaylı olduğunu söylemek bunların değerini azaltmak olarak anlaşılmamalıdır. Bu belgeler tarihi belge olma vasfını ve Çalışma Hayatının tarihsel gelişimini açıklaması nedeniyle önemli belgelerdir. Bu belgeler Osmanlının toplumsal gelişimini belgeleyen belgelerdir. II. Meşrutiyet sonrası sosyal gelişme ve değişimler ve toplumdaki çözülmeler halk ve devlet arasındaki uçurum, kapitülasyonla daha da artmıştır. Çarpık ekonomik yapı, korumasız kalmış yerli üretimi veya sanayi denebilirse sanayinin çökmüş olduğu bir görünümde emeğin hareketini anlamamızı mümkün kılmaktadır.

 Emekçinin konumu ne olmuştur Osmanlı’da çok zayıf bir iş piyasasında küçük ölçekli işletmelerde çalışan işçilerin sömürülen emekleri için örgütlenmeleri gerek despot bir devlet idaresinde ve gerekse ekonomik şartlar çerçevesinde mümkün olamamıştır. Emirleri yerine getiren mutsuz, ekonomik açıdan son derece zayıf, özgürlüğü olmayan bir emekçi grubu olarak kalmak zorunda kalmış ve devlete, devletçe gözden çıkarılmışlığa rağmen yaşamını sürdürmüştür. Devlet ile halk arasındaki kopukluk ve Osmanlıya olan kızgınlık değimlidir ki, Halkın özgürlüğe karşı şahlanışını gerçekleştirmiş ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmuştur.

2)TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİNİN KURULUŞ YILLARI VE EMEĞİN HAREKETİ, EMEĞE VERİLEN DEĞER.

 Osmanlıdan    olumsuz miras almış olmasına rağmen bir takım hareketlerin başlamış olması emeğin serüveninde yabana atılacak nitelikte değildir. Başka deyişle devlete karşı halkı kışkırtmak ve başka politik emeller uğruna işçinin örgütlenmesini sağlayan ve örgüt bilinci ile emek savunuculuğunun öğretilmesi ve yerleştirilmesine yabancıların işlettiği işletmelerde rastlanılmaktadır. Belirli bir amaç için uğraşı vermiş yabancı çalışanlar işletme sahipleri,  amaçlarına Osmanlının bölünmesi sebebiyle ulaşmışlarsa da Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurulmasını hiçbir şekilde engelleyememişlerdir.

 Başka bir amaç uğruna yabancı çalışanların ektikleri tohumlar bir açıdan örgütlenme bilincinin Türk insanına öğretilmesi açısından önemli sonuçlar doğurmuştur. Bu şekilde emekçiler örgütlenerek emeklerinin korunması ve sömürülmemeleri gerektiği ve hak ve menfaatlerinin  ve insan onuruna uygun yaşam hakları olduğu gerçeğinin idrakini sağlamıştır. Böylece hakların elde edilmesinde başkaldırmanın gerekliliğini  öğrenen emekçiler örgütlenme  ve çağdaş kurallar hakkında fikir sahibi olmuşlardır. Bu başlangıcın Türk toplumu açısından ilk  ve yararlı olduğunu belirtmek gerekir. En azından Türkiye açısından örgütlenmenin Osmanlıdan gelen bir tarihi geçmişi bulunduğunu açıklayabilmekteyiz.Türkiye Cumhuriyeti ile Osmanlı dönemi arasında tam bir kopukluk olmamış ve bir kısım mevzuat Cumhuriyetin kurulmasından sonra da yürürlükte kaldığı için toplum düzeninde miras olarak kabul edilmek gerekir.

 Türkiye Cumhuriyetinin kurulamasını takip eden yıllarda işçi işveren ilişkileri ve buna bağlı olarak emeğin sömürülmesi ve sömürünün önlenmesi için gerekli önlemlerin alınması için  mücadelenin hemen gelişemediği bir gerçektir. Bunun çeşitli nedenleri vardır. Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik durum. Dünya devletlerinin I.Dünya Savaşı sonrası yeni yeni Şekillenmesi, politik kutuplar oluşması, sanayi toplumuna doğru gidiş Türkiye’nin stratejik konumu nedeniyle kültürel sosyal ve dinsel niteliklerinin ahenkleştirilmesinden kaynaklanan sorunlar  Türkiye’de emeğe yeterince önem verilmesini engelleyen unsurlar olarak görülebilir.

 Ancak belirtmek gerekir ki, Türkiye bağlamında emeğin serüvenine baktığımızda şu anda gelinen noktanın yeterli olmasa da önemli aşama kaydetmiş olduğudur. Gerçi emeğe giderek daha az değer verme sürecine girildiği vakıası karşısında , Türkiye’de ki nitelemenin dünyadaki oluşumdan farkı olamayacağı da  açıktır.Emeğe değer verebilmek için emek faktörü ile uğraşmak emeğin sosyolojik ve tarihsel evresini incelemek ve bunun önemi hakkında toplumsal bilinç yaratılarak değer verme gerçekleştirilebilir.Emeğin insan için önemi ve yaşamsal niteliği olduğu bilinci olmaksızın, emek ile ilgili yasal düzenlemeleri de sadece sermaye karşısında dengeleme adına bir takım kurallar ile düzenlemeye kalkmak ve emeği ülke ekonomisi ve işletmelerin  uluslararası rekabeti ve pazar ekonomisi açısından değerlendirmek ,emek ile ilgilenmek onu korumak anlamını taşımamaktadır. Emek sadece karşılığı ücret olan bir meta değildir. Emeğe bir toplumda ne değer verildiği ve getirildiği nokta o ülkenin geleceğini de belirlemesi açısından son derece önemlidir. Emeğe değer verilmesi insana değer vermektir. İnsana değer verilen bir toplum yücelen ve güçlenen bir toplumdur.[42] İnsan faktörünün ikinci üçüncü planda olması ve ekonomik olarak değerlendirilmesi toplumların gerilemesine neden olacaktır. Her şeyin insan için olduğu gerçeğinin yadsınması ulusların çöküşüne neden olacağı halen göz ardı edilmektedir. Oysa Osmanlı’nın yıkılışındaki temel nedenlerden en önemlisi halka hiç değer verilmemiş olması değilmi dir? .Halk menfaat elde edilecek saltanatın yaşamasını sağlayacak gruplar olarak nitelendiği insan olduğunun unutulduğu saltanatın arzularını yerine getiren yığınlar durumuna sokulduğu için koskoca imparatorluğun yıkıldığını inkar edemeyiz.

a) Türkiye Cumhuriyetinin Kuruluş Dönemi

 Atatürk Dönemindeki çalışmaya ve emeğe verilen önemden bahsetmeden önce 1921 tarihine kadar Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünün son yılları ve İttihat ve Terakki ruhunun geliştiği ve ulus olma bilincinin ortaya çıkmaya başladığı dönemlerdeki sermaye ve emek ilişkisi üzerinde etkisi olan sosyal durumu, ve bu konuda toplu harekete ilişkin faaliyetlerin gelişmesi veya gelişememesi nedenlerini siyasi durumu gözden geçirerek açıklamaya çalışalım.

aa) Mondros Mütarekesi Dönemi 1918[43]

 Mondros Mütarekenin haksız olması ve haksız bir anlaşmanın yürürlüğe konması ve böylece İzmir ve İstanbul’un işgal edilmesi Ulusal Heyecanın Kükremesine sebebiyet verdiği önemli  olaylardır.

 Bu sırada Osmanlının çok vahim bir durumda olması nedeniyle İngiliz ve Amerikan mandasının kurtarıcı olacağına inananlar ve bunu savunanların yanı sıra işçiler, emeği ile hayatını idame ettirmeye gayret edenler derlenerek örgütlenmeleri gerektiğini idrak etmeye başlamışlardır. İşçi olmanın, ırgat olmanın, toplumda aşağı sınıfta olmayı hak etmek demek olmadığı ve insanların toplumda haklarının bulunduğu ve emeğin sömürülmemesi için talepte bulunulması gerektiği ve özellikle bunun için de özgür olunması gerektiği bilinci oluşmuştur.

 Milli birlik ve beraberlik şuuru ile kurulmuş Fırkalar bir üst kuruluş altında toplanmayı hedeflemiş ve bu birliğe işçilerin de başka deyişle emek grubunun da katılımı gerçekleşmiştir. Siyasi olmayan bir takım cemiyetler ki bunların içinde Kadınları Çalıştırma Cemiyet i İslamiyesi de vardır birlik ve beraberlik amacı güderek bir kongreye oluşturmuşlar ve delege göndermişlerdir.

 Bu arada Sosyal Demokrat Fırkası adı altında 1918 de bir Fırka kurularak çiftçilerin işlerini düzeltmek ve sınai iktisadi sendikalar kurulmasını desteklemek ve işçi haklarının, emeğin, sermaye karşısında korunması için organize olmak amaçlanmıştır. Bu arada Brüksel’deki sosyalist akımlar izlenmiş ve Avrupa da emeğin örgütlenmesi hareketleri takip edilmiş ve Avrupa’daki işçi örgütleri ile bir çok haklardan esinlenmek için ilişki kurulması yararlı görülmüştür.

bb)İzmir İşgalinin Protesto Edilmesi[44]

 1919 yılında İzmir’in işgalinin protestosuna işçiler ve esnaf katılarak protesto hareketini gerçekleşmişlerdir.  Özellikle Tramvay işçilerinin grev konusunda bu dönemde bilinçlenmeye başladığını görüyoruz. Emeğin değerinin ancak bağımsız bir Devlet içinde özgür bir birey olunduğu takdirde mümkün olabileceğinin emekçiler tarafından idrak edilmesinin bir sonucu olarak örgütlü hareketler başlamıştır.

 Bu arada Yurt dışında eğitim görmüş Osmanlı aydınları yabancı ülkelerde bastıkları gazeteleri ile Anadolu da sermaye karşısından ağır şartlar altında çalışan emekçilerin içinde bulundukları  durumu dile getirilmiştir ve hakim sınıfın, burjuvanın emeği sömürdüğü, çalışan halkın örgütlenmesine hakim sınıfın çıkarları nedeniyle  engel olunduğu, açıklanmış ve bunun sona ereceği kurtuluş gününün yakın olduğu bildirilmiştir. Burada halkın,top yekun emeğin savunulması için şuurlaşmış olduğu ve her türlü mücadeleye hazır ve kararlı olduğunu görüyoruz.

 Emeği sömürenler daha ziyade yabancı sermayedarlar olduğu gibi, Osmanlı işletmeleri de aynı şekilde kötü iş şartları altında işçileri çalıştırarak emeği sömürmekte idiler. İş şartlarının çok ağır olması ve insanca olmayan davranışların sergilenmesi emekçilerin dayanma gücünü artık  aşmıştı.

 Bu dönemde Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası kurulmuş ve Kurtuluş adında bilimsel bir dergiyi Berlin’de çıkarmış ve proletaryanın senelerdir ezilmişliği ve sefaletini mahrumiyetlerini açıklayarak bundan kurtulmak için and içildiğini yazmıştır. Türkiye’de çok önemli işlemler yapmıştır.

 İstanbul Vilayet ve Belediye seçimleri için yapılacak seçimlerde, seçim tasarısında bulunan, serveti olmayanlara seçim hakkının tanınmayacağı hükmünü, eleştirmiş ve fakir olmanın ve bekar olmanın seçim hakkından yoksun kalmaya sebebiyet vermeyeceğini savunmuşlardır.[45]  

 Bu Fırka, Anadolu kurtuluş hareketinin öncülerinden olup emekçilerin desteklediği bir kuruluştur.

 1919 yılında Hisar iskele işçilerinin, Kasımpaşa tersanesi işçilerinin , İstanbul hamallarının  kötü istihdam şartlarına ve emeğin sömürülmesine karşı hareket yaptıklarını  görmekteyiz. 1921 de işçileri etkileyerek bir greve gitmiş ancak başarılı olamamıştır. Bunun üzerine bazı aydınlar Fırka dan ayrılmışlardır.

cc) 1920 İşçi Hareketleri[46]

 Bu dönemde Rum ve Fransız gazeteleri basımcılarının grev yaptığını ve keza Tünel işçileri, tramvay  işçileri, Kazlı çeşme   deri işçileri  tersane işçilerinin grev yaptığını görmekteyiz.

 Ancak bu grevlerin bir kısmı  Osmanlı Sosyalist Fırkası adındaki ve işçilerden pek destek görmemiş olduğu söylenen bir partinin liderliğinde ve Sosyalist Hilmi adındaki liderinin çeşitli girişimleri ile gelişmiş bir hareket olarak amacının ne olduğu münakaşalı olan bir dizi eylemler olarak nitelemek mümkündür. İngiliz ve Fransız işgal kuvvetlerinin desteklediği hareketler olarak amacının ve hedefinin şüpheli bulunduğunu açıklamak yanlış olmayacaktır. Çünkü, İngiliz ve Fransız işgal kuvvetleri ile yaptığı pazarlıklar sonucu kendisine maddi imkan sağlamış ve armalı bir otomobil ile partisine bir bina almıştır,  Tersane işçilerinin grevi için tüm paralarını harcadığı ve bu nedenle grevin başarılı olduğu belirtilmektedir.Haliç İdaresi, Fransız sermayesi ile kurulmuş Tramvay Kumpanyası gibi işçi çalıştıran işletmeler bu kişiye güvenerek önemli bağışlar yaptıkları bir gerçektir.

dd)1.Mayıs 1921 İşçi Bayramı[47]

 Gemiciler ve deniz yolları işçileri Tramvay işçileri 1 Mayıs 1921 günü tatil yaparak işçi bayramını kutlamışlardır. Bu kutlama işgal ordularına karşı işçiler tarafından yapılmış bir gösteri olarak değerlendirilmiştir.

 Bu arada yanlış birçok işçi eylemi işçilerin başarısız olmalarına ve örgütlerinden ayrılmalarına yol açmıştır. Sosyalist Hilmi’nin kışkırtmaları ile işçilerin tramvay işletmesinde yaptıkları grev başarısız olmuş sahte sözde emekçileri koruyan derneklerin hareketleri işçilerin mağlup olmalarına yol açmıştır. Bu arada işçilerin askere gitmesini engellemek için grev kışkırtıcılığı yapılmış olması da yine incelenmesi gereken bir vakıadır. Kaynağının ve amacının ne olduğu üzerinde düşünülmek gerekir. Bu dönemde gelişmeye başlamış sol akım bir takım yanlış uygulamalar ile büyük ölçüde yara almış ve batıdaki gelişmesi gibi bir gelişme gösterememiştir. Bunun sonucu olarak ta emekçilerin sömürülmesi ve emeğin karşılığının insan onuruna yaraşır bir biçimde sağlanması için gerekli adımların atılması gecikmiştir.

 Ancak Cumhuriyetin kurulmasının ardından rejimde meydana gelen katılaşma 1 Mayıs açısından da etkisini göstermiştir. Zira emperyalist güçlerin tahriki ile başlamış olan bir dizi isyan rejimi tehlikeye sokacak boyutlara gelmiş ve bu kaygı ile bir dizi önlemler alınması gerekmiştir. Esasen henüz bilinçli bir işçi kitlesinin de bulunmaması kutlamalara müsaade edilememesi sonucunu doğurmuştur.

ee) İstanbul Amele Birliği 1922[48]

 Ankara’da kurulan hükümetten birçok beklentileri olan bu birlik çeşitli işçi örgütleri arasındaki dağınıklığı gidermek için faaliyet göstermekte idi. Ancak 1923 ta polis tarafından kapatılmıştır. Bunun yerine Amele Cemiyeti kurulmuştur. Bunun da tüzüğü polis tarafından incelenmiş ve sendika niteliğinde örgütlere hükümetin izin vermesini mümkün kılan bir yasanın olmadığı görüşü hakim olmuş ve emek yine korumasız kalmıştır.

İşçi Tesanüt ve Teavün Cemiyetinin bu dönemde kurulduğunu görüyoruz.Keza işçiler 1922 de 1. Mayıs işçi Bayramını da bu dönemde Ankara’da çok güçlü olarak kutlamışlardır.

 Türk İşçi Derneği işçi örgütlerinin daha çok işçi yararına çalışmasını sağlamak üzere bu dönemde kurulmuştur.

 Bu dernek, Anadolu işçi ve köylüsünün Mustafa Kemal Paşanın akıl ve zekâsı sayesinde yapılmış anlaşmaları överek emperyalizm sona erdiğini belirtmiştir.  Türkiye İşçi Derneği Türkiye’de kurulu dağınık olarak faaliyet gösteren işçi cemiyetlerini bir araya getirerek çağdaş bir örgütlenme sağlamak ve Sendikayı gerçekleştirmek istemiş ve böylece emeği, emekçiyi korumak gerektiği bilinci yaygınlaştırılmaya çalışılmıştır.

 Ancak bu arada kurulan yeni bir örgüt İstanbul Umum Amele Birliği, işçileri kışkırtarak bu çalışmaları engellemiştir.

 1922 ler de ise Genç Türk Devletinin basını, işçi örgütlerinin zararlı etkilerini  yazmaya başlamış ve işçilerin haklı istekleri ve ekonomik mücadelelerine önem vermemiştir. İşçi örgütlerinin işveren adamlarınca yönetilmesi için çaba harcanmıştır. Ayrıca işçi örgütleri birbirlerine düşürülmüş ve işverenlerce aldatılan işçiler işçi örgütlerinin mücadelesini yenilgiye uğratmışlardır. İşçiler birlik olamamakta ve birbirlerine düşerek amaçlarından uzaklaşmışlardır. [49]

b) Atatürk Dönemi ve İktisat Kongresi[50]

aa) 1921-1938 arası Dönem

 1921 de temelleri atılan Türkiye Cumhuriyeti Devleti genç bir devlet olarak yıkılan hakimiyetler üzerine kurulmuş olup 1921 ve 1924 Teşkilatı Esasiye Kanununda 1. Maddede Millet hakimiyeti, Demokrasinin esas alındığı,  Cumhuriyetçi, Milliyetçi, Halkçı, Devletçi, Laik ve İnkılapçı olduğu belirtilmiştir.

 Bu unsurları taşıyan bir devlet olarak çağdaş (ileri, pozitif, ekonomik ve teknolojik gelişmelere açık)  devletlerle fiilen ve ekonomik olarak eşit olabilmek için bütün sosyal ve ekonomik kurumların kurulması ve işlemesi için tüm önlemlerin alınması hedeflenmiştir.

 Sosyal adaletin, sulh, demokrasi ulusal hakimiyetin sağlanmasında ekonomik özgürlüğün ve refahın en önemli öge olarak kaçınılmaz gerçek bulunduğu idrak edilmiştir.

 Refahın tüm ulusa sağlanması zorunludur. Bunun için bir çok sosyal kurum gereklidir. Bunun için  yeni kurulan T.C. Devletinde sosyal hakların sağlanmasına yönelik kurumlar hızla BMM. nin iradesi ile kanun koyucunun düzenlemeleri ile gerçekleşmeye başlamıştır.

 Atatürk 1923 te İktisat Kongresinde ekonomik alanda atacağı adımları tespit ederken işçilere, emeğe büyük önem vermiştir.

 Konuşmasında “…çok emeğe ve sermayeye ihtiyacımız vardır. Bu nedenle kanunlarımıza uymak şartı ile yabancı sermayeye gereken güvenceyi vermeye her zaman hazırız ve arzu edilir ki, yabancı sermaye bizim emek ve servetimize katılsın. Bizim için ve onlar için yararlı sonuçlar versin; ama eskisi gibi değil. Gerçekten de geçmişte ve özellikle Tanzimat devrinden sonra, yabancı sermaye, ülkede ayrıcalıklı bir konuma sahip oldu. (kapitülasyonları işaret etmiştir) Ve .bilimsel anlamı ile denebilir ki ,devlet ve hükümet, yabanca sermayenin jandarmalığından başka bir şey yapmamıştır. Artık her uygar devlet gibi, millet gibi, yeni Türkiye de buna izin veremez. Burasını  esir ülkesi yaptıramaz…” demiştir.

 Bu kongrede işçiler temsil edilmiş ve işçiler ile çiftçiler ortak çalışmışlar ve Atatürk’ün kurmak istediği devletin temellerinde halk devleti halkın devri  esas alındığından işçi ve çiftçi grubunun istekleri aşağıda açıklandığı şekildeki talepleri Başbakanlığa ve Meclis Başkanına verilmiştir. Bu EMEĞİN değer taşıdığının ve emeğin ülkenin kurulmasında yaşamasında ve devamında ne derece önemli olduğunun ATATÜRK tarafından kafalara vurulduğunun resmi bir kanıtıdır.

İşçiler ile ilgili talepler aşağıdaki gibi ileri sürülmüştür.

  • Kadın erkek tüm çalışanlara amele yerine işçi denilecektir.
  • 1 Mayıs günü İşçi Bayramı olarak kabul olunacaktır.
  • İşçiler dernek kurabileceklerdir.
  • İşçiler günde sekiz saat çalışacaklardır.
  • 12 yaşını doldurmamış işçiler iş hayatında çalışmayacaklardır.
  • Işçi üç ay çalıştığı takdirde geçici işçi olmaktan çıkarılacaktır.
  • Tatil günlerinde işçilere ücret ödenmelidir.
  • İşçilerin hastalanmaları halinde üç ay bunlara ücret ödenmelidir.
  • İşçilerin yıllık bir ay izinlerinin olması gerekir.
  • İşçilerin sosyal sigortasının olması gerekir.
  • Sakat işçilerin yaşamları güvence altına alınmalıdır.
  • İşçilere hastahane yapılmalı ve sağlık kurallarına uygun evler yapılmalıdır.

Gelire göre vergi ödenmelidir.

 İzmir İktisat Kongresi gerek Türkiye ekonomisi ve gerekse işçi hareketi ve organizasyonu bakımından son derece önemli bir toplantı olup alınan kararların isabeti tartışmasızdır.

 Bu kongre işçi organizasyonunu hareketlendirmiş ve  bir hazırlık ve temel atma işlevi görmüştür.

 Yine aynı dönemde işçilere karşı girişilen yanlış eylemler ve işçi kuruluşlarının faaliyetlerinden komünizm sebebiyle korkan polis çevreleri , bu arada işçilerin  kışkırtılmaları sebebiyle  düzenledikleri bazı eylemler hükümeti devirme  eylemleri  olarak kabul edilmiş  ,bu eylemlerde bulunan işçiler tevkif edilmiş, vatana hıyanet suçu ile adliyeye sevk edilerek hareketleri engellenmeye çalışılmıştır.Bu baskılar sonucu işçi derneklerinin kurulması gerilemeye başlamış baskı ve tepki  rejimi hakim olmuştur.[51]

 İşçilerin sosyal ve ekonomik bunalım içinde olduğu ve  ciddi sıkıntılarının bulunduğu, işletmelerdeki eylemlerinin engellendiği ve birçok işletmede ücretlerin azlığı , kaza halinde ödenen tazminatların azlığı,  kadın erkek işçiler arasında ücret eşitsizliği  , çalışma sürelerinin azaltılması gibi taleplerle   grevlerin  yapıldığı ve  sonuçlar alınması da yine bu dönemlere rastlamaktadır.

 Açıklamak gerekir ki, İttihat ve Terakkinin cemiyet kurmak konusundaki getirdiği yenilik başka deyişle dernek kurma özgürlüğü fikri  yeni kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti Devleti yöneticilerine ilham kaynağı olmuştur. Ancak İttihat ve Terakkicilerin  işçilere karşı olumsuz fiillerini de hatırda tutmak gerekir.

 Ancak emeğe önem verilmesi ve korunması ideolojisi desteklenmekte ise de bu dönemde Amele Birliğine önem verilmediği ve kapatılmış olduğu görülmektedir. Hükümet bu dönemde bir çok işçi liderinin tutuklanmasına da seyirci kalmıştır. İşçi örgütlerine baskı yapılmış korkutulmuştur. Sendikaları destekleyen ve işçi hareketlerini koruyan fikirde olanlar hükümetten istifa etmek zorunda kalmıştır.[52]

 Hükümet işçi kuruluşlarına kendi adamlarını getirmiş ancak daha sonra bu kuruluşların el değiştirmesinden endişe ederek bunları çalışamaz hale getirmiştir. Keza bu arada işçi kuruluşlarını destekleyen veya faaliyet gösterenler  sebepsiz yere tutuklandıkları  ve yargısız cezaevlerinde tutuldukları da bir gerçektir.

 İş Kanunları ve Sendikalar Kanunu çıkarılması için teşebbüsler sonuçsuz kalmıştır.Böylece emekçinin emeğinin korunmasına yönelik faaliyette bulunma imkanı yok olmuştur.

bb) 1924 Teşkilatı  Esasiye Kanunu

 1924 Tarihli  Teşkilatı Esasiye Kanununda  , dernek kurma hakkı tanımakla beraber  , hükümetin tutumu bu dönemde daha da sertleşmeye başlamıştır.

 Grev yapan işçiler , 1 Mayısı kutlamak isteyen işçiler engellenmişlerdir. Hükümet işçileri oyalamak için “ Mesai Kanunu “ çıkarılacağını açıklamış ancak , işçilerin tutuklanması uygulanması devam etmiştir. İşçilerin emeğinin bir değeri olduğu ve insan emeğinin sermaye karşısında ezilmemesi yok olmaması için sistem gerekliliği bu bilincin yerleştirilmesi gerektiğini amaçlayanlar   İstiklal Mahkemelerine verilmeye varan işlemlere muhatap oldukları bir dönem olarak[53] olumsuzluklar sürmüştür. Bu dönemde , Osmanlı döneminden farklı bir uygulama gerçekleşemediğini görmek acıdır. Bu dönemi anlayabilmek için 1925 te kabul edilmiş  TAKRİRİ SUKUN KANUNU nu incelemek yeterlidir. Zira  dernek ve bu arada kurulmuş amele birliklerini de  engelleyen bir kanun olarak neşrolunmuştur. [54]

cc) Takrir i Sükun Kanunu ( 1925 tarihli)[55]

 Bu kanun 4 Mart 1925 tarihinde yürürlüğe konulmuş ve  aslında doğuda  meydana gelmiş Şeyh Sait isyanının bastırılması için çıkarılmıştır. Bu kanun ile o dönemde gericiliğe ,isyana yönelen ve ülkenin sosyal düzenini ,huzurunu bozan  emniyet ve güvenine karşı faaliyette bulunan tüm kuruluşların tüm kışkırtmaların yayınların önüne geçmek ve ülkede sükunu ve güvenliği sağlamak için hükümetin tek başına ve cumhurbaşkanının onayı ile her türlü yasağı uygulamak yetkisi verilmişti.Hükümete bu yetki  yönetime muhalefeti önlemek için verilmiştir. Ülkedeki anarşik ve dışardan gelen tahrik ve teşvikler ile meydana gelen olayları bastırmak için alınan önlemlerin maalesef bu arada işçi kuruluşlarının da faaliyetinin tamamen engellenmesine neden olmuştur. Emekçinin artık söz hakkı yoktur. Emeğin değeri düşünülmemiştir. Emeğe sermaye karşısında söz hakkı verilmemiştir.

 Hükümet işçilerin sınıf ilkesine dayanan bir örgüt kurmalarına izin vermemekteydi. Bu dönemde demokrasiye karşıt cereyanların olması sebebiyle Atatürk [56] Bolşevizm ve ihtilalci siyasi sendikalizm ve sınıfların temsil edilmesi görüşlerine karşı idi. Bu nedenle , demokrasiye karşı olan her unsura karşı olduğu için, ihtilalci siyasi sendikaların ,kendi menfaatleri için organize olarak siyasi bir kuvvet haline gelip hakimiyeti ellerine geçirmelerine, işçi gruplarının bu tür amaçla hareket etmesine ve fırsat yaratılmasına ,genel grevler yapmalarına  karşı olmuştur. Atatürk’ün gerekçeleri ve o dönem itibariyle görüşünün son derece yerinde olduğunu kabul etmek gerekir.

 Her ne kadar işçi hareketinin önü kesilmiş  ise de Türkiye’nin çevresindeki ülkelerin durumu ve yeni kurulmuş ekonomisi son derece kötü Türkiye’de başkaca sorunlarla uğraşmamak gerektiği ve yabancı unsurların müdahalesinin olacağı alanlarda sınırlama getirilmesi yerinde olmuştur. Çünkü bu dönemde işçilerin büyük çoğunluğu yabancı şirketlerin kurmuş olduğu iş yerlerinde çalışmakta idiler ve sendika ve grev hakkının verilmesi ve örgütlenmelerine izin verilmesi politik açıdan uygun görülmemiştir. Bu arada Lozan Konferansının da devam etmekte olduğunu hatırlamakta fayda vardır.

 Atatürk, Mecliste menfaat gruplarının temsil edilmesinin yanlış bulunduğunu, çünkü tüm halkın eşit olarak korunması ve refahının sağlanması gerektiğini belirtmiştir. Bir sınıfın diğerine üstün olmasına karşı olduğundan[57],  işçilerin kendi ekonomik ve sosyal haklarının ve menfaatlerinin sağlanması için siyaseti de etkileyecek bir örgütlenmenin oluşmasına olanak tanınması istenmemiştir. Bu nedenle, bu dönemde işçi ücretlerinin , çalışma saatleri ve şartlarının işverenlerce diledikleri şekilde düzenlendiğini görmekteyiz.

 Bu dönemde önemli olan 1 Mayıs 1925 te Amele Teali Cemiyetinin genel merkezinde kutlama yapılmış ve bu kutlamada

 Türk amelesi irticaya karşı amansız bir mücadele açmalıdır.Burjuvazinin zulmünü protesto ediyoruz. Mürteciler, muhtekirler, kapitalistler, emperyalistler kahrolsun. Sekiz saat iş sekiz saat istirahat, sekiz saat uyku. Bütün dünya işçileri birleşiniz.

 Bu slogan o dönemde çok önemli  olduğu kadar zamanımızda da geçerliliğini yitirmemiştir. Ancak Amele Cemiyetinin bu toplantısından sonra bir çok tutuklama olayı gerçekleşmiştir. 7 ile 15 er yıl hüküm giyenler olmuştur. Bunların arasında Nazım Hikmetin de bulunduğunu belirtmek gerekir. Ancak mahkum olanların tümü 18 ay sonra serbest bırakılmıştır.

dd) Cumhuriyet Halk Partisi Dönemi[58]

 Atatürk’ün ebediyete göçü sonucunda iktidar savaşlarının başladığı da inkar edilemeyen bir gerçek olarak çalışma hayatında da etkisini göstermiştir. Dünyada bunalım olduğu ve II Dünya savaşı eşiğinde Türkiye’nin ekonomik durumunun hiç de iyi olmaması , ve Devletin kurulduğunda liberal ekonomik sistemin uygulanmasına yönelik projelerin yürümediği görülerek, yumuşak bir devletçilik sisteminin uygulanması yolu seçilmişti.Bu devirde yatırımların ve çalışma hayatının iyi olduğu ekonomistler tarafından açıklanmaktadır.

 Bu dönemde sanayileşme planı, kambiyo rejimi ve Merkez Bankasının kuruluşu gibi önemli adımlar atılmış ve yerli malı üretimi ve tüketimi, bankacılıktan demiryolu yapımına kadar işletmeciliğin geliştiğini görmekteyiz. Gelişen bu işletmecilik emeğin  de gelişmesini mümkün kılmıştır. Bu dönemler, özel girişimciliğin özendirildiği ve burjuva sermayesinin tohumlarının atıldığı dönemler olarak belirginleşmiş ve fakat çiftçiler, küçük üreticiler, ve emekçiler ezilmiş ve sömürülmüştür. Aynen Osmanlı da olduğu gibi, çünkü, emeğin örgütlenme hakkı yoktur hak arama özgürlüğü yoktur. Ekonomi son derece kötü durumdadır, işsizlik yoksulluk ülkenin her tarafından mevcuttur. Yiyecek kıttır. Açlık vardır. Tifo Tifüs, Trahom Sıtma salgınları ve lepra vardır, ilaç yoktur. Halk kendi gayreti ile yaşam savaşı vermektedir. Devletin yağmalanması o dönemde de vardır. Vahşi kapitalizm tohumlarını ekmeye başlamıştır.

 Oysa bu dönem CHP dönemidir ve  sosyal sınıfın gelişmesi gerekirken CHP ye karşı bir direnmenin başlaması, işçi sınıfının politik bilinçlenmesinin de engellenmesi hep 1930 lu yıllara rastlamıştır.  İşçi sınıfının seçimle iktidara gelmesinin engellenmesi gerektiği bilinci ile devlet ve işçi sınıfı arasında bir mücadelenin oluştuğu bu dönemlerde, hükümet dünyadaki gelişmeleri uzaktan dahi takip edemeyen bir becerisizlik içindedir ve  sendika kurma hakkından yoksun bıraktıkları işçi sınıfına nihayet 1946 larda bu hakkı vermek zorunda kalmıştır.[59] CHP hiçbir zaman işçilerin özlemlerine yanıt veren nitelikte uygulamalar yapmamıştı.  II. Dünya savaşının Faşizmin yenilgisi ile sonuçlanması üzerine çok partili döneme girilen Türkiye’de cemiyetler kurulmasına müsaade edilmiş bulunması bir gelişme ise de , sıkıyönetimle ile yeni yeni kurulan sendikaların kapatılmaları kurucularının yargılanması tutuklanmalar Türkiye’de ne denli demokrasiden uzak çok partili  bir sistemin varlığını gözler önüne sermektedir. Meclis tutanaklarına bakıldığında CHP millet vekillerinin sendikaların faaliyetlerine hiçte CHP ilkeleri doğrultusunda bakamamış olduklarını ve halktan ne kadar kopuk  bulunduklarını görmek bugünlerin nasıl hazırlandığının açık ifadesi olmuştur.

 1924 ve 1946 dönemi tek partili ve devletçi zihniyetle geçirilmiş sendikal hakların yasaklandığı bir dönem olarak zaten tarihte karanlık bir devir diye anılmaktadır.

 1946–1963 dönemi, 1924 -1938 yılları Atatürk’ün iktidarda olduğu dönemde, işçi hareketi bakımından Atatürk’ün beyanı ile veya düşüncesi ile icraatın aynı olamadığı bir dilim[60] olarak, daha sonraki dönemle mukayese edildiğinde önemli farklılıklar göstermesi tabiidir. Bunun nedenlerinin ülke ekonomisinin zayıf olması hükümetin kominizim tehlikesine karşı savunma olarak dernek kurma faaliyetini engellemesi, yabancı unsurları saf dışı bırakmak için alınan tedbirler olarak değerlendirilebileceği gibi, batıdaki faşizmin ve bunun etkilerinden kurtulmak için alınan önlem olarak da düşünülebilir. Türkiye’nin batıdaki işçi hareketleri ve endüstri toplumunun gerekleri nedeniyle oluşan  hareketlerden ne denli etkileneceği dikkatle ve korku ile izlenmiştir.Bu dönemler açısından  yargıya varmadan önce Türkiye’nin içinde bulunduğu tüm şartların muhasebesinin de yapılması gerektiği kanısında olduğumuzdan konuyu tam olarak olumsuz olarak değerlendirmekten kaçınmak istemekteyiz.

Çünkü ekonomik açıdan durumun tam ve doğru değerlendirilmesi ile politik kararların örtüşmesi yapılmadan değerlendirme yanlış olabilir.

 Devletçiliğin egemen olduğu bu dönemde CHP iktidarda olarak ve Demokrat partinin kurulduğu ve bu partinin sendikal hakların işçilere verilmesi gerektiğini savunması üzerine CHP nin de DP söylemlerini uygulayarak işçilerin örgütlenmesi için kolların sıvandığı bir tablo görülmektedir. 20 Şubat 1947 de 5018 sayılı İşçi İşveren Sendikaları ve Sendika Birlikleri Kanunu çıkarılmış ve bunların ulusal kuruluşlar olduğu, milliyetçiliğe ve ulusal çıkarlara aykırı hareket edemeyecekleri hükmü de yer almıştır. Böylece kurulmalarına izin verilen sendikalar önemli bir gelişmedir. Birçok özgürlüğün kısıtlanmış olduğu bu kanun tarihi değerinin olması ve emeğin karşısında geri çekilme olarak nitelenmesi nedeniyle önem taşımaktadır.

 Bu kanunda işçilere grev hakkı yasaklanmıştır. O dönemlerde Borçlar kanununun 317. Maddesinde yer almış bulunan UMUMİ MUKAVELE nin yapılmasında sendikalar rol oynamışlardır. Başka deyişle emek ve sermaye ilişkisini bir sözleşme ile düzenleme çağını girmiştir.

 5018 sayılı Sendikalar Kanunu  sendikal örgütlenmeye getirdiği bir çok kısıtlanmaya rağmen esaslı bir denetine tabi tutulmuştu. İdari makamların baskın denetimi altında sözde faaliyet gösteren bu sendikaların emeğin sömürülmesini nasıl engelleyebilir ve işçileri nasıl örgütleyebilirdi? Bu dönemde komünizmden korkulduğu için işçilerin sosyalist faaliyetlerini önlemeye yönelik denetim amacı ile kurdurulmuş sendikalar bilinçli olmaktan uzaktı.

 1952 de Türk-İş konfederasyonunun kurulduğunu görüyoruz ancak bu konfederasyonun uluslar arası bir örgüte katılması engellenmiştir. Yurt dışına açılmak ve uluslar arası sendikacılık hareketlerine katılmasına onay verilmemiştir[61]

 Ancak bu dönem sendikaların kapatıldığı ve özgürlük isteyenlerin cezalandırıldığı, dış politikada II Dünya Savaşı ile ilgili durumu iç politika malzemesi yaparak yurt içinde savaş koşullarının ilan edilmesi ve halkın yoksulluğa mahkum edilmesi gibi uygulamalar bu iktidarların zamanında gerçekleşmiştir. Sıkıyönetim altında halk ezilmiş, emekçiler ve özellikle sol aydınlar baskı ve tehdit altında özgürlükten yoksun yaşamak zorunda kalmışlardır. Savaş sonrasında ki hiç kimse Rusya’nın Avrupa’nın içlerine kadar gireceğini beklemiyordu, hesap yanlış olunca bu kez Sovyetlerin karşısındaki blokta yer almaya hazırlanan Türkiye de İstanbul da birçok işçi sendikası kurulmuştur. Kapitalist kampta yerini alan Türkiye’de emekçiler yıllarca ezilmişlikleri nedeniyle CHP ye karşı olarak Demokrat Partinin gelişmesinde rol oynamışlardır.

d) 1947 -1950 Dönemi ve Demokrat Parti İktidarı  1950-1960 yılları[62]

  1950 dönem devletçiliğin son bulduğunun düşünüldüğü bir dönem olarak, Demokrat Parti iktidarının işçilere sempatik görünebilmek için bir takım politikalar ürettiği bir devirdir. Bugün dahi gündemden düşmeyen sendikaların siyaset yapma yasağı Demokrat Parti iktidarında kendi siyasi görüşleri doğrultusunda olmadığı için sendikaların kapatılmasına kadar varan sonuçları doğurmuştur. Demokrat Parti döneminde sendika özgürlüğü sağlanamamıştır. Çalışma Bakanlarının açıklamaları sadece vaat ve sözde özgürlükler olarak kalmıştır. Birçok yasakların olduğu bu dönemde emek korunmamıştır. Ancak yine de sendikacılığın faaliyet göstermeye başlaması bu döneme rastlamaktadır.

 Demokrat Partinin muhalefetteyken grev hakkının savunucusu olması, 1950 seçimlerinde işçi oylarının büyük bir kısmını almasına neden olmuş ve iktidara getirmiştir. Ancak iktidara gelmesi işçilerin emeklerinin korunması açısından bir yarar sağlamamıştır. Demokrat Parti vaat ettiği grev hakkını vermemekle kalmamış, işçi sendikalarını kapatma yoluna da gitmiştir. Bu durum işçilerin mücadele etmesine olanak sağlamış ve anayasal bir hak olarak grevin Anayasada yer almasına gayret göstermişlerdir.

 Türk İş in kurulması Demokrat Parti dönemine rastlamıştır ve 1952 de kurulan Türk İş ancak 1960 lı yıllarda işçi -işveren ilişkilerinin tanziminde esaslı kurallar getiren ve sendikal faaliyeti çağdaş demokratik bir  konuma getiren mevzuatın çıkmasında rol oynamıştır.

 Demokrat Parti dönemi  sendikacılık ile ilgili politikasında  söylemlerinde sadece işçileri kendi saflarına çekebilmek için birkaç vaatten ileri gitmemiştir. İktidar oluncaya kadar söylemlerinde belirttikleri vaatleri yerine getirmemişlerdir. CHP döneminde yasada yer almış İşçi Sendikaları Birliği yasa dışı kabul edilmiş ve Birliklerin kapatılmasına karar verilmiştir.Demokrat Parti kendi görüşüne aykırı her türlü faaliyetin önlenmesine ve örgütlerin kapatılmasına varan eylemleri uygulamıştır. Bir çok sendika bu dönemde kapatılmıştır. Bu dönemde Konfederasyon [63]kurulmuş olması Demokrat Partinin  sendikalara iyi niyetle ve olması gerektiği gibi baktığı anlamında değildir.

 Bu dönemde emeğin hiç değeri yoktur. İşçilerin sendika temsilcilerinin kolayca işten atıldıkları bu dönemde sendika demokrasisinden bahsetmek ve emeğin korunması için sendikal örgütlenmenin var olduğunu zan etmek saflık olur.

e) 1961 ve 1982 Anayasa Dönemleri[64]

 1961 Anayasası  ile işçi sınıfına getirilen Sendikal haklar sendikaların kurucu meclis üzerindeki bazı etkinlikleri sonucunda gerçekleşmişse de Meclis tarafından da istendiği ve gerekli görüldüğü Uluslararası anlaşmalara uygun kuralların gereği idrak edildiği için kabul edilmiş kurallardır. Bu anayasada belirtilen haklar ve buna bağlı olarak kabul edilen Yasalar batı anlamında işçi mücadelesinin bir sonucu olarak kabul edilmiş değildir. Devletin siyasi görüşü ve çağdaşlığın sonucu olarak yönetim tarafından öngörüldüğü için yasalar çıkmıştır.

 Devlet bu hakları demokratik ilkeler nedeniyle tanımıştır. 1961 Anayasasının da devletin iktisadi ve sosyal ödevlerinden bahis olunmuş  Anayasanın 45. maddesinde sendika kurma hakkını tanımış ve  böylece şimdi yürürlükte olmayan 274 sayılı  Sendikalar Kanunu 1963 yılında yürürlüğe girmiştir.

 1963-1970 yılları sendikaların kurulma , bölünme , üst sendikaların farklı zihniyetlere sahip olarak kuruldukları karışık bir dönem olmuştur. Sendikalar ve üst kuruluşları arasında hayli mücadelelerin geçtiği bu dönemlerde 1982 ye kadar sendikalar kendilerinden beklenen performansı gösterememişlerdir.Emeğin gereği gibi gelişmesi ve gelmesi gereken düzeye getirilmesi için sendikaların da gereği gibi işlevini göremediğini söylemek yanlış olmayacaktır.

 Bu arada işveren sendikalarının işçi sendikalarına oranla daha yavaş ve fakat daha sistemli olarak geliştiklerini ve hatta işçi sendikalarının gelişmesine ön ayak olduklarını görmekteyiz.

 Sendikalar tekelcilik zihniyeti ile hareket ettiklerinden , birbirlerini tasfiye etmek istemişler ve tam demokratik ve hukuk devleti zihniyeti ile bağdaşır özgürlüğe sahip olamadıklarından toplumun ve işletmeleri sarsan yabancı sermayeyi tehdit eden kaçıran           fiil ve eylemler Türk ekonomisini hayli sarsmıştır.

 Bunun nedenleri aslında çok çeşitli ise de kısa ve öz olarak belirtmek gerekirse sendikalar hak etmeden kendilerine verilmiş bu hakların kullanmasını bilmedikleri için olması gereken gelişmeyi gösterememişlerdir.

 Türkiye’de işçi sınıfı bir işçi hareketi yaşamamıştır. Osmanlıdan beri gelen hareketler hep birbirinden kopuk ve mahalli düzeyde ve genelde ücrete yönelik hakların talebi ile sınırlı olarak kalmış veya emperyalist oyunlardan kaynaklanan bir takım hareketlerdir. Bu hareketler işçi sınıfı şuuru ve emeğin sermaye karşısında korunması, işçi sağlığının korunması gerektiği bilinci ile yapılmış değildir.

 Kanun koyucunun 1961 Anayasasında düzenlenmiş hakları kanunlaştırması ile gerçekleşen sosyal hakları işçiler ezilmişliklerinden kurtulamadıkları ve açmaz içinde bulundukları için ,ve  siyasal ve ekonomik  istikrarın bulunmaması nedeniyle gereği gibi kullanamamışlardır.

 Türkiye henüz montaj sanayi devrini yaşadığı ve hazinesinin boş olduğu ve siyasi açıdan da karanlık bir dönemden geçtiği düşünülürse, ancak küçük işletmelerin olduğu , tarım ülkesi niteliğinde bulunulduğu ,  işveren karşısında emeğin karşılığının demokratik ve hukuk kuralları çerçevesinde  istenmesi bilgisinden yoksun olunması  nedenleriyle, bilinçlenmemiş ve eğitimsiz kalmış toplumda, işçi sınıfına yukarıdan sunulmuş bulunan sendikal  haklar, amacın sağlanmasında istenilen randımanı verememiştir.

 Öncelikle belirtmek gerekir ki, Türkiye’de sendikal hakların gelişmesinin önüne engeller yasalar ile konmuştur. İşçilerin sendikaları marifeti ile yatay gelişmeleri engellenmiş ve birlikler kurulmasına ilişkin hüküm daha sonraki Sendikalar Kanununda yer almamıştır. Sadece dikey olarak sendikal örgütlenmenin kabul edilmesi ile  yatay sendikacılık yasaklanmıştır. Meslek sendikacılığı veya endüstri sendikacılığı da mümkün değildir. Aynı meslekten olanların birleşerek yatay sendikacılık ile toplumda daha yararlı birlik oluşturmaları  ve aynı meslekten olanların çalışma koşullarının iyileştirilmesi amacı ile kurulan sendikaların bu amaca ulaşması unutulmuş ve giderek , siyasi, sosyal ekonomik alanda faaliyetleri gelişmiştir.[65] Bu durum meslek açısından işçilerin gelişmesini maalesef engellenmiştir. Emeğin gelişmesi ve toplumda emekçinin önemli bir yere gelebilmesi engellenmiştir.  Yukarıda açıklandığı gibi aslında 1947 de yürürlüğe girmiş 5018 sayılı İşçi İşveren Sendikaları ve Sendika Birlikleri Hakkında Kanunda , sendikaların mahalli birlik ve federasyon teşkilatı oluşturmaları imkanı varken ve yatay gelişmeye en elverişli yasal hak verilmişken bu hakların kaldırılmasında neden hiçbir sendika sesini çıkarmamıştır, bunu olaya tarihi ve sosyolojik açıdan baktığımızda izahını bulmak mümkün değildir.

 Esasen Türk-İş in kuruluşunda mahalli birlik ve federasyonların birleşerek kurulduğunu görmekteyiz.  Sadece dikey teşkilatlanmanın sendikalizmin geleceğini ve gelişmesini engelleyeceğini bilmemek kurucuları açısından büyük bir eksikliktir. O dönemde de dışarıdan güdümlü sendikacılık kurulmuş bulunduğu ve sermayenin kontrolüne yaraması istendiği anlaşılmaktadır ki, Türk sendikacılığına indirilmiş olan bu darbenin etkilerini şimde daha iyi görebilmekteyiz.[66]Aslında Türkiye’de sendikacılık Türk toplumunun kendi örf ve adetlerine ve yapısına uygun olarak emekçinin korunmasına yönelik ve Ahilik ile başlamış deneyimlerin esas alındığı bir biçimde gelişse idi ve yabancı ülkelerin kurumlarının ve amaçlarının hedefi olmak yerine yerli ulusal nitelikte oluşabilse idi bugün Türk ekonomisi ve emek sermaye ilişkisi güçlü devletin temel taşı olurdu. Ancak tarihsel inceleme sonucunda geçmiş 70 senede yapılmış yanlışlıkları ve zafiyeti görmek çok üzücü olmakla beraber bugün aynı yanlışlıkların nitelik değiştirerek devam etmekte olduğunu görmek ve bundan ders alınmamış bulunduğunu izlemek daha da hazindir.

 Bir çok aksaklıkları ile 1982 Anayasası dönemine kadar geçen 274 sayılı Sendikalar Kanunu 1982 anayasasının getirdiği esaslar dairesinde yeniden şekillenmiş devlet politikası ve ekonominin ve  Avrupa Birliğinin ilkelerinin uygulanması bağlamında emeğin korunmasından ziyade ve çalışanların örgütlenerek güçlenmesi ilkesi bir yana bırakılarak sermayenin korunmasını sağlamaya yönelik sözde demokratik kuralların getirilmesine çalışılmıştır.

 Halen işçilerin örgütlenmesi ile ilgili mevzuat 2821 sayılı olup bu kanunun da değiştirilmesi gündemdedir. Ancak henüz çalışmalar devam etmektedir

 

                           

 

 

 

 

3) TÜRK ÇALIŞMA HAYATININ GELİŞİMİ VE ÇAĞDAŞLIĞI BAĞLAMINDA 

EMEĞİN GÖRÜNÜMÜ

 Çalışanlar ile çalıştıranları ilgilendiren hükümler ile ilgili olarak tarihi geçmişi bağlamında belirtelim ki, ilk olarak Türkiye Cumhuriyeti Devletinde Borçlar Kanununda , İsviçre Borçlar Kanununun  iktisabı ile 1926 tarihinde yer almıştır. Ondan sonra bağımsız olarak 1936 tarihinde ilk İş Kanunun kabul olmuştur. Halen bu ilk kanunun temel felsefesi geçerlidir. Daha sonraları ILO normları doğrultusunda çeşitli değişiklikler ve eklemeler yapılarak ve  endüstriyel ve teknolojik gelişimlere paralel olarak ihtiyaçları karşılamak üzere çeşitli değişiklikler yapılmıştır.

 Türk İş Hukukunda 10. Haziran 2003 tarihinde 4857 sayılı İş Kanunu ile emeğin korunması ve işçinin sermaye karşısında daha esnek hareket edebilmesini sağlamaya yönelik çağdaş bir çok hükme yer verildiği inkar edilemez. Bu hükümlerin büyük bir kısmı esasen Türkiye’nin kabul etmiş olduğu Uluslararası Sözleşme hükümleri olarak gerek İş sözleşmeleri ve gerek Toplu Sözleşmelerle  ve gerekse Yargı kararları vasıtası ile uygulanmakta olan hükümlerdi.

 2003 tarihli İş Kanunundan önce yürürlükte olan 1475 sayılı ve 1971 tarihli İş kanunu bazı değişiklikler ile uzun süre yürürlüğünü sürdürmüştür. Yapılan değişiklikler  uluslararası sözleşmelerin tarafı olarak sözleşme  hükümlerinin uygulanmasının esas alındığı bir yapılanma bağlamında yasa kabul edilmiştir.

 Ayrıca, Türkiye bazı sözleşmelere taraf olmadığı halde sözleşme hükümlerini iç hukuk kuralı haline getirmiş ve çağdaş bir yasa oluşmasını mümkün kılmıştır. Çünkü Türkiye her zaman  gelişmiş sanayi ülke uygulamalarını takip etmek çabası içinde olmuştur. İlmi ve kaza i içtihatlar da yabancı uygulamaları takip etmiş ve Avrupa Birliği yönergelerine Avrupa Birliği üyesi olunmadığı halde iç hukuk mevzuatında  yer verilmiştir. Bütün bu belgeler emeğin korunması ve emeğin değerinin verilmesini sağlamaya yönelik olmuştur.

 Türkiye de, işçi-işveren ilişkilerinde iyileştirme sosyal devlet anlayışı içinde  tarafların hak ve menfaatleri ve yükümlülükleri açısından objektif , eşitlikçi ve insan haklarına uygun normlara göre düzenlenmeye çalışılmıştır.  Klasik demokrasi anlayışına uymasa da kazanılmış haklara ilişkin olumsuz sonuçlar doğurmayacak şekilde hükümlere de yer verilerek ve fakat sık sık yeni düzenlemeler kabul edilerek bir sistem oturtulmaya çalışılmaktadır.

 Genel anlamı ile yürürlükteki emek ve sermaye ilişkilerini düzenleyen pozitif hukuk kuralları  çoklarına göre modern hükümleri ihtiva ettiği söylense de bazı öyle topluma uymayan kurallar bulunmaktadır ki bu kurallar ile esneklik getirildiği ve emeğin korunduğunun iddia edilesi pekte gerçekçi değildir. Kağıt üzerinde çağdaş görünen ve toplumda belki de çok az bir gruba hitap edebilecek nitelikteki hükümlerin genel bir uygulamasının olmayacağı ve sonuçta emeğin korunmasına ve insanın onurlu bir hayat yaşaması için gerekli ücret almasına imkan vermeyecek kuralların emeğin korunması adına olduğunu söylemek bize pekte gerçekçi gelmemektedir.Oysa emeğin verimliliği toplum için gereklidir. Emek korunduğu takdirde verimli olabilir.

 Emeğe değer verildiği takdirde birey özveri ile ve kendisine önem verilmesi nedeniyle öz saygısı artarak çalışır bu da, bireylerin hem toplumda yararlı olmaları ve hem de psikolojik açıdan güçlü bireyler olarak gerek kendilerine saygılı ve kendine saygılı bireyin de topluma saygısının olacağı döngüsü içinde ,amaçlanan topluma doğru yol alınacağını söylemek yanlış olmayacaktır.

EMEKÇİNİN EMEĞİ KUTSALDIR. EMEKÇİNİN KUL OLARAK GÖRÜLMESİ TOPLUMUN AYIBIDIR VE O TOPLUM YIKILMAYA MAHKUMDUR.EMEĞİN ÖZGÜR OLMASI GEREKİR. ANCAK ÖZGÜR OLAN EMEKÇİNİN EMEĞİ GEREK ONU VE GEREKSE TOPLUMU YÜCELTİR.. BİLGİ TOPLUMU VEYA DİJİTAL DEVRİM DİYE ANILAN  EKONOMİK DEĞER TAŞIYAN YENİ ÜRETİM SEVİYESİNE ULAŞMAK ANCAK EMEĞE DEĞER VERİLEN TOPLUMLARDA MÜMKÜNDÜR. EMEK İNSANI BİLGİ TOPLUMUNUN BİREYİ YAPAR.ÇAĞIN GEREKLERİNİ YERİNE GETİRMEK VE REKABET EDEBİLMEK İÇİN ÜRETMEK VE YARATMAK ASILDIR BUNUN İÇİN EMEK GEREKLİDİR. EMEĞİN SÖMÜRÜLDÜĞÜ TOPLUMLARDA GELİŞME GERÇEKLEŞEMEZ. TOPLUMLARARASI REKABET YARIŞINDA KAZANMAK VE ÖNDE OLMAK İÇİN EMEGE DEĞER VERMEK ZORUNLUDUR. ÖZGÜRLÜĞÜN TEMELİNDE DE EMEĞE EMEĞİNE SAYGI VE DEĞER VERME YATAR ANCAK EMEĞE DEĞER VEREN VE KORUYAN TOPLUMLARIN BİREYİ ÖZGÜR OLABİLİR VE ONURLU BİR YAŞAMA SAHİP OLABİLİR. EMEĞE SAYGI TOPLUMUN TÜM KURUMLARI TARAFINDAN YERİNE  GETİRİLMESİ GEREKİR. EMEĞİN KORUNMASI SADECE İŞÇİ İŞVERENİ İLİŞKİLERİ VEYA ÇALIŞMA HAYATINI İLGİLENDİREN NİTELİKTE DÜŞÜNÜLEMEZ. EMEK TOPLUMUN MALİ EKONOMİK ADLİ  İDARİ KURUMLARININ HEPSİ AÇISINDAN ÖNEMLE VE DİKKATLE ÜZERİDE DURULMASI GEREKEN BİR KONU OLARAK TOPLUMUN DEVAMLILIĞI AÇISINDAN İTİNA GÖSTERİLMESİ GEREKEN BİR OLGUDUR.

Prof. Dr. BERİN ERGİN     

2007

KAYNAKLAR

Akdağ Mustafa          : Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi, cilt I-II İstanbul                                                         1974. Işıklı Alpaslan: Sendikacılık ve Siyaset Ankara. 2005.

Akşin Sina                  : Türkiye Tarihi Çağdaş Türkiye 1908-1980 4 Cilt (Anonim Eser) İst.                                1990

Atatürk ve Hukuk, Yargıtay 130. yıl Armağanı, Ankara 1999.

Atatürkçülük. Ankara1982 ,(Genel Kurmay Başkanlığı yayını – Atatürk’ün el yazılarından

Armağan Servet         : İslam Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, Ankara 2004.

Çavdar Tevfik                        :Türkiye Ekonomisinin Tarihi 1900-1960, Ankara 2003

Ergin Berin(Doğan)    : İşçinin İşletmenin Yönetimine Katılması, İstanbul. 1973.

Ergin Berin                 : Turkey at the Crossroads: Interpretation of Women Rights Within the                             Concept of Human Rights ,Prof. Dr. Sevin toluner’e armağan                                            Milletlerarası Hukuk ve milletlerarası Özel Hukuk Bülteni, Yıl 24, sayı                                 1-2/2004.

Etienne de la Boetie   : Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev: Çev. Prof. Dr. Mehmet Ali                                              Ağaoğulları,Ankara. 1995

Eyrenci Öner              :Sendikalar Hukuku,İstanbul 1984

Güvenç Bozkurt         : Türk Kimliği, 8.bası İstanbul 2005

Işıklı Alpaslan            :Gerçek Örgütlenme Sendikacılık, Ankara 2003

Işıklı Alpaslan            : Sendikacılık ve Siyaset Ankara. 2005

Makal Ahmet              : Türkiye’de Çok Partili Dönemde Çalışma İlişkileri, 1946-1963

                                      Ankara 2002

Makal Ahmet               :Osmanlı İmparatorluğu’nda Çalışma İlişkileri 1850-1920                                                    Türkiye Çalışma İlişkileri Tarihi, Ankara 1997

Makal Ahmet             : Türkiye’de Tek Partili Dönemde çalışma İlişkileri :1920-1946,Ankara                               1999

Makal Ahmet             : Ameleden İşçiye, Erken Cumhuriyet Dönemi Emek Tarihi                                                Çalışmaları .,İstanbul 2007

Neşet Çağatay                        : Ahlak ile Sanatın Bütünleştiği Türk Kurumu AhilikNedir?

                                    Türkiye Esnaf ve Sanatkarlar Konfederasyonu yayını no 40

Ökçün Gündüz           :Tatil i Eşgal Kanunu, 1909 Ankara 1982,

Pars Esin                     : Türkiye’de İşveren Sendikacılığı, Ankara 1974.

Taner Timur                : Osmanlı Çalışmaları İlkel Feodalizmden Yarı Sömürge                                                      Ekonomisine,3.Bası Ankara1998

Tanör Bülent              :Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, İstanbul 2006

Tuncay Mete

Koçak Cemil

Özdemir Hikmet

Boratav Korkut

Hilav Selahattin

Katoğlu Murat

Ödekan Ayla              Türkiye Tarihi, Osmanlı Devleti 1908-1980,Istanbul 1990 4 cilt

                                               Anonim Eser

Saymen Ferit Hakkı   :İş Hukuku , Istanbul. 1954.

Sülker Kemal              : Türkiye’de İşçi Hareketleri İstanbul.1976  3. Bası,

Sülker Kemal              : Türkiye’de Sendikacılık, İstanbul 1955

Öz Baki                      : Osmanlı Alevi Ayaklanmaları,  İstanbul 1992

Yıldırım Ali                : Osmanlı Engizisyonu, Ankara 2004


[1] Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz Timur Taner: Osmanlı Çalışmaları , İlkel Feodalizmden Yarı Sömürge Ekonomisine,3.Bası Ankara, 1998, .s.38 vd

[2] Osmanlı devletinin ilk kuruluş yıllarındaki zihniyet ve fiillerinin giderek din etkisinde fazlaca kaldığını görmezden gelemeyiz. Osmanlı’nın laik bir devlet olduğunu söylemeye varan yorum ve açıklamalar karşısında ve Osmanlının hoşgörüsü olduğunu savunanlara katılmak mümkün değildir. Çünkü Osmanlı hoşgörüsü diğer dinlere karşı serbesti tanınmış olması pekte sanıldığı gibi değildir. Farklı dinlerden olanlardan yüklü miktarda vergi alınmakta ve onların bazı konularda serbesti içinde olmalarının bedeli karşılığı alınmakta idi. Osmanlının bir din devleti olmadığı gerçekse de, monarşik ve teokratik sistemin iç içe olduğu Şeyhülislam fetvalarının kerametinin unutulmaması gerektiğini vurgulamak gerekmiştir. (ayrıca bkz Osmanlı despotizmi açısından belgeli açıklamaların yer aldığı Yıldırım Ali: Osmanlı Engizisyonu, Ank. 2004. adlı eser)Timur T: a.g.e.,s. 32 vd.

 

[3] Akdağ Mustafa: Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi, Cilt 1-2 Ist. 1977, 1. c. S. 156 vd. 194 vd; Esin Pars: Türkiye’de İşveren Sendikacılığı, Ank. 1974, s. 38 vd.; Ayrıca bkz Ortaçağ Anadolu’sunda göçebeler ve kurulu devletleri oluşturan halklar ile ilgili bir çalışma Lindner Paul Rudi: Ortaçağ Anadolu’sunda Göçebeler ve Osmanlılar, çeviri,Ank.2000:  Saymen F.H.  İş Hukuku , Ist. 1954   : Sulker Kemal: Türkiye’de İşçi Hareketleri Ist.1976  3. Bası.

[4] Lindner P R: a.g.e., s 32 vd, 160 vd.

[5] Burada açıklanması gereken , Osmanlı da kölelik ve cariyelik uygulamasının imparatorluk döneminde saray için söz konusu olduğudur. Ancak bu halkın köle olarak alınıp satılması şeklinde değil, ilhak olunan topraklarda ve ticaret yapılan ülkelerden ticaret bağlamında bir uygulama şeklinde gelişmiştir.. Kölelik 1846 da tamamen yasaklanmışsa da fiilen köle gibi kullanılan insanların varlığı yabancı kaynaklarda açıklanmaktadır. Özellikle saray için Rusya’dan cariye getirtilmesi ticaretin bir parçası olarak görülmektedir. Yöneticilerin kölelerinin olduğu ve bunları sattıkları  ve tersanede Afrikalı kölelerin çalıştırıldığı vakıaları hakkındaki açıklamalar için bkz, Timur T: a.g.e.,s 33 vd.

[6] Akdağ M: a.g.e., s. 194 vd.

[7]Bkz  Yıldırım A: a.g.e., s 32 vd,50 vd,107 vd. Osmanlı Engizisyonu hakkındaki bilimsel ve belgeli açıklamaları.

[8] Tanör Bülent: Osmanlı –Türk Anayasal Gelişmeler,14. b Ist. 2006.,s 26 vd.

[9] Akdağ M.: a.g.e., c II s. 114 vd. Devlet yönetiminde fonksiyonel ayrışımın birinci sırasında yer alan askerler bugünkü anlamı ile memurlar statüsünde idiler hizmetleri karşılığında hazineden nakit para veya devletin halktan olan alacaklarının toplatılmasında  görev verilmek sureti ile buradan elde edilenden ödenmekteydi. Buna DİRLİK (TİMAR) denmekte idi. Maliye hazinesinden ödenen paraya da ULUFE denmekte idi. Ulema ve medrese mensuplarının hazine veya vakıflardan aldıkları gündeliklere VAZİFE veya CİHET denmekte idi. DİRLİK yoluyla ücretlerini alanların ki buna sadrazamdan, askerine kadar olanlar dahil olabilmekteydi, bunlar Devletin çiftçiye vermeyip kedi elinde tuttuğu HASSA ÇİFTLİKLERİNİ ekip biçerek kendi öz ihtiyaçları için üretim de yapabilmekte idiler. Bu faaliyet vergi kapsamı dışında kalmıştır. Büyük karlar sağlamışlardır. Özellikle hayvancılık yapılmıştır öyle ki çiftçinin tarlasına köy otlağına bu hayvanların girerek büyük zararlar vermesi sebebiyle tarım ürünü zarar görmüş ve yakınmalar olmuştur. Reaya yanı halk ile aralarında davalar olmuş ve bu davalarda dahi asker sınıf reayadan ayrı bir imtiyaza sahip olarak ihtilaflar çözülmüştür.

[10] Akdağ M: a.g.e., cII, s. 119 vd.

[11] Akdağ M. a.g.e., c II, s. 123 vd.

[12] İbid, s. 128 vd.

[13] Akdağ M: a.g.e.cilt II. s. 156 vd, 194 vd,

[14] Ergin Berin: Turkey at the Crossroads: Interpretation of Women Rights Within the Concept of Human Rights ,Prof. Dr. Sevin toluner’e armağan Milletlerarası Hukuk ve milletlerarası Özel Hukuk Bülteni, Yıl 24, sayı 1-2/2004 , s.418 vd.

[15] Anadolu ve Trakya’da yerleşik halkın meydana getirdiği ilişkilerin ticaret hayatı ve çalışma hayatında yazılı olmayan kurallara göre sürmesi bağlamında ilişkilerin nasıl olduğuna bakmak gerekir. Şöyle ki; Gayrimüslim halk daha ziyade sanayi faaliyetinde bulunmuş ve şehir içi ticarete itibar etmiştir. Türkler ise daha ziyade emlak sahibi olmaya önem vermişler ve çiftçilik yaparak hayatlarını idame ettirmişlerdir. Osmanlının ilk devirlerinde Orhan zamanında devlet merkezinin Bursa yapılması buranın göç almasına neden olmuş ve Osmanlının başkentinde bir şehir topluluğu oluşmuş bu nedenle de ticaret canlanmıştır. Tekkeler, imaretler cami medrese ve diğer genel kurumların kurulması şehri kalabalıklaştırmış ve Esnaf-Ahi teşkilatı ve Gedikler sağlam ve ahlaki değerleri içeren meslek temellerinin öğretilmesinde önemli kurumlar olmuşlardır. Güvenç Bozkurt:Türk Kimliği. 8.bası, Istanbul, 2005,  s. 150 vd

 

[16] Devlet yönetimine önem verildiği ve yetkin kişilere görev verilmesi geleneğinde kölelikten dahi yükselen bir saray hizmetlisinin geleneklere aykırı olarak vezirlik verilebildiği, beylerbeyi yetkileri ile ordunun başına getirilmesi gibi alışılmadık uygulamalar görülmüştür. Orhan’dan başlayarak bu tür yetkiler ile donatılanlar olduğu gibi II Murat ın da saray görevlilerini yetkilendirdiği adet olmuştur. Bunun nedeni saltanat kavgalarının önlenmesi olarak yorumlanabilir. Yetki verilen kişilerin hanedandan olmaması bazı tehlikelerin bertaraf edilmesini mümkün kılmıştır. Ancak Anadolu Türk halkı Türk olmayan unsurların yönetimde yüksek mevkilere gelmesine aldırmamışsa da bir süre sonra Devlet ile halkın arasının çok açıldığı ve birbirinden kopuk yaşandığı da bir gerçektir. Türk’e değer verilmemiş ve ırgat olarak kalması için elden gelen yapılmış okullara alınmamıştır. Osmanlı’da 15 yy dan itibaren yönetenler ve teba olarak iki sınıf yaratılmıştır. Osmanlı ve Türk ayırımı yapıldığı yabancı araştırmacılar tarafından da kaleme alınmıştır. (Bu konuda bkz: Lindner P R:a.g.e., s. 81,87 vd.)

[17] Güvenç B: a.g.e., s. 154 vd.;Çağatay Neşet: Ahlakla Sanatın Bütünleştiği Türk Kurumu Ahilik Nedir? Türkiye Esnaf ve Sanatkârları Konfederasyonu Yayını No 40, s. 5 vd.

[18] Akdağ M: a.g.e., s. 218 vd.

[19] Armağan Servet: İslam Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, Ank. 2004, s. 186 vd.

[20] Tanör B: a.g.e., s. 25 vd.; Timur T: a.g.e., s.48.

[21] İbid. Giysisi şatafatlı Osmanlı – Atının eğeri deri (süslü) Osmanlı – Ekin ekerken yok, ekin biçerken yok- Ama yerken ortak olan Osmanlı

[22] III. Selim bir hatt-ı hümayunun da “ Kesret i mezalimden alem harab oldu. Zulmün fazlalığından

    halkın  perişan olduğunu vurgulamıştır.Bkz Tanör B : a.g.e.,  s. 28.

[23] Etienne de la Boetie; Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev: Çev. Prof. Dr. Mehmet Ali Ağaoğulları,Ank. 1995.

    s. 26 vd.

[24]  Bu konudaki  bilgilere ulaşmak için Baki Öz’ün Osmanlı’da Alevi Ayaklanmaları, adlı 1992 Istanbul  2.bası kitabından yararlanılabilir.

[25] Makal A: Osmanlı İmparatorluğunda Çalışma İlişkileri 1850-1920 Türkiye Çalışma İlişkileri Tarihi,Ank.1997,s 256 vd.: Sülker Kemal: Türkiye’de Sendikacılık,1955 Istanbul, s. 6 vd.

[26] Ibid., s.  285 vd; Sülker Kemal: Türkiye’de İşçi Hareketleri 3. bası 1976, s.10 vd.

 

[27] Makal a.g.e., (1997) s 287  vd.

[28] Öztürk Osman: Osmanlı Hukuk tarihinde Mecelle,Ist. 1973; Makal A: a.g.e.,(1997) s. 234 vd.;Saymen           F H: a.g.e., s. 47 vd.

[29] 18. asrın sonunda yabancı dil , mühendislik, ordunun ıslahı ve diplomatik ilişkilerdeki düzensizlik hukuk ve adliye sahasında yenileşmenin gerekliliği şer iye mahkemelerinin yetersizliği  ve şeyhülislama verilmiş olması gibi durumlar eğitimin , diplomasının  toplum hayatının yeniliklere gereksinimini arttırmış ve dış etkiler ile ve şeriat mahkemelerinin yanında kurulu olan diğer mahkemelerin geliştirilmesi gereği , toprak kayıplarına neden olan hukuk boşluğu ve idaresizlik toplumsal güvenin kaybı yeni bir yasa yapılmasını gerektirmiş ve dönemin aydınları ulusal nitelikli ve yabancı kanunlardan kopya niteliğinde olamayan ve fakat etkisi olan bir yapıt meydana getirmişlerdir.Bkz. Öztürk O : a.g.e. ilgili maddeler açıklaması.

[30] Makal A: a.g.e.,(1997) s220 vd.: Tanör B:a.g.e, s 74 vd.

[31] Makal A: a.g.e. (1997) s. 243 vd.

[32]  Ökçün Gündüz: Tatil i Eşgal Kanunu 1909 ,Ankara 1982, s.2 vd.

[33] İbid.s. 5 vd,22 vd .; Makal A: a.g.e.(1997) ,s. 270 vd.

[34] 1908 yılında 27 grev vakası olmuştur. İttihat ve Terakkinin başlattığı oluşum sonucu işçiler ezilmişlikleri ve sömürülmeleri nedeniyle tepki ortamını yaratmışlar ve grevler başlamıştır. Ancak ne yazıktır ki İttihat ve Terakki işçilerin grev yapmalarını desteklemiş olmasına rağmen sonra onların karşısına dikilmiştir. Grevler 1919 a kadar sürmüştür. Yabancı işverenlere karşı yürütülen grevlerin Kurtuluş Savaşına yararı bulunduğunu da burada belirtmek gerekir.Ayrıntılı bilgi için bkz. Sülker K: a.g.e.( 1966)s. 18 vd. ; Sülker K.a.g.e.,(1955) s. 11 vd ; Işıklı Alpasalan:Sendikacılık ve Siyaset,Ankara 2005, s. 476 vd.

[35] Makal a: a.g.e., (1997) s.275  vd

[36] Ibid., s. 280 vd.

[37] Sülker K:a.g.e., (1966) s. 17 vd. :Sülker K:a.g.e., ( 1955), s. 14 vd.

[38] Işıklı Alpaslan: Gerçek Örgütlenme Sendikacılık, Ankara, 2003, s.167 vd.

[39] Sülker K. a.g.e., (1955) s. 10 vd.

[40] Işıklı Alpaslan: a.g.e., (2005) .s. 240 vd.

[41] Bu konuda kaynak eserler olarak , Mete Tuncay –Cemil Koçak Hikmet Özdemir -Korkut Boratav- Selahattin Hilav- Murat Katoğlu- Ayla Ödekan- anonim eser, Türkiye Tarihi, Osmanlı Devleti 1908-1980,Ist. 1990. 4 cilt  sosyal durumu açıklayan belge ve bilgileri ihtiva etmektedir.Ayrıca Makal A: a.g.e, s. 285 vd; Sulker K. a.g.e., s. 1955 s.10 vd: Taner T. a.g.e. de Osmanlı manzaralarını açıklaması açısından genel değerlendirmeye ışık tutan çalışmasını belirtmek gerekmiştir.

[42] Makal Ahmet: Ameleden İşçiye Erken Cumhuriyet Dönemi Emek Tarihi Çalışmaları İstanbul 2007. s. 15 vd 30 vd,38 vd, 45 vd,56 vd,60 vd

[43] Sülker K: a.g.e.,s. 23

[44] İbid.

[45] İstanbul Vilayeti ve Belediyesi için yapılacak seçim tasarısı bekar olanların da seçim hakkı olmayacağını savunmuştur. Bu nedenle bu zihniyete karşı çıkan Türkiye İşçi ve çiftçi Sosyalist Fırkası, “ evlenme yaşına geldikleri halde bekar kalışın nedeni fakirlik ve zaruret olarak belirtilmiş ve proletaryanın öğrenim görmemesi ve evlenememesi bir kusur ise bu kusur doğrudan doğruya topluma aittir” denmiştir. Bkz İbid. s. 24-25.

[46] İbid., s. 26

[47] İbid., s. 27.; Işıklı A : Gerçek Örgütlenme, s.170 vd.

[48] Sulker K:a.g.e., s. 28 vd.; Işıklı A: Gerçek Örgütlenme, s. 478 vd.

[49] İşçiler aynı amaçla birleşeceklerine dağınık ve maceracı kişilerin etkisiyle Türkiye İşçi Derneğinin izinden gitmektense Sosyalist Hilmi namı ile maruf bir particinin peşinden gitmişlerdir. Bu kişi sosyalist partiyi dejenere etmek ve işçi işbirliğini yıkmak için faaliyet göstermiş bir kimsedir.(Sulker K: a.g.e.,,s.34) Esasen bu kişi İşgal kuvvetlerine arkasın dayamış ve İngiliz Dostları Cemiyetinin emirlerini icra etmiştir. Türk işçisi bu hareketin kendilerinin hak ve menfaatlerine olmadığını anlayarak bundan kopmuşlardır. Ancak olumsuz sonuçların engellenmesi mümkün olmamıştır.

[50] İbid.,s.39 vd ; Atatürk ve Hukuk,Yargıtay 130. yıl Armağanı, Ank 1999, s.106 vd. Makal A: Türkiye’de Tek Partili Dönemde Çalışma İlişkileri, 1920-1946, Ankara 1999, s. 139 vd

[51] Işıklı A: Sendikacılık ve Siyaset, s. 479 vd.

[52] O dönemde İktisat Vekili olan Mahmut Esat Bozkurt, işçileri koruması nedeniyle bakanlıktan istifa ettirilmiştir. ( Sülker K:a.g.e., s. 47.)

[53] İbid., s. 48, 50  vd

[54] Işıklı A: a.g.e., s. 478 vd.

[55] İbid. S. 479 vd., Işıklı A. Gerçek örgütlenme, s. 171.

[56] Atatürkçülük,  Ankara 1982 ,(Genel Kurmay Başkanlığı yayını – Atatürk’ün el yazılarından); Atatürk              ve Hukuk: a.g.e., s.284 vd.

[57] İbid.

[58] Çavdar Tevfik:Türkiye Ekonomisinin Tarihi 1900-1960, Ankara 2003, s. 293 vd.: Sülker K: a.g.e., s. 68 vd; Alpaslan I: Sendikacılık ve Siyaset, s. 484 vd.

[59] İbid., ;Sülker, s. 68 vd.

[60] Makal A: Türkiye’de Çok Partili Dönemde Çalışma İlişkileri 1946–1963 Ankara. 2002 , bu dönem tarihi gelişimi ile ilgili ayrıntılar için bkz. ,s.73 vd.

[61] Sülker K: a.g.e., s.69 vd,73 vd;

[62] Esin Pars: Türkiye’de İşveren Sendikacılığı, Ankara 1974, s. 170 vd. Alpaslan I: Sendikacılık ve Siyaset, s.483 vd. ; Makal :  Çalışma İlişkileri., 2002., s.41 vd,

[63] Sulker K.; a.g.e.,  s. 73- 74 vd

[64] 1961 Anayasa dönemi ve yasaların çıkartılması konusunda TBMM nin önemli çalışmaları olmuştur. Devrin Çalışma Bakanı Bülent Ecevit’tir. Milletvekili Coşkun Kırca ile çalışma hayatında çağdaş ve emek ve sermaye ilişkisinin düzenlenmesinde belki de 100 yıllık bir öngörü ile yeni kurumları sisteme sokmak gayreti göstermişlerdir. Bunlardan birisi de  emeğin sermayenin yanında yer alarak yönetimde bulunması dır. Bu konudaki çalışmaları sonucunda kamu işyerleri bakımından bir hüküm getirilmişse de 440 sayılı İktisadi Devlet Teşekkülleri Kanununun 233 sayılı KHK . şekline dönüşümünde yönetime katılma kurumu metinden sermayenin talebi ve baskısı ile çıkarılmıştır. Oysa emeğin toplum hayatındaki önemi ve toplumun çağdaş ve bilgi toplumu olmasına imkan verecek bir kurumun temelleri atılmışken bilinçsiz ve ileriyi görememenin sonucu olarak vazgeçilmesi hazindir.(Bu konuda bkz. Ergin Berin (Doğan) İşçinin İşletmenin Yönetimine Katılması,Ist. 1973 ,s. 115 vd.

[65] Eyrenci Öner: Sendikalar Hukuku,İstanbul 1984,s. 55 vd.

[66] Sülker K: a.g.e., s. 78 vd. Sendikacılığa indirilen bu darbenin nedenleri Sülker tarafından şöyle açıklanmıştır: “ Amerikanın Marshall Planı Türkiye’ye  cazip gelmiş ve İnönü yönetimindeki CHP iktidarı bunun gereklerini yerine getirmeye çalışmış ve bu plan çerçevesinde Amerika Türkiye’de etkin olmayı ve işçi sınıfını da üst örgüt marifeti ile denetlemeyi istemiştir. Amerikan sendikaları üst kuruluşları aracılığı ile ve Hür İşçi sendikaları Konfederasyonu aracılığı ile planlar yapmıştır. AFL-CIO nun ünlü ve kişiliği ile tayüz etmiş Irwing Brown adlı sendikacı Türkiye sendikacılığını istenen yere çekmek için görevlendirilmiştir. Brown Türkiye’ye gelmiş , İstanbul işçi Sendikaları Birliği ile ilişki kurmuş ve 1951 de Milano’da toplanacak Hür İşçi Sendikaları Konfederasyonunun toplantısına Türk işçi heyetinin konuk olarak çağrılmasını sağlamıştır.  İsmail Aras ve Mehmet Güler’den oluşan heyet Tercüman Ali Rauf Akan ile katılmıştır. Daha sonra İsmail aras Mehmet İnhanlı ile Amerika’ya davet edilmiş ve AFL-CIO nun kongresine katılmışlardır. Kongrede menfur Komünizme karşı mücadelede yer alacaklarını belirtmişlerdir. Ve Türk işçisinin hiçbir zaman komünistlerin aleti olmayacağını belirtmişlerdir. Ayrıca sendikacılık hareketinin NATO yu destekleyeceğini de belirtmişlerdir. “Bu konudaki diğer olaylar Türk_İş in Amerika’dan sendikacılık faaliyetleri için aldığı paralar ile ilgili aşamalar   ve işçi sendikalarının oluşumu ve çekişmeleri ve yönetimdekilerin partiler ile ile olan ilişkileri ile ilgili diğer  gazete yazıları için ayrıca  bkz Sülker: a.g.e.,  ,s. 78 vd.

CEHALET

0

CEHALET

 Asırlardır her dilde karşılığı olan kullanılan ve insana yönelik toplumsal olumsuz fiilleri değerlendirmek ve çeşitli durumları ifade emek üzere kullanılan cehalet kavramı nasıl tanımlanabilir?

 Herkesin her istediğini söyleyebilmesi ve yapabilmesi özgürlüktür diye zannedenlerin bulunduğu bir ortamda, kişiliğine kavuşmamış ve kavuşması engellenen insanlara öteki damgasının vurulduğu bir dünyada, kendini üstün zanneden bozguncuların ve gizli emel sahiplerinin yaptıkları mı cehalettir? Yoksa bir kısım bireylerin diğerleri üzerinde örf ve adet kuralı veya inanç kuralı olarak dayattığı fiillerin sergilenmesi mi cehalet olarak nitelenecektir? Yoksa bir kısım güçlerin yanlış tarihi dokümanlar icat ederek bunları insanların zihinlerine sokarak yeni inançlar ve amaçlar yaratmak mıdır cehalet? Yoksa, hiçbir bilimselliği olmayan ve hiçbir kural ve insanlık amacına yönelik ve uygun bulunmayan yöntemler uygulayarak, duygusuz, tepkisiz emir kulu olarak sonunu göremeyen bir toplum yaratmak için faaliyet gösterilmesi midir cehalet? Yoksa her türlü kılığa girerek gerçek yüzlerini saklamayı görev edinmişleri göremeyen ve anlayamayanların içinde bulundukları durumu anlatmak için kullanılan kavram mıdır cehalet?

 Bilgi yokluğu, hiçbir konuyu bilmeme, öğrenme isteğinin olmaması, bilmemenin mutluluğunu yaşam biçimi olarak seçmiş insanların içinde bulundukları durumdur cehalet. Bu durumu isteyerek devam ettirenler ve bilinçsiz olarak yaşamın hayattaki varlık nedeninin ve aklını kullanmanın ne olduğunu zaten idrak etmemişlerin içinde bulundukları durumdur cehalet.

 Cahil olmak eskilerin deyimi ile cehil olmak olağan görünmeye başlarsa asıl tehlike oradadır. Tevfik Fikret ne demiş “Çiğnendi yeter varlığımız cehl ile kahra”. Cehaletin varlığımızı çiğneyerek bizi perişan etmesine artık dur demek yeter demek zamanı çoktan geldi de geçti. Ne zaman idrak etmemiz gerektiği konusunda çeşitli tevatür bulunmakta Türkler sonuna kadar dayanır sonra birden yumruğunu indirir. Tabii indirecek güçte yumruk kalmışsa cehaletin varlığımızı perişan etmesinden dolayı.

 Bir topluluğun ulus mertebesine çıkabilmek için birçok unsurun bir araya gelerek değerler kazanması gerekmektedir.

 Anadolu dediğimiz, eski çağlarda Anatolia diye adlandırılmış olan bu kara parçasında doğmuş, zorunlu veya isteğe bağlı olarak göç etmiş, seçerek yerleşmiş, çeşitli din ve dile sahip, farklı örf ve adetleri olan, bizler; halefi olduğumuz Osmanlı İmparatorluğundan elimizde kalan ve vatan denmesi gereken ülke parçasının değerini acaba bilmekte miyiz? Bize bu kadarının bile nasıl kalabildiğini, anlamayan, anlamaya çalışmayan, anlamak istemeyen anlama kabiliyeti olmayan ve bu durumu idrak etmekten uzaklaşmış bir ortamda bulunmaktayız. İşte buna cehalet denir. Bu duruma nasıl geldik? İnsanlar vatansız ulus olmayacağını, ulus olmadan ulus bilincini özümsemeden özgürlük olamayacağını bilmemeye şartlandırılmışlar. Bu cehalettir, cehalet karanlıktır. Karanlık yok olmaktır. Yok, olmaktan bir at gibi şahlanarak büyük kurtarıcı sayesinde kurtulmuş bir ulus Türk ulusu nereye gidiyorsun? Ulus kavramını Mustafa Kemal Atatürk özel bir kavram olarak seçti. Moğolca olan bu sözcük din dil ırk renk inanç farkı gözetmeksizin bir arada yaşamayı seçmiş insanları açıklamak için kullanılan bir sözcüktür. Başka deyişle millet değil ümmet hiç değil ifade edilmek istenen. Onun için ulus devlet fikri bitti artık diye yapılan söylemler cehaleti simgelemektedir.

 Miras yedi bile olamadan, özgürlük mücadelesi veren her şeyi yoktan var eden, bir çok topluluğa ışık tutmuş bilgeliği ile insancıllığı ile örnek olmuş Atamızın atalarımızın bize içinde özgürce yaşayacağımız bir vatan bırakmış olduğunu, istila edilmiş, düşman çizmesinin ezdiği ve yayılmaya çalıştığı bir durumdan cumhuriyet ile yönetilen bağımsız bir devlet durumuna geldiğimizi zihinlerinden silenler cehl içindedirler. Bunlar cehaletin karanlığına düşmüş bulunmaktalar. Nasıl olurda Türkiye Cumhuriyetinin nasıl kurulduğunu akıllardan silmeyi ve yeni bir sanal kayıt yapmayı denemekteler? Bu cehalettir karanlığa gömülmektir? Hani biz çağdaş olacaktık ve dev adımlarla gençliğimizin mutlu ekonomik açıdan bağımsız, eğitim açısından dünyaya örnek nitelikleri elde etmek için yürüyecektik. Bize bunlar öğretiliyordu. Ancak içimizdeki cehalet elimize verilen hakları hürriyetleri ve inanılmaz sosyal nimetleri yok etmemize sebep oldu. Yok ettik yok oldu onun için bugün demokrasiyi kurtarma mücadelesi vermekteyiz. Demek ki demokrasi yoktur artık. Olmayanı yaratmak için cılız bir sesle mücadele edenler var sadece. Halkın büyük çoğunluğunun demokrasi hak adalet özgürlük sevgi kardeşlik sulh gibi bir derdi yok. Bunları zaten bilmiyor, çünkü bu düşünceye sahip değil öğrenmemiş. Maalesef bu tür bireylerin özgürlükten anladığı başkalaşmıştır, ezberlerine mahalle söylemleri konmuştur. Başka olunca da empati bile yapamıyorlar. Böyleleri cehl kavramına uymaktadır.

 Din vicdan hürriyeti ne demektir ne anlamı vardır devlet yönetimi ile ilgisi nedir? Çeşitli tanımlar ve yorumlar yapılarak hiçbir bilimselliği olmayan ve kullanıldıkları mekân ve zaman dilimindeki anlam sebebiyle din ve vicdan hürriyetinin gerçek anlamına niteliğine  uymayan yorumlarla, toplumun yönetiminde etkin olan sosyal kurumlar açıklanmakta ise ve herkes kendi kültür ortamına göre edindiği ve/veya bilinçsizce eğitildiği, subjektif yöntemlerin etkisiyle saplandığı, saplatıldığı yıkıcı bölücü ve toplumu yok etmeye, karanlığa gömmeye yaramaktan öte hiçbir yararı olmayan fikir ve yorumlar sergiliyor ve insanlar gelecekteki resmi çarpık düşüncelerinden dolayı göremiyorlarsa bu cahilliktir..

 Cahil sadece kendi düşünür kendi söyler, kendi buyurur ve sonunda kendini yok eder. Cehalettir, uluslararası ilişkileri yok eden, cehalettir, ulusları vatansız kılan, işte bizde bu cehaletin uçurumundayız.

 Vatanı ulusu düşünen bir avuç kaldık. Tıpkı büyük kurtarıcının karanlığın içinden ışığa doğru kudretli azmi ile ve Türkün ölmez gücü  ve iradesi  ve coşkusu ile ilerlediği zamanlardaki gibi.

 Karstan Edirneye Sinoptan Antakya ya İzmirden Iğdır a kadar bu topraklar Türk ulusunundur. Türk kalacaktır. Bu ulus ulu önderin arkasında Kurtuluş Savaşını vermiş bir ulustur. Bu ulus kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devletinin sahibidir. Kapılarını bu ülkede yaşamak arzu ve iradesini göstermiş ister Türk boylarından olsun ister olmasın tüm insanlara açmış, zaman zaman onları kendi düşmanlarına karşı himaye etmiş, renkli bir hamur olarak biçimlenmiş bir ulusun varlığı yadsınamaz.

 Böylece açıklamak gerekir ki, kurtuluş savaşının şuur ve bilincine vakıf olmayan ve kurtuluş savaşı zaferinin ilkesinde yatan birlik ve beraberlik ve ulusal şuuru sindirememiş bir takım cahillerin de etkisi ile ve gerek insan hakkı adı altında, ülkeyi yeniden bölmek parçalamak ve paylaşmak isteyen ve fırsat kollayan bir takım gafillerin oyununa gelerek ve alet olarak, çeşitli bağnaz temalar içinde faaliyet gösteren cahiler bilmelidirler ki, Adına Türk Ulusu dediğimiz bir topluluuğun kurduğu T.C. Devletinin sahipleri vardır. Bu sahipler onu atalarından miras almışlardır. BU MİRASI ÇOCUKLARINA BIRAKACAKLARDIR. Miras haktır ve helaldir. Bu mirası ancak hakkı olanlar alabilir. Tüm ülke yasalarında bu hüküm vardır.

 Bu nedenle, çeşitli kurnazlıklarla bu mirası sahibinden almaya çalışmak cehalettir. Türk ulusu birlik ve beraberlik şuurundan yoksun değildir. Bu şuur bu ülkede yaşayan dilleri farklı, dinleri farklı, mensup oldukları boylar farklı, renkleri farklı tüm bireylerde vardır.

 Özgürlük Türk ulusunun asla vazgeçemeyeceği temel hakkıdır. Kardeşlik eşitlik özgürlük adalet bu ulusun temel felsefesidir.

 Bu şuur sağlıklı toplumlarda gençlikten başlayarak tüm insanları saran bir ivme ile yaşamaya devam eder. Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak varlığını sürdüren bu kurumu oluşturan farklı renklerin içinde cehalet rengine yer yoktur ve olmayacaktır da.

ÜÇÜNCÜ BİN YIL TÜRKİYE’MİZİ SULH SÜKUN MUTLULUK  SEVGİ VE KARDEŞLİK İLE SARMALASIN.

Berin Ergin Altuğ

HOT TOPICS ON DISCRIMINATION RELIGIOUS ACCOMMODATIONS IN WORK PLACES

0

Prof. Dr. Berin Ergin

 

HOT TOPICS ON DISCRIMINATION RELIGIOUS ACCOMMODATIONS IN WORK PLACES

I) INTRODUCTION

People who deal with human rights work for better community and humanitarian relations, offer some ideas and make plans to promote better opportunities between human beings in general.

This paper is not about general discrimination, but focused on discrimination in employment relations and specifically about religious rights and any discrimination modes relating to religion.

During the last decade, law making and enforcing people mostly focused on discrimination problems in general. But as a human rights problem, discrimination all around the world is in every means of the associations or society itself  no matter it is the private sector or in public relations. Economic crisis and conflicts of international relations of governments makes even worse to practice national labour rules without any limitations. Especially labor relations getting worse and worse because of the investments procedures of international companies and globalization norms of the foreign investment guaranties that has to be accepting by the host country. Economy, designs the labor law rules, which sometimes causes discrimination against human rights.

New age economic trend naturally causes between workers inequality and discrimination. In addition, foreign capital in host countries creates discrimination. Capital has its own rules to circulate around the world, and all kind of risks should eliminate for this purpose. That is why in host countries that accept foreign capital rules and the legal system of the country should be appropriate for the international market. Applicable rules of host countries, which may cause confusion or negative effect in work places, must harmonized with the investor’s rules of law, or in contracts, applicable rules must be the law of the investor.  If needed the foreign capital, it becomes obligatory to accept some privileges that foreign capital needs, which may be contrary to the host country’s legal system, and may cause legal conflicts. The need of the foreign capital and the risks of international capital investments cause severe danger to international business sector and labour relations as well.

Some topics arise from foreign capital investment and arises labour disputes in employment relations.

The wish of foreign capital is mostly focuses on maternity leave, severance payment, demands of labor unions, collective agreements, wage policy laws, to find a solution to dismiss the high wage earners, easy way of termination of employment contracts to avoid seniority, preference of short time working, preferring flexible employment conditions may count as the preferred issues.

These might possibly considered as the working conditions of the new globalization economic trend in labour relations. However, let us see whether the result is positive or not and if the same is assessed with human rights or not?

Concerning any explanation with respect to the influences of the issues of religion and belief with in the context of labor life, might state that in1955’in social life, there were no intensive religious applications as well as fanaticism inTurkeyas we witnessed. Nobody was much interested with other people’s religion, and there was no such detailed rituals applied such as today, regarding to the practice of religious obligations as now. Others respected whatever the religious applications were and it was not that much regular as today.

It was perfectly natural to be a member of a different religion and we brought up as citizens of a nation where no discrimination realized. Therefore, it is rather difficult to understand the ambient we are witnessing and observing nowadays in our country.

Unfortunately, the issue of practicing the religion has separated people into different poles. To tell the truth most of the people has doubts that this is a concept of religion that based on a sincere belief of people as a means of freedom of rights.

Due to the public expeditions and approaches with respect to implementation of religious liberties in the society with an ever-increasing pace, the situation of displaying such a development as a radical understanding of religion becomes imperative. It shall not be soothsaying to state that this issue shall give rise to various conflicts as well as some substantial hampering.

For the time being, it is possible to say that there is no controversy at work places, or at least there is no incident caused for lawsuit that has brought forward to the courts.

Making labor relations compatible with new technologies as well as the economic order and monetary policies raises positive and negative results within the respect of human rights and discrimination. Phenomena concerning religion have arisen as a problem of the most recent decades. The present status in practice within the concept of positive law terms that currently applied inTurkeybases on laic system.

II) GENERAL RULES ABOUT DISCRIMINATION IN THE CONSTITUTION OF REPUBLIC OF TURKEY

The Constitution of Republic of Turkey has very important rules about non-discrimination and fundamental rights.

Article 2 of the Turkish Constitution, which states “The Qualities of the Republic “defines that “Republic of Turkey is a DEMOCRATIC, SECULAR AND SOCIAL STATE.”.

The essential issue considering laicism is that the state has no official religion. In other words, citizens are entitled to religious freedom. In laic states, citizens are required to have religious freedom, and that such freedom guaranteed by the State. Religious affairs should separate from public affairs of the government. Governance of any state according to religious rules is contrary to laicism. The state is compelled to be neutral towards all religions in existence within the nation. The state should behave in an equal manner towards all religious entities.

If terms of religion and the affairs of state assessed with in the respect of Turkish governing system these are completely separate from each other.  Under Turkish judicial system, there is no place for religious rules.

It is under the guarantee of the Constitution that citizens might not possibly be subjected to any different treatment because of their being members to different religions and beliefs.

Article 10 of Constitution stipulated equality before the Law.

According to that article, all individuals are equal without any discrimination before the law, irrespective of language, race, color, sex, political opinion, philosophical belief, religion and sect, or any such considerations. No privilege shall be granted to any individual, family, group or class. State organs and administrative authorities shall act in compliance with the principle of equality before the law in all their proceedings.

There is also an article about freedom of religion and belief in the Turkish Constitution. That is Article 24.  According to the Article 24 of the Constitution, everyone has the right of freedom of conscience, religious belief and conviction. Acts of worship, religious services, and ceremonies shall conduct freely, if they do not violate the provisions of the Constitution.[1]

Article 14 of the Constitution provides the prohibition of abuse of fundamental rights and freedom. According to the article 14 as amended on October 17, 2001 states the Prohibition of Abuse of Fundamental Rights and Freedoms.[2]

Under these provisions, in terms of Constitutional order fundamental norms have secured the citizens within scope of the democratic system. InTurkey, there is a Constitutional order that Turkish citizens granted fundamental rights and liberties.

Fundamental rights and liberties concerning religion have very expressly entitled the individual with freedom. Nobody might possibly force to attend religious rites or congregations. In addition, neither might it blamed of its religious beliefs and opinions.

As there is constitutional freedom inTurkey, it should state that, there are liberties legally accepted from the point of religion and performance, and forceful execution of any religion is not possible within framework of any laic order of the state.

The purpose of religious freedom is both freedom of belief as well as freedom to carry out religious rituals. The individual is free to choose any religion it so wishes, and at liberty to perform any religious rites in relation with such a religion it so chooses. This matter protected within the Constitution.

For these reasons, certain legal changes and arrangements have made on internal law.  In respect of any changes made, and under scope of the principle of laic state, the protected issue is not religion, but rather freedom of religious rights of human beings. Freedom of religion is freedom of conscience. Thereby, the rule imposed under Article 24 of the Constitution is laying out the foundations that everyone is entitled to freedom of conscience, religious belief as well as liberty of holding an opinion.

Rules of the Constitution of Republic of Turkey and Article 9 of the Convention for the Protection of Human Rights and Fundamental Freedoms (Rome, November 4, 1950)[3] which stipulates the Freedom of thought, conscience and religion are very much relates with each other.

Basing on grounds that the decisions adopted underHelsinkiconvention as well as Copenhagencriteria observed, certain changes have made by the Turkish government in the laws.

An essential approach, a major change had taken place in the Public Works Act (Development Act) Number 3194 issued 3.5.1985. It is to ensure that citizens having different religions and beliefs can freely exercise their liberty of worship within framework of freedom of religion and conscience, by replacing the word “MOSQUE” under Article No. 9 of the Law has changed as “PLACES OF WORSHIP”.

Thereby, the concept of “place of worship” as is recognized in the law became as a place without differentiating between any religion.  Furthermore, communities when making development plans of the cities will take into consideration that the regional conditions as well as future requirements for the practicing of a religion has to be included with respect to reserving equal conditions to the places of worship.

In provinces, counties, and towns, it is possible to construct places of worship by obtaining permission from the administrative authority in charge if at the same time it complies with legislative practices for city development. There also are provisions that any place of worship must not used apart from the legislative practice for development.

In this respect, according to the Turkish judicial practice, such an assault, hampering, insult, causing injury, deeds regarding to the performance of religious rituals are accept as criminal offense by the law. Within this concept, people may ask indemnity and under relevant provisions penalizing as well.

Apart from whether or not such hampering with respect to religious acts  generates offense under Turkish Criminal Code, in case the individual having suffered any such act has given the right for compensation of any material damage or personal offense  ,there also exists the right to claim compensation from any party causing such act in breach of the law.

In respect to the legal structure, there is not any hindrance regarding to constitute discrimination in terms of religion.

Within this framework of freedom of belief regarding to religions, there is an environment where everyone is free in their acts and thoughts inTurkey.

III) RULES TAKING PLACE AT THE PENAL CODE ABOUT RELIGION

InTurkey, acts with respect to hampering of the individuals’ practicing liberty of belief and/or subjected to illegal behavior on grounds of their beliefs regulated under several provisions of Turkish Criminal Code.

Such crimes as assault, insult as well as breach of the liberties of the individual or the public deemed as offenses under Turkish Criminal Code and enforcing sanctions have imposed thereon.  Further, in the event such acts as solely hampering execution of religious obligations or such incidents of being insulted or impeded only for the same cause, there has been imposed no differentiation that such acts are in relation with religion. Sanctions arranged as to be in accordance with the crime generated by the act.

If to be explained in general terms, Turkish Judicial System has assumed a new dimension in the prospective candidacy for the European Union in course of the Convention of the European Union held inHelsinkion December 10 and 11, 1999.  In parallel to certain obligations to fulfill with respect to democracy and human rights, which are termed as Copenhagen Criteria, has approval of some very essential changes and rules under Turkish Judicial System as well as administrative levels have been possible.

There are some rules relating to the religious matters such as Article 115 of the Turkish Penal Code which the title as prohibiting the use of belief, opinion and freedom of thought.

“Any person forcing any other person to reveal or change its religious, political, social, philosophical beliefs, ideas, or opinions by using force or threat, or prohibiting from revealing and diffusing the same, is penalized with imprisonment ranging from one to three years.

In the event mass practice of religious worships and rituals which are hampered by using force or threat, or by means of any other unlawful act, penalty is imposed in accordance with the above paragraph”.

Also there is an Article 122 of the Penal Code stipulates discrimination rules:

Any discrimination between individuals on grounds of     language, race, and color of the skin, gender, disability, political thought,

philosophical idea, religion, religious sect and such other similar reasons requires imprisonment ranging from six months to one year.

If so required to explain under these provisions, also in terms of the Criminal Code, all kinds of hampering in relation with religion have prohibited, and it has foreseen that       those performing such deeds too penalized.

The existence of such provisions inTurkeyis the guarantee for the existence of democracy with respect to discrimination as well as liberties in respect of legal arrangements.

Thus, everyone is entitled to freedom of thought, opinion and religious beliefs. Citizens might change their religion, worship individually or in a group, take training with respect to their religion, perform rituals, reveal their religion and beliefs can freely use their rights.

Disclosing of religion or belief might be restricted only for the sake of preserving public security and public order, general health or moral, or rights and liberties of others and solely considered under the law for public order as a requirement of democracy.

According to the article 119/1-e of Penal Code; It is provided that, if there is not any relevant provision under the codes, no individual or no public official is allowed disclosing of the beliefs, or asks people to change their religion by using force or threat, or by making use of the authority provided by such public service or force the application of any specific belief.

In case public officials threaten any individual for having any belief; breach of freedom to believe; or apply force, hamper; or exert discrimination; then those provisions fitting their respective acts penalize accordingly .Such as Penal Code Article.106 (about Threat), Penal Code (Article.107 (about Blackmail), Penal Code Article.108. (About Force), Penal Code Articlc.109 (Depriving One of its Freedom) is considered as the misuse of their public duties.

IV) TURKISH EMPLOYMENT LAW AND RELIGION

After this general explanation in Turkish Law system, it should review the situation with respect to execution of religious duties at the work places.

A) PRACTICING RELIGION IN WORK PLACE

There is no clause in Labor Act relating to the practice of religion.

Now days in general, in many work places there are convenient places or prayer rooms where people can worship. There is no ban for opening of such places in work places. There, provided being limited to off-work hours, the employees can possibly worship if they wish so. InTurkeynobody interfere about one is praying (performing worship ritual) or not, if it does not bother performance of work. There is no such impediment or any such threat.

However, there is no such application institutionalized as the worker executing the ritual of worship within the working hours or by abandoning the work he/she is busy for religious purposes. Otherwise, for three to four times within work hours, in relation with the duty of  ritual worship (namaz), which should be considered and taken as no less than 15 to 20 minutes per session, workers tend to use 60 or 80 minutes from their working time without working but receiving a salary. However, it is clear that the salary paid by the employer in return of work performed.

It should  point out that, other than  for any important excuse or sickness, it is not possible to impose the employer persistently each and every day on a specific time segments, during the daily work hours paid to allow the employees to use for their own private freedom of conscience , would not consider as reasonable desire.  And that there is no provision under Turkish Labor Code enabling to that kind of permission during working hours

Even the most devoted religious employers do not tolerate the work to suspend within the working hours. Considering that according to the work hours 3 to 4 times a day encountered with worship ritual times, the employers have not agreed to any such an application, of no less than 15 minutes or to the extend to 20 minutes, including the time for preparation, neither in labour contracts nor in collective agreements.

Actually, it could state that there exists no such kind of application in labour relations.  Genuine Muslim at heart knows very well that while working as an employee not performing daily worship at certain times does not constitute any problem. In addition, it is possible to pray the whole daily worship of ritual (namaz) altogether so other time incase it is wished. Moreover, it is not a major issue if he/she fails to execute such ritual of worship daily duty to perform. It will not be wrong to say that genuine Muslims/ the employee are aware that Islamic worshipping does not consist of any strict form or pattern of anyway kind and the workers are not requesting permission for executing the ritual of worship (namaz).

It could state that asking for permission in order to perform the ritual of worship (namaz ) is not compatible with Islam, and such an application has not yet emerged despite an outburst of  radical Islam inTurkey.

In general, at work places only on Friday noon at the collective worship time (namaz), which prayer time coincides with lunch break, it is required to go to a mosque if there is any nearby, or perform the ritual of worship (namaz) collectively if there is a mesjid in the work place. Anyone who wishes might worship in this manner. However, it is of essence that such a pattern of worship does not intrude into the working hours.

Recently, it is observing that there has immense request that any proper place (which is called mesjid )or a room dedicated to ritual of worship( namaz) can be supplied for at the work places. Up until 1980s, there was no such application in the work places with respect to the performance of this type of a religious performance. The workers did not come up with any such request.

At work places, it is possible to have an application that the employers do not allow the employees for performance of their religious obligations.  If the performance of work has continuous nature or in cases where it is not possible to leave the work premises on grounds  of security reasons , it should realized that it is certainly and obviously not right to give such kind of permission. Because it is of essence that during work hours , workers are not to be involved with anything else other than, work.

Avoiding employment of any person who desires to perform his/her worship and thereby requests such a permission to grant, or terminate employment contract, due to neglect of work and unauthorized leave of the work place during the hours of work is possible. This sort of application should not  deemed as discrimination on grounds of religious worship and should not considered as an act of unfair termination and dismissal.

Provided workers at no times and by no means hamper the work, employer may tolerated to perform their worshipping practices in case there is a mesjid or any such prayer room dedicated to their use within the work time.

However, the basic rule at the work place is not to hamper the work. In the event not allowed to permit worship in the work place to avoid any hampering of the work, should not consider as an exclusion from and restriction to the freedom of belief and worship. Such a situation does not constitute any crime or hindrance arranged under the Criminal Code as an offense.

Any act in the meaning of hindrance might not take place in any employment contract within the framework of Labor Law. Because work performance has its own specific rules which sets forth the requirement to provide security of the work place as well as implementation of such principle of equality amongst all employees working at the same work place. It might not possibly refer to as any hindrance on grounds of the order of the work place.

There might also such incidents that ritual of worship (namaz) is performed in a covert manner at the work places. If , in cases where these performance do not give rise to any hazard in the work place, or any neglect , there will be no problem for the workers to worship at times such as tea breaks or smoking breaks. However, if the place of work  left without permission for worship, and there arises any problems such as neglect, failure or hazard in performance of work due to such unauthorized leave, this would be a reason for termination of the worker’s employment contract. It should admit that this must not possibly deemed as an act of discrimination..

B) SOME ARTICLES IN TURKISH LABOUR ACT

By mentioning about certain provisions that Turkish Labor Law, it is possible to find out what are the facilities with respect to the freedom of worship may at the labor life. In addition, what the provisions on equality and discrimination are.

Labor Act Art 5 : Principles of Equal Treatment

No discrimination based on language, race, sex, political opinion, philosophical belief, religion and sect or similar reasons is permissible in employment relations.

Unless there are essential reasons for differential treatment, the employer must not make any discrimination between a full-time and a part-time employee or an employee working under a contract made for a definite period and one working under a contract made for an indefinite period.

Except for biological reasons or reasons related to the nature of the job, the employer must not make any discrimination, either directly or indirectly, against an employee in the conclusion, conditions, execution and termination of the employment contract due to the employee’s sex or maternity.

Different remuneration for similar jobs or for work of equal value not permitted.

Application of special protective provisions due to the employee’s sex shall not justify paying lower wage.

If the employer violates the above provisions in the execution or termination of the employment relations, the employee may demand compensation up to the amount of his (her) four months’ wage plus other forms of compensation, which he (she) has, deprived. Conditions stated at Article 31 of the Trade Unions Act are reserved.

While the provisions of Article 20 are reserved, the burden of proof about the violations of the above article is stated rests on the employee. However, if the employee shows a strong likelihood of such a violation, the burden of proof that the alleged violation has not materialized shall rest on the employer.

Labor Act Article. 18 is about the termination of labor contract according to valid reasons.

 According to this article justifications of termination with a valid reason are:

The employer, who terminates the contract of an employee who is employed for an indefinite period,  who is employed in an establishment with  thirty or more workers, and who meets a minimum seniority of six months, must depend on a valid reason for such termination connected with the capacity or conduct of the employee or based on the operational requirements of the establishment or service.

 In the computation of the six-month’ seniority, time periods enumerated in Article 66 shall be taken into account.

The following, inter alia, shall not constitute a valid reason for termination:

a.   Union membership or participation in union activities outside working hours or, with the consent of the employer, within working hours;

b.   Acting  as, a union representative at the establishment;

c.  The filing of a complaint or participation in proceedings against an employer involving alleged violations of laws or regulations or recourse to competent administrative or judicial authorities;

d.  Race, color, sex, marital status, family responsibilities, pregnancy, religion, political opinion, national extraction or social origin;

These articles are such articles setting forth that it is not possible to terminate the labour contract of the worker on grounds of religion and belief and that it would not by any means be possible to terminate the labour contract of any worker performing the rituals of his/her worship. It has strictly provided under Labor Law Article Number 5 that, no discrimination may be possible between the workers. Whatever the reason might be, no discrimination could practice. Employment contract of the worker cannot terminate on grounds of discrimination or for such causes pertaining to religion or belief. Such rights preserved very clearly in the provisions of the law.

However, with unknown reasons, in common practice there is rumor going around about weather the religious discrimination is exist or not with in the concept of  practicing or none practicing ritual worship in work places. Especially in the recent years, as a sociological reality the public is aware of that there is different practiced performs among religious sects, despite being of the Islamic faith. Related to that diversity in the event of employment or termination of labour contracts even if the actual reason of that procedure has no relation with religion or the differences of religious sect, the cause of termination or none employment or employment  depending on  religious discrimination.

As there are no such application reflected to judgment, on grounds of being members of a different belief or opinion or sect it is not seen possible now to evidence and elaborate this matter in a definite manner.

CONCLUSION

As a conclusion, it will not be wrong to say that, there might be possibilities for ritual of worship  at the work place as far, and to the extent, allowed by the employers ,and if the performance of work is not impeded or jeopardized.  For the practice of worshipping and religious obligations particularly on Fridays in the recent years became popular and most of the employers tolerate and allow employees for collective ritual of worship (namaz) in a mosques.

Yet it should be pointed out that it is rather hard to differentiate amongst those wishing to practice worship, who wants to use such time for actual worship, and who others to avoid work and allow themselves an extra break on their own will.

It is not that easy and possible to determine which of the employees are involved with the genuine act of worship, and yet which others are applying the same superficially, using the seclusion provided by worship just for the sake of fleeing from work.

This phenomenon may end up to such an extent that the employer would possibly abused, that is why the initiative stated should be on part of the employer as to whether or not worshipping with respect to work places.

There might be work places where the employers do give permission for worshipping or such other work places where it is not and it will not be possible to worship as required by the nature of such work. I have emphasized above that any application at such work places might not take as a restriction on the freedom of religion and beliefs. Similarly, I would like to point out that worship and work life should separated, and that worshipping concerns the spiritual life as freedom of conscience, and thus it is not appropriated that execution of such a duty to be arranged as a must in the course of labor life.

Meanwhile, the radical Islamists inTurkeyof year 2010 might not approve our explanations in that respect. Because there is a developing approach that the primary duty of any Muslim individual is to worship, as well as orations attempting to inscribe onto the subconscious of the general public that it is required for the employers to allow the worshipping and provide means to facilitate worshipping. With an ever-increasing pace as from mid 1980s, increase of radicalism in religion has given rise to various structuring in the society.

It is not possible to comment for the time being as to whether this trend would escalate, or whether people shall be as tolerant as they were in the past. Moreover, would it be possible not to intermingled labor life and worship within each other.

Radicalization witnessed with all religions has upset the ideological structure of the public as well as the balance between logics, science and the conscience. It is quite early to comment on and predict as to whether scientific thought and wisdom would prevail, or fanaticism would dominate the societies.

Changes in the climate, differentiation of the requirements of nations, increase of population shaped the nations. Increase of population happened in consumer societies but not in information societies.

Another important happening that may cause negative impact of the society is the extension of the influence of religious barons’ sovereignty. It should consider that there are some more reasons affecting the society. These may count as, increase of interrelations between states; circulation of the capital; reduction of natural resources which are necessary for mankind, and the existence of such natural resources within the boundaries of countries at specific parts of the world; causing creating and giving rise to new formations amongst societies and would ever be continuing to generate the same.

Who would condemn paying the bill of negative consequence will happen or happening in society in all contexts. The answer will be the proletariat; the workers, who deprived of their reasoning.

For the previously mentioned reasons, it would be essential for the future of the labor force to recommend that people apply their freedom of religion and beliefs on individual basis and ambient, avoiding to reflect the same to the public area.

Worshipping in the work place or otherwise, should not included on the agenda as a problem for the future labour issues.  It would be the most reasonable way to leave to the employers the limits of any application with respect thereto. Regulating worshipping at the work place under laws as well as common legislative practices, and bringing the same forth to the agenda for the sake of freedom of religion and beliefs, and try to arrange practice, would create several problems in the future.  Moreover, it should keep in mind that actually allowing for this type of liberty might lead real discrimination among work force.

Prof. Dr. BERİN ERGİN


[1] Freedom of Religion and Conscience Article  24.Everyone has the right to freedom of conscience, religious belief and conviction. Acts of worship, religious services, and ceremonies shall be conducted freely, provided that they do not violate the provisions of Article 14. No one shall be compelled to worship, or to participate in religious ceremonies and rites, to reveal religious beliefs and convictions, or be blamed or accused because of his religious beliefs and convictionsEducation and instruction in religion and ethics shall conduct under state supervision and control. Instruction in religious culture and moral education shall be compulsory in the curricula of primary and secondary schools. Other religious education and instruction shall be subject to the individual’s own desire, and in the case of minors, to the request of their legal representatives No one shall be allowed to exploit or abuse religion or religious feelings, or things held sacred by religion, in whatsoever, for the purpose of personal or political influence, or for even partially basing the fundamental, social, economic, political, and legal order of the state on religious tenets.

[2]  Article 14 “None of the rights and freedoms embodied in the Constitution shall be exercised with the aim of violating the indivisible integrity of the state with its territory and   nation, and endangering the existence of the democratic and secular order of the Turkish Republic based upon human rights.  

No provision of this Constitution shall  interpreted in a manner that enables the State or individuals to destroy the fundamental rights and freedoms embodied in the Constitution or to stage an activity with the aim of restricting them more extensively than stated in the Constitution.

The sanctions to be applied against those who perpetrate these activities in conflict with these provisions shall be determined by law. “

[3] Human Rights In International Law Collected Texts- 2. nd Edition, Council of Europe Publishing, 2000, p.234 Article 9 of Convention for Protection of Human Rights and Fundamental Freedoms is:  1.Everyone has the right to freedom of thought, conscience and religion; this right includes freedom to change his religion or belief and freedom, either alone or in community with others and in public or private, to manifest his religious or belief, in worship, teaching, practice and observance. 

2.Freedom to manifest one’s religion or belief shall be subject only to such limitations as are prescribed by  law and are necessary in a democratic society in the interest of  public safety, for the protection of public order, health or morals, or for the protection  of the rights and freedoms of  others.  

 

TURKEY AT THE CROSSROADS; INTERPRETATION OF WOMEN RIGHTS WITHIN THE CONCEPT OF HUMAN RIGHTS

0

Prof. Dr. Berin Ergin

TURKEY AT THE CROSSROADS;

INTERPRETATION OF WOMEN RIGHTS WITHIN THE CONCEPT OF HUMAN RIGHTS

GENERAL VIEW

            The formation of the legal system of Turkey at the Crossroads, is not an easy subject to interpret, especially regarding the women’s situation within the concept of Human Rights compared to international basis is not and an easy task. This arduousness is not because Turkish accruements are not contemporary; on the contrary, comparing with other nations this achievement is priceless. In this study some International Conventions and the Legal Documents  will  be interpreted with in the concept of the  points taken place at Turkish  Constitution, Civil Law, Criminal Law, Labour Law, Social Security Law and educational codes in operation.

            Turkish legal system, being at the Crossroads was influence by so many civilizations. That is why before going into the subject, some information will be submitted to give a brief note about historical and cultural aspects of Turkey, and also some notes how the Turkish civilization and the society has been affected.

            Turkey is being the focus point of discussions, by the economically developed countries, as well, the states that are struggling for the peace and the countries of the European Union, especially on Human Rights being the top essential subject of all, Negative interpretations arise without scientific researches and objective criteria. For this reason, short information aboutTurkey’s situation being at the CROSSROADS should give.

PRESS TO OPEN PDF

 

 

KIDEM TAZMİNATI HAKKI İŞÇİDEN SÖKÜLÜP ALINAMAZ

0

Prof. Dr. Berin Ergin

İ.Ü.Hukuk Fakültesi

İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku

Öğretim Üyesi

                       

                     KIDEM TAZMİNATI HAKKI İŞÇİDEN SÖKÜLÜP ALINAMAZ

  Kıdem Tazminatı veya yasanın çıkması halinde yeni adıyla KIDEM İKRAMİYE si hakkında sosyal yanların değişik görüşleri yıllardır ekonomik göstergeye göre bazen şiddetli itirazlara sahne olmuş, bazen de insancıl görüşlerin hakim olduğu ortamda ve IMF nin Türkiye üzerinde yapılandırmaya çalıştığı geri kalmış ülke projelerinin etkisinden uzak kalarak Türk insanının gerçeklerine uygun bir yöntem  bulabilmek için ılımlı bir yolun takip edildiği alan olmuştur. Vazgeçmenin araştırıldığı olmuşsa da sağ duyu galip gelmiş ve bu kurumun  158 sayılı ILO sözleşmesinin 12/1-a bendi bağlamında vazgeçilmeyeceği ve İşsizlik Sigortası Yasasının bunu engellemeyeceği çünkü 158 sayılı ILO Sözleşmesinin 12/1-b maddesi ile bu iki kurumun birlikte uygulanabileceğini ; ve bu usulüne göre onaylanmış uluslararası sözleşmelerin iç hukuk kuralı olduğu, herhangi bir aykırılığın söz konusu olamadığı, uluslar arası normlar bağlamında da uygulanması öngörülmüş bir hak olduğu, cılız bir  sesle de olsa tonlanmaya devam olunmuş ve kıdem ikramiyesi olarak emeklilik veya vefat halinde iş sözleşmesinin sona ermesinde ödenmesi uygun bulunduğu anlaşılarak, bu günlere gelinmiştir.

 Kıdem Tazminatının iş ilişkilerinde  her dönemde önemini ve güncelliğini muhafaza ederek vazgeçilemez olduğu işaretlerini de vererek gündemde kalabilen bir konu olduğu yadsınamaz. Kıdem ikramiyesi Türkiye’yi nereye götüreceği belirsiz IMF önerilerine ters düşecek nitelikte olsa bile, Türk işçisinin vazgeçilmez bir hakkı olarak  ve vazgeçilmesinin çok ciddi ve etkili olumsuz sonuçlar doğurması mukadder olabilecek, yapı taşlarından biridir. Kurumların geleceği ve değişikliği bağlamında yeni oluşumların sahneye çıkarılması toplumun büyük reaksiyon göstereceği konularda asla mümkün değildir. İşte kıdem ikramiyesi de işçinin vazgeçilemezidir.

 Türk İş Hukukuna, iş ilişkilerinin yasalaşmasının kaçınılmazlığını bilen ve gören yönetici ve devlet adamlarının  özenli çalışmaları ve görüşleri olarak , çalışanların herhangi bir talebi olmaksızın kabul edilmiş bir kurum olarak  ilk defa  3008 sayılı ve 12.06.1936 tarihli İş Kanunu ile uygulanmaya başlamıştır. Tabandan gelmeyen ve Devletçilik prensibinin hakim olduğu dönemde ortaya çıkan kıdem tazminatı toplumda ihtiyaç duyulan önemli bir yapılanmadır. Türk insanının yaşam biçimine ve klasik beklentilerine ve emeğin arzının imkansızlaştığı pasif dönemde sağlanacak olan ekonomik menfaat niteliğinde olarak ve iş sözleşmesinin haklı nedenle işveren tarafından feshi hariç her türlü sona ermesinde öngörülmüştü. Giderek uygulama biçimi çeşitli yasaların sağladığı haklara paralele olarak değiştirilmiş ve nihayet 1475 sayılı yasanın 14. maddesindeki son halinde dondurulmuştur.

 Bugüne kadar Yasa koyucu tarafların talep ve iddiaları ve yakınmaları karşısında mülga 1475 sayılı İş.K. nun yürürlükte olan 14. madde muhtevasına yeni bir boyut getirecek kadar cesaret gösterememiş ve dar bir gözlükle durumu değerlendirmiştir. Önemli olan objektif nitelikte ve uzun süre uygulamasını sürdürebilecek yasa yapmaktır.Yanların iddiaları ile sınırlı kalarak toplumun yararına olmayan ve çalışanların demokratik kuralların işlediğine inançlarını muhafaza etmelerine imkan vermeyen yapılanmalar hüsranla sonuçlanır.

 4857 sayılı İş Kanunu içinde düzenlenmesi ve/veya FON  kurulması suretiyle yeni bir boyut alarak uygulamaya geçirilmesi konusunda demokratik sistem içinde yanlar ve devlet anlaşmaya varamadıkları için kıdem tazminatı ile ilgili  olarak,4857 sayılı İş K. 120. maddeye konulan 25.08.1971 tarih ve 1475 sayılı İş Kanununun 14. maddesi hariç diğer maddeleri yürürlükten kaldırılmıştır, hükmü ile 1475 sayılı yasadaki 14. maddenin uygulaması halen sürdürülmektedir. Bu uygulama ve işveren çevrelerinde dünyada Türkiye’deki gibi ağır şartları olan bir kıdem tazminatı uygulaması olmadığı söylemleri ve vazgeçilmesine yönelik talepler ve öneriler, işsizlik sigortası ile bağlantı ,bireysel emeklilik imkanı bulunduğu gibi çeşitli gerekçelerle kıdem tazminatının sulandırılmasına yönelik oluşumlar bu kurumun vazgeçilemezliği karşısında önemli değildir.Akıl galip gelecektir. Ancak şurası muhakkak ki, işverenlerin kıdem tazminatı tediyesinde zorlandıkları ve işletmenin faaliyetini etkileyecek derecede ekonomik sıkıntıya düştükleri kabul edilebilirse de, kıdem tazminatı veya ikramiyesinin, işçilerin geleceği açısından emeklerinin karşılığı olarak ödenecek primler bağlamında çalışamadıkları dönemler için birikmiş bir meblağ olarak vazgeçilmesinin mümkün olamayacağı kesin bilinmelidir. Bunun için çözüm yolu bulmak zor değildir. Nitekim yasa koyucu bu konunun önemi nedeniyle Fon kurulması yönünde, uzun yıllardır yasada FON kurulması ile ilgili cümle yer almasına rağmen konuyu  tozlu rafa kaldırmış iken artık raftan indirilerek çalışmalara hız vermiştir.

 Bu bilinçten hareketle kıdem ikramiyesinin hazırlanmakta veya görüşülmekte olan taslakta ve bir kısım yayınlanmış taslaklara göre, açıklamak gerekirse, kıdem ikramiyesi işçinin emekliliği veya ölümü halinde veya en az on yıl çalışmış olunması durumunda verilecek bir ikramiye olarak düzenlenmek istenmektedir. Şayet bu şekilde yasalaşırsa son derece isabetli olacaktır. Kamu personeli ile paralellik sağlanacaktır. Esasen yirmi beş senedir söylediğimiz ve önerdiğimiz sistem,  kıdem ikramiyesinin emeklilik halinde verilmesine yönelik olmuştur. Bu yöndeki teklif ve açıklamalarımız bir çok toplantıda şiddetle ret edilmiş olsa da yirmi beş sene sonra doğruya ve istikrarlı bir yapıya kavuşulması gelecek nesiller açısından hukuk devletine olan güveni sağlamlaştıracaktır.

 Kıdem tazminatına artık gerek kalmamıştır diyen görüşler yanlıştır. Çünkü olaya sadece işveren açısından bakmak  doğru olamaz. Çalışan insan, pasif döneminde eline toplu bir paranın geçmesi beklentisi içindedir. Türk toplumu gerek kamu kesimindeki çalışma olsun ve gerekse özel kesimde iş sözleşmelerinde kıdem tazminatının özellikle hizmet ilişkisinin emeklilik sebebiyle sona ermesinde toplu para elde etmeyi beklemektedir. Bu toplumun özel beklentisi ve ihtiyacıdır. Ekonomik açıdan gelişmekte olan bir toplumda, birikimlerin çok az veya hiç olmadığı düşünülürse, işçinin pasif döneminde insan haysiyet ve onuruna yaraşır bir biçimde yaşamasını sağlamaya yetecek nitelikte olmasa dahi,elzem ihtiyaçları için, özellikle konut ihtiyacı açısından belirli bir kısmını teşkil etmesi bile, çalışanlar açısından hayati derecede önemlidir.Bu hakkın geri alınması esasen düşünülemez.

 Fon kurulması ve işletilmesi ile ilgili  yasa koyucu önünde çeşitli sistemler bulunmaktadır.Fon yönetiminin önemi nedeniyle kontrol ve fonun değerlendirilmesi günün birinde açık vermemesi için kesin kurallar konulması zorunludur. Ancak belirtmek gerekir ki, Fon yönetiminin sağlam temellere bağlanması ve şeffaf olması hükümetlerin fonlardan para çekmemesi ve hazinenin ihtiyacı olduğunda fonun kaynak olarak görülmediği ve hiçbir şekilde müdahalesinin olamayacağı bir düzeni getirmek fonun geleceği için kaçınılmazdır. Fon bağımsız olarak yönetildiğinde, ve fon ağır ve gereksiz yönetim giderlerine sahne olmadığında,  birikimlerin değerlendirilmesinde müdahaleci bir sistem yerine işçi – işveren ve devlet üçlüsünün sadece denetiminde gözetiminde olarak yönetilmesi ile başarılı bir sistem elde edilecektir. Böylece amaca hizmet  edebilecektir. Fondan kıdem ikramiyesinin zamanında hak sahiplerine ödenmesi mümkün olabilecektir.

 Yasalar topluma hizmet etmek ve onların istek ve beklentilerini düzenlemek hukuki yapısını oluşturmak içindir. Yasa hükümleri vatandaşların aleyhine ve onların isteklerine aykırı olamaz. Aksi halde demokrasiden bahsedemeyiz. Ayrıca belirtmek gerekir ki Kıdem Tazminatı konusu yasalaştığından bugüne kadar sürekli değişiklikler göstermiş ve birkaç yıl ara ile farklı farklı uygulama modelleri sergilemiştir. Çok açık belirtmek gerekir ki bunun anlamı Türkiye’de  yasal istikrarın olmadığı dolayısıyla demokrasinin bulunmadığıdır. Çünkü istikrar yoksa demokrasiden bahsedilemez. Ancak kıdem tazminatı açısından ödenme şartları ve ödeme yükümlüsü bakımsından değişiklik getirmek konunun çağdaş bir eksene oturtulması olarak algılanmalıdır.  Bu bağlamda konuya dönersek, uzun zamandan beri ileri sürdüğümüz ve Türk toplumu için en uygun olacağına inandığımız kıdem ikramiyesinin fon tesisi ile iş sözleşmesinin emeklilik ve ölüm sebebiyle sona ermesinde ödenmesi şeklinde bir uygulama isabetli olacaktır. [1]

 Kıdem İkramiyesinin fondan ödenmesi sisteminin getirilmesi son derece yerinde ve olumlu bir uygulama olarak ekonomik zorluklar altında ezilen işçi toplumu açısından en etkin güvence olacaktır. KIDEM İKRAMİYESİNİN EMEKLİ OLMA HALİNDE VE VEFAT SEBEBİYLE HAK SAHİPLERİNE ÖDENMESİ KURALINA BAĞLAMAK en ideali ve olması gerekendir. Böylece iş sözleşmesinin haklı veya haksız nedenle mi, iyi niyetle mi kötü niyetle mi sona erdirildiği kavgalarına sebebiyet verilmeden ve mahkemeler fuzuli yere işgal edilmeden geç ödenmesi nedeniyle faiz konuları hakkında sayfalarca görüşlere neden olmadan sonuçta muaraza oluşmadan işçinin emekli olması halinde ödenecek bir ikramiye şekline getirilmesi gereklidir.

 Emekli olmaya veya vefat haline bağlanan bir  ikramiye olarak kabul olunduğunda işçinin çeşitli işverenlerin işyerinde çalışmış olmasının hiçbir önemi olmayacaktır. Çünkü her işveren çalıştırdığı işçinin çalıştığı süre ile bağlı olarak kıdem ikramiyesi primi ödenmiş olacaktır. İş sözleşmesinin haklı veya haksız nedenle sona ermesinin veya işçinin istifa etmesinin ne kıdem ikramiyesinin ödenmesine ve ne de ödenecek bu prime bir etkisi olmamalıdır. Başka deyişle kıdem ikramiyesi artık mülga  İş.K.14. maddedeki felsefeden farklı olarak iş sözleşmesinin, şartları varsa her sona ermesinde ödenen bir tazminat olmayacaktır. Artık işçinin emekli olması veya vefat etmesi halinde hak sahiplerine ödenecek bir ikramiye olacaktır..

 Önemli olan işçinin istifa etmesi halinde de kıdem ikramiyesinin etkilenmeyecek olmasıdır.Yıllardır istifa halinde kıdem tazminatı verilmemesi yolundaki uygulama ile ortaya çıkmış adaletsiz durum bu şekilde bundan sonrası için düzeltilecektir. İstifa halinde veya iş sözleşmesinin işveren tarafından haklı nedenle feshinin kıdem ikramiyesi ile ilişkilendirilmemesi gerekmektedir.Bu konuda görüşülen tasarıda nasıl bir hüküm olduğunu bilmediğimiz için,bir yanlışlığın yapılmayacağını ümit etmekteyiz. Özellikle  haklı nedenle fesihte işveren tarafından ödenen primlerin  işverene geri ödenmesi gibi bir düzenleme herhalde getirilmeyecektir. Çünkü çalışma karşılığı emekli ikramiyesi için ödenen prim aynen ihtiyarlık sigortasına ödenen pirim gibi mütalaa edilmek durumundadır. Primlerin iadesi gibi bir uygulama sistemi çarpıtacağı gibi sistemin amacına da aykırılık teşkil eder. Fona işçi ve işveren payı olarak pirim ödenmesi uygulaması uygun olup bu primlerin geri ödenmeyeceğine dair hüküm konulması da uygun olacaktır.

 Böylece işçi için FON da biriken paralar emekli olduğunda aldığı son bir yıllık maaş ortalamasının aylık tutarı oranında ve yine belirlenecek tavanı aşmayacak nitelikte olmak üzere kendisine kıdem ikramiyesi olarak ödenmesi mümkün olmalıdır. Bu yöndeki yasal düzenleme iş hayatında, ekonomide önemli bir istikrarı ve canlılığı ve görev bilincini gerçekleştirecek ve iş eğitimini yaygınlaştıracaktır.

 Bir diğer konu da; fondan kıdem ikramiyesinin ödenmesinin hangi tarihten itibaren uygulanacağıdır. Yasanın yürürlük tarihinden itibaren uygulanmaya konulması ve bu tarihten itibaren iş sözleşmesi yapılacakların yararlanacağı imkanı getirilmesi yanlış olacaktır.

 Çağdaş bir düzen ile işçi açısından emeklilik evresinde sağlanacak  ekonomik bir imkan niteliğindeki kıdem ikramiyesi aynı zamanda işverenlerin de kıdem tazminatı ödeme yükümlülüğünden bir an önce kurtarılmalarını birlikte sağlamak durumundadır. Bu nedenle işverenlerin yasanın yürürlük tarihinden önceki iş sözleşmelerine ilişkin olarak da kıdem tazminatı ödeme yükümlülüklerinin  bir kurala bağlanması gerekmez mi? Halen çalışan işçiler açısından da uygulama yapılabilir mi?  Evet yapılabilir ve yapılmalıdır. Konuya olumlu yanıt vermek ve mevcut işçileri de FON kapsamında kabul etmek son derece adil olacaktır. Çünkü Fon dan kıdem ikramiyesinin ödenmesi yolunun getirilmesi ile işverenler kıdem tazminatı ödemekten kurtarılmalıdır. Eski uygulamanın muhafaza edilmesi ile çıkacak sorunlardan bazıları şöyle sıralanabilir.

  1. İşverenler kıdem tazminatı ödememek için haklı neden arayışı içine girebilirler.
  2. Kayıt dışılık devam eder.
  3. İşçiler açısından yasanın yürürlük tarihinden önceki ve sonrakiler açısından önemli farklar meydana gelir ki bu demokratik değildir. Çalışanlar arasındaki farklılık istikrarsızlıktır. Ve çalışma arzusu ve görev bilincinin yok olmasına neden olur.
  4. İnsan haklarına aykırı bir durum oluşur.
  5. Mahkemeler haklı fesih haksız fesih ,kıdem tazminatı muarazasının halli ile uzunca bir süre daha uğraşmaya gereksiz olarak devam eder.

 Bu ve bunun gibi sayılamayacak kadar çok sorunlara ve işçinin haklarını engellemeye yönelik uygulamalara sahne olunacağına , neden yasanın yürürlük tarihi eski işçiler bakımından da bir hüküm konularak yasanın kapsamı genişletilmesin ve  birliktelik sağlanmasın ?

 Kayıtlı sistemdeki işverenler, ağır kıdem tazminatı yükünden çalıştırdıkları her bir işçinin çalışmış olduğu süreye göre her yıl bir aylık ücret tutarına ,her yüz YTL karşılığı gelecek X miktarlı PRİM x maaş tutarı ( tavan tutarı baki kalmak koşulu ile) Fon a ödemede bulunmaları şeklinde bir uygulama getirilerek kurtulabilirler.

 Bir örnek vermek gerekirse , bugün 20 yıllık bir işçisi olan işveren bu işçi için 20 ay karşılığı ücreti üzerinden tavan hükmü saklı kalarak, işe girdiği tarihten itibaren aldığı ücret miktarlarına göre her yıl bir aylığı karşılığı tutara göre ve her bir 100 YTL  için sabitlenecek PRİM MİKTARI üzerinden 20 x  ( y )  YTL e pirim ödeyecektir .Bu primler gerek işçi ve gerek işveren payı olarak esas alınarak tahsil olunmalıdır. Böylece artık işçilerin kıdem ikramiyelerinin tahsilinde çekişme sona erdirilmiş olacaktır. En önemlisi işçilerin iş sözleşmelerinin bir yolunun bulunarak kıdem tazminatsız feshi de engelleneceği gibi, işverenler de kıdem tazminatı ödemekten FONA yasanın yürürlük tarihinden önce işe girmiş işçiler bakımından da prim ödeyerek  kurtulmuş olacaklardır.Bu sistem ile FON da baştan itibaren bir birikim de gerçekleşmiş olacaktır.

 İşverenlerin çalıştırdıkları içiler ile ilgili geriye dönük prim ödemeleri konusunda esneklik getirilmesi de mümkündür. Örneğin FONA prim ödeme yükümlülüğü üç yıla yayılarak taksitlendirme de yapılabilir.

 Böylece işveren işçinin emekli olması halinde yukarıdaki örneği devam ettirirsek,  kıdem tazminatı ödemeyecek ,kıdem ikramiyesi FONA ödenmiş primlerden ödenecektir. Şöyle ki, bugün itibariyle  20 yıldır çalışan işçi için 20 ay karşılığı fona pirim ödenmiş olacağından  3 yıl sonra bu işçinin emekli olması halinde artık FON işçinin kıdem ikramiyesini ödeyecektir. Bu uygulama ile işverenin ,kıdem tazminatı ile kıyaslanmayacak derecede az bir meblağ olacak prim ödeyeceği izahtan varestedir.

 Diğer önemli bir konu da, kıdem ikramiyesinin ödenmesi sisteminin uygulamaya geçmesi ile önemli ölçüde  kayıt dışı ekonominin kayıt içine çekilmesi mümkün olacaktır. Kayıt dışında çalışmanın cazibesi kalmayacak ve işçiler emekli olduklarında kıdem ikramiyesine sahip olabilmek için kayıt içinde çalışmayı tercih edeceklerdir. Bu durum sosyal güvenliğin gelirleri açısından da önemli bir artışı ve düzeni birlikte getirecektir.


[1] Ergin B. Türk İş Hukukunda Kıdem Tazminatının Geçirdiği Safhalar, Ist. 1989, s.46 vd.

İNSAN – DİN – DEVLET VE LAİKLİK

0

Prof. Dr. BERİN ERGİN

 

                  İNSAN -DİN – DEVLET- VE LAİKLİK

 

      İnsanı dini ve Devlet ve laiklik konularını irdeleyebilmek için özgür insan olmak gerekir. Özgür insan düşünme ve düşüncede özgür insandır. Özgür insanın fiilleri de özgür olmalıdır. Ancak fiillerin özgürlüğü toplum kuralları ile çatışmamak durumundadır. Çünkü fiil özgürlüğü sınırsız değildir. Sınırsız fiil özgürlüğü anarşi yaratır. Anarşi toplumların sonu demektir. Özgürlükler insanların birbirlerine saygı sevgi kardeşlik ve tolerans duyguları içinde olmayı mümkün kılacak nitelikte olmadığı zaman özgürlük olmaktan çıkar. Ancak düşünce özgürlüğünün insanı insan yapan en önemli özgürlük olduğu bir gerçektir. Toplum katmanında özgürlüğün toplum yönetim kurallarına uygun olması düşüncenin özgürlüğünü sınırlamaz. İnsan düşüncesindeki özgürlük derecesinde yaratıcıdır. Bu yaratıcılığı ile toplumlar çağdaşlığa uygarlığa taşınır. Yaratıcı düşünceye sahip olmayan insanlardan oluşan toplumların sona yaklaştıklarını söylemek yanlış olmayacaktır. Yaratıcılık ilerlemenin daha iyiye daha mükemmele ulaşmanın anahtarıdır.Bunu da ancak özgür düşünceli insanlar yapabilir. Bugünkü toplumlarda düşünce özgür müdür diye sormak gerekirse veya, insan özgür müdür veya insan düşüncesini özgürce yapılandırabilmekte midir diye sorarsak he yanıtlar verebiliriz? Bu ve bunun gibi bir çok sorun toplumda yanıt bulamamış ve üzerinde çalışmaların sürdüğü bir alandır. Özgürlük konusu çözülemez niteliğini halen sürdürmekte olup bunun farkındalığında  olmak bile özgür düşünmektir diyebiliriz.

Bu çalışma hukuk biliminin gelişmesi ve topluma yararlı sonuç doğurması için özgür aydınların varlığının gerekli olduğunu ve  şimdiye kadar gelmiş geçmiş bir çok filozof ve sosyolog ve bilim adamının uğraş konuları  olmuş ve hiçbir fikir birliğine varılmamış ( insan din devlet ve laiklik ) girdabındaki kayığın kurtarılmasına çalışmaktan ibaret olacaktır.

I  – GENEL AÇIKLAMA

Din ve Devlet ve Laiklik üçlemesi insan ile ilgili olarak sosyal nitelikteki oluşumları açıklayan ve insan düşüncesi ile var olmaya başlamış ve asırlardır incelenmesi ve açıklanması sona ermemiş kavramlar olarak, tüm toplumları ilgilendiren en tehlikeli,en nazik,en acımasız , en güzel,en iyi,en ağır konulardır.

Bu konuları incelemek ve birbiri içinde açıklamaya çalışmak ve sonra da her inanıştaki insanlara ters gelmeyecek şekilde açıklayabilmek ve ortak noktalar bulabilmek ,pek olası değilse de aydınlanmış insan perspektifinden olaya bakıldığında asgari müştereklerin bulunduğunu veya bulunabileceğini belirtmek yanlış olmayacaktır.

Bu çalışmadaki amaç; toplum sosyolojisi  ve  insan doğası ile doğrudan ilişkili ve gelişen toplum yapısı ve felsefesi ve gereksinimleri nedeniyle, sürekli gelişim içinde olan insan – toplum ve sosyal ilişkilerin, devlet-din-insan üçgeninde devlet yönetiminin insana ve topluma ve uluslar arası ilişkilerde diğer uluslar ve bireyler ile iletişimde, dostluk ,kardeşlik ve sevgide en iyisinin ne olduğu veya olacağı açısından değerlendirme yapıldığında karşımıza çıkan LAİKLİĞİN bu üçgenin ortasına oturtulmasının kaçınılmaz gereksinimini açıklamaktır.

Keza, bu incelememiz Teolojik açıdan da bir değerlendirme olmadığı için dini kavramları da incelemeyeceğiz ve dinlerin önerdiği hususlardan bahsetmeyeceğiz. Ancak din sosyolojisi açısından meseleyi inceleyerek , dinin nasıl yaşandığı ve toplumsal yönetsel etkinliklerinin insan üzerindeki etkilerine değineceğiz.

Bazı kuramları açıklamak ve toplumların neden değişim içinde olmak durumunda kaldığını belirtmek için değişimin amacından bahsetmek gerekir.Öncelikle vurgulayalım ki,çağdaş nitelikleri olduğunu varsaydığımız ve iyiliklerin güzelliklerin ve toplumsal zenginliklerin olduğu, insanların mutlu olabildiği özgürlük eşitlik ve  kardeşlik duygularının yerleşmiş olduğu bir toplumu hayal ediyor olsak dahi ,insan bilincinde böyle bir yaşam isteğinin var olduğu inkar edilemez. İnsanlar iyilikler güzellikler sağlık  ve varlık içinde kimseye muhtaç olmadan ve saygılı bir toplumda yaşamayı istemektedir. Bunun için uğraş vermektedir. İnsanlar  güzelliklerle , insanda var olması gereken asil duygularla bezenmiş insanların oluşturduğu bir toplumda yaşama özlemi içindedir. Dünyadaki tüm felsefenin teorilerin, çalışmaların savaşların, mücadelenin amacı nasıl açıklanmaktadır, mutluluğun gerçekleştirilmesi olarak değil mi? Gelecek nesillere  bu dünyada var olmanın amacının, onurlu haysiyetli mutluluk içinde ve saygın bir toplum içinde şiddet ve terörden uzak bir ülkede yaşamayı sağlamak için ümidimiz kırılmadan çalışmakta değimliyiz? Yoksa bunları sadece hayal mi ediyoruz. Bunların olacağına inandırılarak kullanılıyor muyuz?

İşte bu dünyada var olan insanın,  insan olmaktan kaynaklanan hak ve yükümlülükleri ve yaşam sevinci ve mutluluğu yaşaması için istekleri ve amaçları doğrultusunda olmak üzere insanın varolduğundan beri çalışmalar devam etmiş ve devam edecektir. Bu çalışmalar ortak bir amaç için yapılarak toplumun çeşitli kesimlerinde derece derece aşama kaydetmiştir. Bu gelişme sonucu elde edilen değerler modern toplumu meydana getirmiştir.  Modern ,uygar toplumun meydana gelmesinde bir düzen gereklidir, toplumun kaos içinde olmaması ve sevk ve idaresi için etkin kuralların olması asıldır.

Ancak en önemli şart, bu kurallara toplumun etkin bir çoğunluğunun uyması ile kuralların uygulanmasının mümkün olabildiğidir. Çoğunluk kurallara uymaktan imtina ettiği takdirde  geçerli olmayan kurallar söz konusu olacaktır ve toplumda huzursuzluk başlayacak ve anarşi doğacaktır. Her toplumda değişim aynı düzeyde olmamıştır ve olması da mümkün değildir.

Değişim, toplumun sosyal yapısında ve ilişkilerinde ve kurallarında, kültüründe değişimdir.[1] Din toplumun beklentilerine ve kültürüne yaşam biçimine ve yönetimsel işlemde yer alıp almamasına göre farklı algılamalara sahne olmuş sosyal bir olgu olarak gerçekte tüm toplumsal düşünceyi etkilediği yadsınamaz.

II  – TANIMLAR  ve KAVRAMLAR

Konunun açıklanabilmesi için tanımlardan hareket etmek gereği ile İnsan Din ve Laiklik tanımlarını yaparak toplumun şekillenmesindeki bu sosyolojik olguları tartışmak yararlı olacaktır. Din ve laik-laiklik kavramları ve insan devlet ilişkisi nasıl harmanlanır  ne demektir ve tanımlar nasıl verilebilir. Bu konuyu felsefenin ve felsefecilerin ve sosyologların  felsefi boyutta konuya yaklaşanların açıklamalarından  yararlanarak  inceledik. Bilindiği gibi, felsefe antik çağdan günümüze başta doğa olmak üzere, insan ,ahlak, toplum, dil, din, devlet,hukuk,bilim, sanat ve benzeri konularda geleneksel ve evrensel açıklamalar getirme yolundaki düşünce çabasıdır. Bu düşünce etkinliğinde olumlu ve olumsuz fikirlerin çarpıştığı birbirini nakzettiği bir yapılanmada sonuç olarak felsefenin konulara tam ve açık yanıt vermeyen, yanıt verme girişiminde dahi bir çok sorunun ortaya çıkmasına neden olan sürekli ve sonsuz bant gibi bitmeyen bir düşünme çabasıdır [2]diyebiliriz. İşte bu bağlamda insanı, dini, devleti ve laikliği harmanlayarak bugün ne anlamamız gerektiğine dair bir  sonucuna varmaya çalışacağız.

 1) İNSAN[3]

Kutsal varlık olduğu her vesile ile söylenen İNSAN kimdir. Kimliği nedir?  Yüzyıllar boyunca değerli varlık insan için en iyisi aranmış toplum düzeninin İnsanın refah seviyesini yükseltmek mutlu olmasını sağlamak için arayış içinde olunduğu gerçeği bağlamında acaba sonuca ve amaca ulaşılmış mıdır.?

Felsefi boyutta konuya baktığımızda ve dinler tarihi açısından incelendiğinde insan kavramı açısından amaçlanan özgür düşünceli iyi nitelikli insan yetiştirmek olduğu üzerinde durulmaktadır. Bilimsel bilgi ile uğraşan insan amaçlanmıştır.İnsan nedir diye sorarken, İnsanın canlı yapının en yetkin biçimi olduğunu ve insanın ancak bilgilenmek ile hayvanlık aşamasının üstüne yükseleceğini , bilgilenmek için özgür olunması ve bilgi edinmeye engel olmamak için dogmalardan arınmış olmanın gerektiğini açıklayarak insanda hangi vasıfların olması gerektiğini belirtmektedir.

İnsanı tanımak ve insan hakkında bilgi edinmek için dinleri, toplumu ,medeniyeti, çağdaşlığı, insan haklarını, sanatı, ekonomiyi, teknolojiyi irdelemek gerekir.

İnsanın ilk çağlardan itibaren gelişmesini veya ortaya çıkışını açıklamayacağız. İnsanların eşit olmadığı köleliğin hakim olduğu ekonomik  kültürel farklılıklar bulunduğu hususları hakkında da açıklama da yapmayacağız. İnsanın bilgi evrimi açısından gelişmesini de incelemeyeceğiz. Ancak din bağlamında, dini otoritelerin baskıcı ve dogmatik tutum ile insanı tek renkli düşünceye saptıran ve gelişmesini engelleyen unsurlara yer vererek İNSAN ın kim ve ne olduğunu açıklamaya çalışacağız.

Kim bu insan? Ortaçağa kadar ve ortaçağda da insanın kim olduğu önem arz etmiyordu, çünkü insanın kim olduğu ve yeri Tanrı katından zaten belirlenmişti. Rönesans ile dinsel yaşantıya özgürlük getirilmiş ve  tanrısal inancın vahiy ile değil, bunun aklın bir ürünü olduğu ve dini inançların aklın  ürünü olarak  tarih boyunca ortaya çıkan dinlerin akıl dini olduğu, tartışılmaya başlanınca ve Tanrının varlığı ve ona saygılı davranılması gerektiği, böyle düşünmenin insanı erdemli yapacağı ileri sürülen görüşler olarak insanın ve din arasındaki ilişkinin açıklamasının yapıldığını görmekteyiz.[4]

İnsanın çeşitli vasıflarından hareket ederek[5] insan algılanmak istenmiş ve tanımı yapılmaya çalışılmıştır. İnsanı vasıfları veya benzetmeler ile tanımlamak yanlış ve sübjektif olur Ancak tüm tanımlar nitelikleri gözetilerek yapılan tanımlar ve yakıştırmalardır.

Aydınlanma özellikle insan gerçeğine akıl ile ve deneyle ulaşmayı ve konuların akıl ile çözümünde insanın temel alınması gerektiği ortaya atılmıştır. İnsanın iyi-kötü, yaratıcı,sevecen, uzlaşmacı, yıkıcı , zalim, bencil, doyumsuz, olma gibi bir çok nitelikleri bulunmaktadır.

İnsan hem manevi ve sosyal nitelikleri ile de bir takım farklı duygulara sahiptir. İnsan yeryüzündeki canlılardan bir cins olarak diğerlerinden çok önemli bir farkı vardır. İnsan akıl sahibidir. Düşünür, hayal kurar, muhakeme eder, analiz ve sentez yapar, öğrenme kabiliyeti vardır. İnsan aklını çalıştırarak çeşitli yaratıcılıklarda bulunabilmektedir. İnsan aklı çok güçlüdür. İnsan düşünür ve yeniliklere yaratıcılığa doğru sürekli ilerler.İnsan canlı bir varlık olarak ilk temel gereksinmeleri için bireysel faaliyet gösterirken, toplum içinde şekillendiğinde dini, ahlaki, hukuki siyasi ideallere sahip olmuştur. Tabii ki bu idealler diğer canlılarda olmadığı için insanın  çok daha değerli bir varlık olduğu ortaya çıkmaktadır. Ayrıca insanlar arasında da düşünen ve beyni ile çalışanlar ile çalışmayanlar arasında algılama uygulama ve yaşama biçimi açısından da farklılıklar bulunmaktadır.

İnsanları  akıllı ve akılsız insan olarak tanımlayabilir miyiz?[6] Bu sıfatları nasıl tayin ederiz. İnsan çıplaktır. Çıplaklık elbisesizlik olarak değil, bilgisiz ,idrakten yoksun, kendisini bilgisiz olmasına rağmen alemden üstün gören, büyüklük duygusu olan, ancak bilgiye ulaştığında aczini gören bir varlık olarak tanımlayanlar da vardır.[7]  Akıllı insan düşünen ve  düşünme sanatına vakıf kimsedir. Bilgi sahibidir. Deney yapar, ve akıl ile doğru bilgiye ulaşır. İnsan bulunduğu sosyal ortamdan etkilenir ve bu etkileşim yanlışlıklar yapmasına da neden olur.İnsan ideallere sahip değil ise mutlu olamaz. Başka deyişle mutlu olmak için ekonomik üstünlük,iş, iktidar, yeterli değildir. Amaçları olmak ideali olmak  insanın mutlu olması için  gereklidir.[8]

İnsan, asırlardır filozofların uğraşı konusu olmuş ve halen de olmaya devam etmektedir. Bu ne denli değerli ve çözülmesi zor veya imkansız bir varlık olduğunun belirtisidir. İnsan düşünen varlık olarak her düşünce yapısına göre farklılık gösterir o halde insanın genel bir tanımını yapmak mümkün değildir.

İnsanı belirleyen onun doğasının zenginliği ve güç anlaşılırlığı ,çeşitliliği ve çok yönlülüğüdür. İnsan bilimi bir bilmece olan insanı  çözmekte acizdir. Çelişme insan varlığının bir ögesidir. İnsanın homojen bir yapısı olmayıp, varolanla varolmayanın garip bir karışımı olduğu söylenmiştir.İşte insanın yerinin bu iki karşıtlık arasında olduğu[9] söylenebilir.

İnsanın incelenmesi için bireysel yaşamı içinde değil toplumsal yaşamı içinde değerlendirme yapılması doğru olur. Çünkü, Devlet ve insan iç içe olup birlikte açıklanmaları gereğine işaret olunmaktadır.[10] İnsanın incelenmesinde doğasına ve gizine ulaşmada dinin önemli rolü vardır. Aklı kullanmaktan vazgeçmesinin düşmeye başlaması demek olduğu ancak bundan kendini kurtaramadığı, gerçeği araştırmada usunu değil dış alemin etkisinde kalmakla yanlışa düştüğü, gerçeği arama adına göksel bir arayışa giren insanın artık günahlarını düşündüğünü , ilgilendiğinin asırlardır süregelen bir öykü olduğunu ,bilinmezler ile uğraştığı ve, İnsan için  TANRI nın bir giz olduğu ve  bu nedenle insanın da bir giz olduğu tek tanrılı dinlerin açıklamaları,[11] bağlamındadır.

İnsanın bu göksel düşünce sürecinde olması ile ,öteki yaratıklardan üstün olduğunu zan etmesi ve Ayın, Güneşin, Okyanusların kendi rahatlığı ve yararı için oluştuğuna olan inancı ile dünyaya egemen olduğuna inandığı, oysa dünyanın hiçbir parçasını bile bilme gücü olmayan bir varlık olarak kendisini dünyanın efendisi olarak tanımlamasının gülünç ve acınacak bir durum olduğunu belirterek [12] insanın tanımı da  yapılmıştır.

İnsanın Din Devlet üçgeninde tanımı vermek mümkün müdür? Bu ilişkide insanın yeri nedir? Hangisi diğerine üstündür? Üstünlük ekonomik nedenlerden etkilenir mi? Üstünlük iktidar yetkisinden etkilenir mi? Üstünlük sosyal konumdan etkilenir mi? Etkilenirse o zaman hangisi hangisine üstündür.

Örneğin ekonomi dine düşmandır diye kabul eden görüşlere bakarsak ,dinin insanlara rehavet verdiği ve insanların özgürlüğünü kısıtladığı ve ekonominin büyümesinde[13] ve insanların refahının sağlanmasında dinin engel teşkil ettiği söylemini geçerli sayarsak, ekonominin dinden üstün görüldüğü sonucuna varmak gerekir. Bu mantıksal analizde dinin insanı etkilediği ancak bir birinden üstün olduğu araştırmasının faydalı olmadığı görüşünün isabetli olacağını düşünmekteyiz. Çünkü maddi ve manevi olguların karşılaştırmasını yapmak mümkün değildir.

Uzay çağında insanın tanımı ise daha karmaşık hale gelmiştir. Çünkü filozoflar uzayın tanımını yapmada zorlanmaktadırlar. Simgesel ve soyut olarak uzayı tanımlamak isterken insanın tanımında da karmaşa kendini göstermiştir. Uzayın insan düşüncesinde oluştuğunu ileri sürenler veya materyalist veya idealistlere göre de bunun açılımında zorlanmışlar ve geometri ile tanımlamaya çalışmışlardır.[14]

İNSAN muhteşem bir varlık olarak yaratılış görüntüsü olarak betimlense de, bir çok araştırmacı yazar  ve filozofun ortak nokta olarak açıkladıkları gibi, İnsan, düşünsel boyutta topluma zararlı ahengi bozucu, diğer bireylerin canına kast eden, yok edici, fiil ve faaliyetlerin faili olabiliyorsa, ve hatta toplumların yok edilmesine varacak fiil ve faaliyetlerin kararın verebiliyorsa, bu insana muhteşem ve mükemmel yakıştırmasını hala yapabilecek miyiz? Veyahut insan tanımı  yaparken görsel düşünsel işlevsel boyutlar bağlamında çağdaş anlayış içinde olması gereken niteliklerin objektif değerlendirmesi ile mi yetineceğiz?

İnsanı anlamak için sosyologların fert mi toplum mu kavgasına girmeden [15], insanın toplumu  ve Devleti oluşturan varlık olması nedeniyle insan yoksa toplum da yoktur anlayışı ile ,insanın vasıflarını bulmak daha yararlı olacaktır.

İslamiyet açısından bir değerlendirme yaparak insan tanımını vermek gerekir se; İslamiyet’te insanın bazı özelliklerinden bahsedilerek tanım yapılmaya çalışılmıştır.Bu tanımlar Kuran da çeşitli Ayet ve surelerde insanın karakterlerinden bahsedilmiştir.

İsra suresinde :         “De ki Herkes yaratılışına göre hareket eder.”

Enbiya suresinde      “ İnsan aceleci yaratılmıştır”,

Meariç suresinde ;    “İnsan gerçekten huysuz haris ve cimri yaratılmıştır. Başına bir fenalık gelince feryad eder .Bir iyiliğe uğrarsa onu herkesten men eder ve, Yeryüzünde bulunan herkesi feda etmek ve söylece kendini kurtarmak ister”,

İbrahim suresinde,     “Gerçekten insan çok zalimdir, çok nankördür”,

İnsan suresinde,        “Peşin dünyayı severler ağır bir günü bırakırlar( ahireti)”

Yusuf suresinde,       ” Çünkü nefs ,Rabbimin merhameti olmadıkça kötülüğü emreder”.

Zariyat suresi ,    “ İnananlar için yeryüzünde ve kendi nefislerinizde dahi nice ayetler var. Görmüyor musunuz?”

Kaf suresinde,   “And olsun ki, insanı biz yarattık ve nefsinin kendine fısıldadıklarını da     biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız.”

Nisa Suresinde ise,   İnsan zayıf yaratılmış olduğundan  Allah sizden yükü hafifletmek ister. Ama yine de peşinen ,büyük yük yüklemiştir. O yük sorumluluktur. Doğrusu biz sorumluluğu (emaneti) göklere, yere dağlara sunmuşuzdur   da onlar bunu yüklenmekten çekinmişler ,korkup titremişlerdir. Pek zalim ve çok cahil olan insan ise onu yüklenmiştir”

Tin suresinde,   “Biz insanı en güzel şekilde yarattık.Sonra onu aşağıların aşağısı kıldık”.

Beled suresinde,     “ Sonrada ona iyilik ve kötülük kabiliyeti verene andolsun”

Kıyamet suresinde,  ” Kendini kınayan nefse yemin ederim ki”,

Fecr suresinde,        “ Ey mutmain[16] olmuş nefs, sen O’ndan razı, O senden razı olarak Rabbine  dön”

Hucurrat suresi,       “ Tevbe etmeyenler, işte onlar zalimlerdir.”[17] 

Şeklinde açıklamalar vardır.

Kuranda  yer almış  ve insan ile ilgili açıklamalar dini nitelikte olarak insanın bir takım vasıflarını ortaya koymakta ve ona göre de değer vermektedir. İnsanı çok iyi ve iyilikler güzellikler sarmalında katiyen açıklamamaktadır. Hatta insanın çok kötü , iyilik yapmaz bencil, cahil, bozguncu, kan döken, değişmesi son derece güç, aceleci, cimri, nankör, hırslı, kendini kurtarmak için başkasını feda edebilen, yeryüzünde bulunan herkesi bile feda edebilen, iyilik ve kötülüğün bir arada olduğu bir yaratılışa sahip olduğunu, insan içinde çatışmalar iç güdüler ve düğümler bulunduğunun[18] Kuranda açıklandığını görmekteyiz.

Aynı şekilde Hıristiyanlık anlayışına göre de insan doğuştan gelen nitelikler olarak kötüdür. J.J.Rousseau insanın doğuştan iyi sonradan kötü hale geldiğini açıklar.[19]

Ancak belirtmek gerekir ki, insan her şeye rağmen üstün bir varlıktır. İnsandaki iniş ve çıkışlar ve zıtlıklar, üstünlüğünün belirtisidir. Tanrı onu böyle yaratmıştır.Toplumdaki farklılaşma da insandaki bu çelişkilerin eseridir.İnsanın tabiatı eğilimi ve toplum ile ilişkisi bir

süreklilik içindedir ve sosyal dayanışmanın değişkenliği de insanın çatışma içinde olmasındandır[20]

20 y.y da bir insanlık dramı olan ikinci dünya savaşının iki diktatörünün vahşeti bağlamında insana bakış açısının nasıl olduğuna değinirsek,[21]bu iki insanın peşlerine insan sürülerini katarak, ve bu insanlara insanlık dışı eylemler yaptırmış olduklarını ibretle görürüz. Bu iki diktatör, değerli ve muhteşem nitelemesi ile andığımız insanlardan iki tanesi olarak, yaşadıkları devirde çılgın düşünceleri ile Kuranda belirtildiği gibi vahşetin en büyüğünü icra ve ifa etmekten hiç kaçınmamışlardır. İnsanları yakmışlardır.Soykırım kelimesinin antlaşmalara girmesine neden olmuşlardır.

Mussolini bir insan olarak nitelendiğinde vasıfları olarak; Ateist bir babanın oğlu olarak, devrimci kitapları okumuş bir kişi, askerden kaçan bir vatandaş, sahte pasaport taşıyabilen bir kişilik, kendisini devrimci olarak tanıtan, kiliseyi devleti  ve ulusçuluğu hedef alan, saldırgan bir yapıda olan, faşist bir insan olarak, insanların beynini yıkayarak onları suç işlemeye vardıran eylemlere itme kabiliyetinde bir kimsedir.[22] İşte size bir insan tanımı, bundan hareketle insanı tanımlayabilmek mümkün müdür?

Keza Hitler’e[23] baktığımızda, o da bir insan modeli; Adını tarihe yazdırmışlardan biri, Nasyonal Sosyalizmin öncüsü,Almanya’nın I. Dünya Savaşında yenilgisinin nedeninin geleneklerde olduğunu  ve ahlakın bu nedenle bozulduğunu, ırkçılığın giderek zayıfladığını, bunların nedeninin de Markçı örgütlenme ve Yahudilik olduğuna karar vermiş ve Alman ırkının yeniden yaratılması adına vahşetini icra etmeye başlamıştır. Onun için insan, sadece ırk içinde mükemmelleşebilirdi, insanların özel yaşamı bile önemli idi, evlenmeyi genç neslin yaratılması için bir amaç olarak görmüş olduğundan, insana nasıl bir değer ve anlam verdiğini açıklamış bulunmaktadır. Genç neslin yaratılmasında ırkçılığı çok şiddetli olarak savunmuştur. Ona göre,  ırkçı devletin insanı, mert,mağrur, enerji sahibi erkekler ile dünyaya gerçekçi insanlar getirmeye kabiliyetli kadınlardır. Hitler insan konusunda çok cahildir. Ona göre insanlar ruhsuz sevgisiz duygusuz olarak sadece damızlıktır. İnsanı tanımaya gerek görmeyen Hitler, insan haraları kurmuştur. Bu sevgisiz ve cahil insanın nasıl olup da milyonlarca insanı arkasından sürüklemiş bulunduğu da ayrı bir fenomendir. Alman halkı bu hasta adamın fikirlerini hiçbir özgür düşünce örneği olmaksızın aynen kabul ederek nasıl uygulamış ve kendilerini onun fikirlerine nasıl teslim ve eylemlerine alet etmişlerdir bunu insan olma  vasıflarını taşıyan insanların anlaması ve içine sindirmesi çok zordur. Bunun hiçbir dini inançla veya felsefe ile açıklamasının yapılması mümkün değildir. Kim Hitler’e bu vahşeti yaptırmıştır. Asıl amaç nedir? Bu kıyım bu vahşet neye hizmet etmiştir? Kimin yararına olmuştur? Bu kıyım aslında büyük bir sessizliğin halen hakim olduğu ancak çok büyük başka bir felaketin temel taşı olarak tarihte yerine almıştır. Bu temel taşın ne zaman yerinden kopup çatlayacağı ve büyük bir patlama meydana getireceği de hatırdan çıkarılmamalıdır.

Açıklandığı üzere Hitler’de  bir insanın tanımıdır.Hem zulmeden insan tanımı ve hem de  zulum edene hizmet eden insan tanımı birlikte yorumlandığında insan tanımı elde ettiğimizi inkar edemeyiz. Ancak amacımız insan tanımı yaparken kötüleri örnek almak değil ancak kötüleri belirterek nasıl iyi olunacağının altını çizmektir.

Buradan çıkarılacak sonuç şu ki, insanın özgür olması gerekiyor ki, kendisine sunulan fikirleri tartabilsin ve gerek kendisinin ve gerekse toplumun yararına olup olmadığı sonucuna varabilsin. Öyle ise insanı tanımlarken öncelikle vurgulanması gereken husus ÖZGÜRLÜK olmalıdır.

Çağımızda insan özgürlüğe tutkun ve düşüncesinin ve davranışlarının belirli kalıplara sokulmak istenmesine de tepkilidir.[24] Ahlaki ve dini telkinler açısından ise şartlanmış olduğunu varsaymayarak bu konudaki telkinlere de tepki vermektedir. Bunu da özgürlüğü adına yaptığını varsaymaktadır.  Dini kuralların maddi hayatı denetlemesi ve yönetmesi inancının özgür düşünce olduğuna inanması gibi veya özgür düşüncenin din kurallarının dışında düşünmek olduğu inancında olmak gibi değişik özgürlük tiplemeleri vardır.

Tüm telkinler veya olumlu veya olumsuz diye niteleyebileceğimiz telkinler dahi bugünün insanını tepkili hale getirmektedir. Oysa tüm bilgiler incelenmeye ve eleştiriye açık oldukları sürece bir değerdir.[25] Bilgi her zaman değişkendir. Deney ve gözlem ile insan davranışındaki değişkenlik ve insanın toplum içinde uyumlu olarak yaşamasını mümkün kılacak davranış ve bilgi fırsatını elde etmesi için gayret sarf etmesinin özgürlük sınırlaması ile eşdeğer olmadığının bilincine varması asıldır.

İnsanı tanımlamak ve ona bir kimlik vermek kolay değildir çünkü toplumun insan üzerinde ve gerek ekonomik ve gerekse ulusal ve dinsel , kültürel olgular insanın saf bir nitelikte kalmasını engellemektedir. Bunlar yapay nitelikler olarak insanı etkileyen ve insanın gerçek cevherini dışarıya çıkarmasını ve özgürlüğünü tehlikeye sokan unsurlardır.[26] İnsanın IRKSAL niteliği yadsınamazsa da öne çıkarılması ideolojik kimlik kazandırdığından insanlığın bölünmesi tehlikesini birlikte getirdiğinden insanın tanımında ırk unsurunun  nazara alınmaması yerinde olur. İnsanın kültürel kimliği insan tanımında değerli bir ögedir. Din de bu kültürel kimliğin içinde yer alır, insanı şekillendirdiği için önemlidir.Ulusalcılık niteliği de aslında yapay bir kimlik olarak insanın tanımında rol oynamaktadır. Ekonomik  unsur ise hepsinin üstünde insanı şekillendirdiği için güçlü bir öğe olarak insan tanımında günümüzde güç göstergesidir. Tüm bunlar insana giydirilmiş kimlikler olarak insan tanımında etkileri nedeniyle birbirleri ile çatışmalarına rağmen önemini inkar edilemeyecek ögelerdir.

Kısaca, İnsan tüm güç ve düşüncelerin yaratıcısı olarak çağın üstüne çıkabilen ancak zaafları olan, iyi ve kötü olandır. İnsan rasyonel bir akıl süzgecinden geçirmeksizin açığa çıkmış bilgiyi, bilimsel olup olmadığına ve bağnaz niteliğini idrak edemeyerek ve toplumun yok olmasına varan unsurları içerdiğinin ayırdına varamayacak kadar umursamaz ise, toplumdaki varlığı sadece tüketen ve toplum için yararlı olmayan bir kişilik sergilediğini açıklamak yanlış olmayacaktır.

Bu kabiliyette bir insan,  içinde yaşadığı toplumun ulusal dini, siyasal ekonomik değer hükümlerinin bir ürünü olmaya kolayca yönlendirilebilir. Böylece belli kimliklere sahip insanlar ürerler.[27]

İnsanda olmasını aradığımız özellikler şöyle sıralanabilir: Özgür insan olmak, dogmalarla uğraşmamak, bağnaz olmamak, bilgi edinmek için çalışmak, bilimin üstünlüğüne inanmak, tüm dinlere aynı mesafede olmak, saygı duymak, boş inançlar ile uğraşmamak, kaba güç kullanmamak ve kaba gücün tutsağı olmamak, düşünceli iyi nitelikli  olmak ve kültür düzeyi yüksek olmak ,gibi öğelerin varlığı mükemmel insan profili olarak belirlenebilir..

                   2)  DİN KAVRAMI ve AÇIKLAMASI

Din kelimesi Arapça kökenli bir kelime olarak;  örf adet ceza ,itaat, mükafat ,boyun eğme, hakimiyet, galibiyet, saltanat, mülkiyet, hüküm , ferman, makbul ibadet, millet, şeriat gibi anlamları olan bir kelimedir.[28]            Din farklı tanımları yapılabilecek sosyolojik bir olgudur. Temeli ve çıkış noktası insan odaklıdır. İnsan belleği geliştikçe ve bilgi açığa çıktıkça ve toplumu oluşturan bireylere yayıldıkça din çağları geride bırakarak insanı takip etmiştir. Farklı tanımlarının olması ve bir çok boyutta açıklanabilmesi  inanç zenginliğinin işaretidir. Çok tanrılı veya tek tanrılı dinler  açısından  farklı yorum ve tanım aynı zamanda çağlar bakımından da farklı söylemleri beraberinde getirmiştir. Konumuz dinler açısından farklı tanım ve yorumlar olmadığı için genel bir tanımını dine inancın insan ile nasıl yoğrulduğunu ve etkisini neden kaybetmediğini açıklamaya çalışacağız.

Kelime olarak batı dillerinde DİN  karşılığı olarak kullanılan  RELIGION  kelimesinin aslı Latince olup, bir şeyi görev edinmek, tekrar tekrar okumak, yapmak , insanları Tanrıya bağlayan bağ anlamlarını içermektedir Hinduizm de kutsal dil Sanstritçe’de  DRAHMA  din kelimesi karşılığı olup,anlamı gerçek ,öğreti,doğruluk, kanun, kurallar manzumesi( düstur) gibi anlamları bulunmaktadır. Her din açısından ve ilgili toplumda ve yörenin kültürü ile ilgili olarak din kelimesi karşılığı çeşitli kelimeler kullanılmaktadır.Bu  kelimelerde ortak noktanın ,inanç,yol, adet gibi anlamları işaret ettiği söylenebilir. Kuran’da din kelimesi 92 yerde geçmekte ve , yönetme, yönetilme, itaat, hüküm, tapınma, birleşme, İslam, şeriat (kanun) hudut, adet, ceza , hesap, ulus.  anlamları olarak kullanılmıştır. [29]

İslamiyet’in dönemleri itibariyle Mekke Dönemi olarak anılan dönemde, DİN kavramı,” tarihin akışına ve tabiatın gidişine yön veren, zamana ve aleme hükmeden, dini ortaya koyan,hesap gününü elinde tutan Allah’ın otoritesi” şeklinde açıklanırken, Medine döneminde. “ Kişinin Allah’a bağlı bir hayat sürmesi,Müslüman topluluğuna karşı görevlerini yerine getirmesi, Allah’ın mutlak tasarruf ve hakimiyete sahip olması “ gibi unsurlar [30]din kavramının muhtevasını teşkil etmiştir.

Kuran’da DİN kelimesi diğer inançlarda olanların inançlarını açıklamak üzere de kullanılmışsa da , İslam’da, İslam ve Din eş anlamlı olarak açıklandığı belirtilmektedir. Bu nedenle, bu iki kelime aynı anlamda kabul edilerek tüm peygamberlerin getirdiği dinin İSLAM olduğu ifade edilmektedir.[31]

Bu konuda bir açıklama yapmayacağız çünkü konumuz Din kelimesinin İslam’da ne anlama geldiğinin ve benzer kelimeler ile manalarını açıklamak değil Dinin ne olduğu ve Devlet ve Laiklik ve İnsan arasındaki ilişkiyi açıklamaktır.

                   a) DİN TANIMI VERİLEBİLİR Mİ?

Çok zor, evet zor çünkü inceleyebildiğimiz kadarı ile daha ziyade dinlerin tarihçesi ve peygamberlerin hayatı ve söyledikleri veya kendilerine atfedilen söylemlerinden hareketle bir takım açıklamalar yapılarak bir oluşum içine girilmiştir.

Din adamları ve din ile ilgili araştırmalar yapan bilim adamları da dinin tanımının yapılmasının zor olduğunu açıklamışlardır.[32] Dinin tüm dinleri içine alacak bir tanımının verilmesinin zor olduğu belirtilmiş ve fakat bazı tanımlar olduğu ancak bunların sübjektif ve genelde tanımı yapanların kendi görüşleri niteliğindedir denmiştir. Tariflerin birbirinden farklı olduğu bu tanımların bireysel tecrübe ve düşünce , his ve inanç ile yapılmış olduğu görülmektedir[33].

Din tanımını dinlerdeki unsurlardan hareketle vermek mümkün olabilir.

Şöyle ki; Din insanın zihninde oluşan bir olgu olarak zihni unsuru içermektedir. İnsan Tanrının varlığını ve kutsallığı zihin gücü ile kabul ettiği için birinci unsur  zihni unsurdur. Zihni unsur önemli bir unsur olarak dinlerde yer alır.

İkinci unsur;  insanın hisleri ile zihnen varlığını kabul ettiği Tanrı fikrine ve üstün güç ve kudrete sahip gördüğü Tanrıya kalben bağlanması ile oluşan, hissi unsurdur.

Üçüncü unsur; zihnen ve kalben kabul edilerek bağlanılan ve Tanrının varlığına karşı belirli davranışları yapmak ve belirli davranışları yapmamak gibi bir fiili eylemin yükümlülük olarak kabul edilmesidir.Bu ibadet ederek Tanrı ve imana tabi olmaktır.

Dördüncü unsur;  sosyal unsur olup, zihin ,his ve tabiiyet unsurlarının oluştuğu insanlar arasında sosyal bağın gerçekleşmesidir.

İşte bu unsurlardan hareketle , dinin tanımı tüm bu unsurların olması veya bir kısmının olmasına göre farklılaşabilir. İslam açıdan bu unsurlardan hareketle din tanımı yapmak gerekirse, Dinin, akıl sahibi insanların  kendi seçimleri ile  hayırlı olan şeylere erişmek için oluşmuş ilahi kanun etrafında bir kısım fiil ve davranışlarda bulunarak zihin gücüyle bir araya gelinerek oluşturulan sosyal bağ olduğu söylenmektedir.[34]

Ancak tam bir tanım yapmanın yüzyıllardır uğruna savaşlar verilmiş ve insanların ızdırabı, sevinci, yaşam biçimi, amacı, beklentisi, dayanağı, olmuş bir kurumun tanımını yapmak mümkün görünmemektedir. Bunun nedenleri farklı dinlerin ve tek ve çok tanrılı dinlerin olması ve farklı  inanışlar olabileceği gibi, insanların kültür ve yaşam biçimleri, yaşadıkları coğrafik bölge ve şartları, ırki nedenler, ekonomik koşullar, tarihsel nedenler, dinin tanımı üzerinde farklılıkların oluşmasına neden olduğundan tek bir tanımda birleşmek esasen yanlış olur.

Bir tanım vermek gerekir se;

Din sosyal bir varlık olan ve zihinsel yapısında manevi alemi olan ve aslında doğa karşısında güçsüz insanın kendini güçlü kılmak ve toplumlaşmak için tabi olmayı gerekli bulması ile ortaya çeşitli yöntemler ve vakıalar ile uzun bir tarihi süreç içinde yapılanarak çıkmış gerek maddi ritüeller ve gerekse hissi ritüeller manzumesinin birlikte oluşturduğu kaçınılmaz, yok edilemez, ahlaki siyasi, ekonomik,psikolojik ve sosyolojik bir oluşumdur. 

Bu tanımın din olgusunu tamamen açıklayabildiğini iddia etmediğimizi vurgulayarak yapmış olduğumuzu  da beyan etmek isteriz.

b) DİNİN TOPLUMDAKİ YERİ[35]

Din bir toplum olayıdır. Zira bu toplum olayı olarak algılanmazsa din sosyolojisi diye bir bilim dalı olmazdı. Dinin incelenmesinin sadece sosyolojik açıdan yapılamayacağı da bir gerçektir. Çünkü, gerek psikoloji ve gerekse tarihsel açıdan ve ekonomik açıdan din esaslarının incelenmesi gereklidir. Ancak böylece bir anlam kazandırılabilir.

Din olayı, coğrafi , sosyal, kültürel açıdan değişiklikler gösterir. Dolayısıyla değişkendir.  Bu değişiklik sadece tek tanrı inançlı dinler arasında değil , aynı dinin farklı coğrafi bölgelerde ve farklı kültürler arasında da değişken olduğu anlamındadır. Din sosyal bir kurum olarak insan davranışlarını belirler ve tıpkı diğer sosyal kurumların insan üzerindeki etkileri gibi etki yapar ve bir farkı  da yoktur.

Örnek vermek gerekirse, törenler- gruplaşma, gerek dinlerde ve gerekse diğer sosyal kurumlarda görülen aynı olaylardır. Din sosyal bir kurum olarak insan davranışlarını belirler ve tıpkı diğer sosyal kurumların insan üzerindeki etkileri gibi etki yapar ve bir farkı  da yoktur. Ancak dinin sosyal bir olgu olması yanında bir düşünce sistemi olduğunu da belirtmek gerekir. Din felsefeleri  toplumda çok ilgi görmektedir. Zaten insanların felsefeye merakı tanrı ve yazgı sorununu araştırma ile başlar. Tanrı var mıdır yok mudur? Evrenin gerçekleri nelerdir? Tüm bunlar düşünce sisteminin sonucudur ve felsefenin ilk adımlarıdır.[36]

Dini Emirlerin [37] toplumsal kuralların oluşmasında önemli bir yer tuttuğunu ve etkinliğini halende sürdüren nitelikte olmak üzere insanları yönlendirmeye ve etkisinde tutmaya devam ettiğini görmekteyiz. Her ne kadar aydınlanma, çağdaşlaşma ilkeleri doğrultusunda dünyevi ve manevi hayatın farklılığı vurgulanmakta ve bir birini etkilemesinden arınmak devlet sistemlerinin temeli teşkil etmişse de insan beyninde yer alan din olgusu toplum ile bütünleşmiş olarak sürekliliğini koruyacaktır.

Din insanları bir araya getiren sosyal bir kurum olarak, uluslar üstü bir ilişkidir. Başka deyişle ulusçuluk değildir. İslam dinin de bu olgu  ümmet kavramı ile açıklanır. Ümmet kurumunu peygamberler meydana getirmiştir. Hazreti Muhammet İslam ümmetini, Hazreti İsa Hıristiyan Ümmetini meydana getirmiştir.

Ümmet kurumu dinlere göre farklı olarak belirmiştir. Katoliklerde Hıristiyan ümmeti bir hükümet şeklinde oluşmuş, İslam da ise ümmet bir hükümet şeklinde değil bir eğitim kurumu olarak belirginleşmiştir. Bu nedenle , Hıristiyan aleminde dini teşkilata KLİSE ve Müslüman aleminde ise MEDRESE denilmiştir. İslam’da ruhani lider olmadığı ve İslamiyetlin akıl ve özgürlük esaslarına dayanılarak oluşmuş olduğu belirtilir. Dinin rolünün , sadece insan kişiliğine etki etmek ve onu şekillendirmek olmadığı, toplumları da biçimlendirenin  yine din olduğu açıklanmaktadır. Din, ulus kavramından daha geniş niteliklere sahip olarak,. hatta din i toplumun ulustan daha güçlü olduğunu Ziya Gökalp ileri sürmüştür. Ona göre, insanların aynı dili konuşmaları ,aynı kültüre sahip olmaları, ulus olarak yaşamaları için yeterli neden teşkil etmeyebilir. Çünkü insanlar farklı dinlere sahip iseler farklı ümmetlerdendir.[38] Dinin yüksek bir ahlak olduğu,iyi güzel derin bir sır olarak insanı bütünleştirdiği açıklandığından, din bu üstün özellikleri vermek ve uygulamak açısından demek ki önemli bir sosyal kurum olarak kabul edilir.

Ziya Gökalp dinde reform yapılması gerektiğine inanan bir aydın filozof olarak, Osmanlı da meşrutiyet yıllarında  dinde reform yapmak adına önemli faaliyetlerde bulunmuştur. İttihat ve Terakki döneminde Türklerin din anlayışında kendi törelerine göre bir dizi düzenleme önermiştir. Kuranın Türkçeleşmesini istemiş, Allah’a inancın Allah’ın birliğine inanma ile bir değişiklik değil, sadece şeriatın değiştirilmesini önermiştir. Ziya Gökalp e göre, insanların kaderciliklerine  son verilmeli ve bunun için toplumu yönlendirecek hukuk önermekte idi.[39]

Atatürk din ile ilgili olarak çeşitli zamanlarda bir çok açıklamalarda bulunmuştur. Atatürk’ün Söylev ve Demeçlerinden alıntı yapılarak açıklandığı üzere,  Dinin insanların gıdası olduğu .dinsiz adamın boş bir eve benzeyip, insana hüzün verdiğini, mutlaka bir şeye inanmak gerektiğini, dinlerin en sonuncusunun elbette en mükemmel olduğunu ,İslam dininin hepsinden üstün olduğunu, İnsanlara Feyz ruhu vermiş olan İslam dininin son din ve Ekmel din olduğunu [40] açıkladığı belirtilmiştir. Böyle bir söylev yönetirken yönlendirirken ince hassas,kırılgan olan din ve inanç olgusu karşısında yöneticilerin ne denli dikkatli olması gerektiğinin açık bir örneğidir. Elle tutulmayan dinin , maddi alemle bütünleşmesine çabalamak maddi ve manevi kardeşleri birlikte yoğurarak toplumu yönetmek ne denli zor ve sorunlu bir durumdur.

c) HUKUK VE DİN

Hukuk ve dini kurallar arasındaki ilişki aydınlanma ile gelişerek,  modern hukuk sistemlerinin ortaya çıkması ile geleneksel anlayıştan uzaklaşmış ve  insan eseri hukuk kuralları ile sekuler ( çağdaş ve ilahi olmayan) bir yapıya bürünmüştür. Böylece, eski zamanların  kutsal ilahi orijininden uzaklaşılmıştır. Eski devirlerde hukuk kuralı koyanların mitolojik ve kutsallığın ön planda olduğu kuralları giderek terk olunmuştur. Reformdan önceki dönemlerde devlet yönetimi siyaset  ve hukuk sistemleri birbiri içine girmiş olarak kurallar olarak toplumu yönlendirmekte idi. Hukukun ve  dinin iç içe girmiş olduğunu görüyoruz. Örneğin Mısırda Firavunların konumu yaşayan Tanrı olarak nitelenmekteydi.  Uzun yüzyıllar din ve siyasi güç bireylerin akılları ve yaşamları üzerinde kontrol gücünü devam ettirerek sürüp gitmiştir.

O dönemler için dinin en sade anlatımı ile Yaradana veya Yaradanlara evrenin yöneticileri olarak  kutsallıklarına  inanmak tapınmak veya süper insani güçlere veya kuvvete itaat etmek ve tapınmak olarak ifade edilebilir.

Sosyolojik boyuttan konuya baktığımızda din bir sosyal kurumdur. Çünkü bir kısım insan ilişkilerini düzenlemektedir.  Gerçekte hemen hemen her dinde bir çok kuralların din ile düzenlendiğini ve sadece  tinsel veya manevi konularda değil  dünyevi konularda da hüküm ifade ettiğini görmekteyiz. Böylece bir kısım dini kurallar insan ile toplum arasındaki ilişkilerin düzenlenmesinde ve sınırlar konulmasını sağlamaktadır.

Hukuk ile din arasındaki iç ilişkide tarihsel süreçte insanlık tarihi çok değişik sahneler sergilemiştir. Dinin ilk dönemlerde hukuki ve ahlaki normları ihtiva ettiğini başka deyişle din açısından emredilen ve yasaklanan hususların aynı şekilde yasal olarak da yasaklandığı ve izin verildiğini görmekteyiz. Bu da dinin hukukla bütünleşmiş olduğunu göstermektedir.

Hukuk ahlak ve din kaçınılmaz bir ilişki içindedir. Örnek olarak eski Yunan ve Roma şehir dini aynı zamanda hukukun temelini  ve şehrin politik başkanı aynı zamanda dinlerin uygulayıcısı konumunda idi. Bu sistemde din tarafından oluşturulmuş kurallara karşı aykırı davranmak hukukun ihlali olarak nitelenmekteydi.

Orta çağ Avrupa’sında ve İslam Ülkelerinde de  benzer kurallar geçerli idi. Din ve hukukun kaynaşması ve bütünleşmesi Teokratik Devlet sisteminin oluşmasına neden olmuştur. Bu sistemde dini kurallar dünya sorunlarına doğrudan doğruya uygulanmaktadır. Teokratik politik teoride Devlet organizasyonu Tanrının iradesine arzusuna bırakılmaktadır. Bunun anlamı politik organizasyonun temel kısmı olan hukuk Tanrının arzu ve iradesine bırakılmaktadır.

Osmanlı İmparatorluğu açısından konuya baktığımızda, Osmanlı Devlet sisteminin Teokratik bir devlet sistemi olduğunu ve temelde İslam Hukukunu uyguladığını ve fakat sadece İslam Hukukunu değil, kamu hukukuna ilişkin  konularda Padişahın  İslam Hukukunun temellerine aykırı  olmamak kaydı ile ve bu alanın dışında olmak üzere kendisinin hukuk yaratabildiğini görmekteyiz. Çünkü kamu alanında İslami kuralların azlığı ve geniş topraklara sahip olmaktan dolayı çeşitli din kültür ve dillerin konuşulduğu bir İmparatorlukta büyük farklılıklar gösteren insan grupları hakkında elbette Padişahın zamana uyması gerektiğinden böyle bir yetki ile donanması gerekmiştir.

İslam kuralların yanında Türk geleneklerinden  de yararlanılarak Osmanlı Devlet Yönetiminde İslam Şeriatı dışında olmak üzere akıl yolu ile bir takım konular hakkında düzenlemeler yapılmıştır.Bunlara KANUNNAME denmektedir. Özel hukuk alanında Türk ve Müslüman kesim için İslami Hukuk ilkeleri uygulanmıştır. Bunun dışındakiler açısından  farklı din ve mezheplerde olanlar için kendi dini hukuk kurallarının uygulandığını görmekteyiz.[41]

Aynı toplumda farklı dinlerden kaynaklanan farklı uygulamalara imkan verilmesi çeşitli toplumsal çatışmaları birlikte getirmektedir. Bunun sonuçları uzun dönem sonra bile kendini gösterse yine de bir ulus bir devlet için azımsanmayacak kadar olumsuz sonuçları olduğu kesindir. Bu nedenle vatandaşlar arasında din,dil, ırk ayırımına dayanmayan bir  hukuk düzeni her zaman barışçıl ve sürekliliği açısından olumludur. Ayrıca sosyal değerlere göre yapılanmada kuralların değişmesi gereklidir. Bu nedenle, eşitliğe aykırı olmaksızın ve demokratik olarak değişim gereği topluma tek bir sistem uygulaması elbette rasyoneldir.

Tanrının emirleri ve arzusu olan dini kuralların değişimi ise çok zordur ve günah işlemeksizin değiştirmek mümkün olamamaktadır. Başka deyişle dini kuralların değişmesi günah işlemek ile eş değer tutulmaktadır. Oysa hukukta , esnek bir takım hükümlere sosyal gereksinme vardır,  politik değerler bağlamında değişiklikler zorunludur. Toplum da değişiklikler arzu ettiğinden, dini kurallar devletin devamı ve yönetimi için hiçbir şekilde yeterli olamazlar.[42]

Hukuki kurallar  zaman içinde değişir ,ve yeni gereksinmelere  insan ilişkilerine göre ve gelişen teknolojiye  ve toplumdaki yeni oluşumlara göre yeni yapılanmalara doğru köklü değişiklikleri de beraberinde getirmiştir. Bu nedenle dini temelli kurallar ile toplumun yönetilmesi  , sosyal faaliyetlere göre değişkenliği mümkün kılmadığından ve yeni hükümler kabul etmek ve toplum yaşamında yeni bir yapılanma içine girmek olanaksızdır. Toplumu yöneten hukuk kurallarının değişmesi zorunludur. Kesin ve sonsuz niteliği olan ve Tanrı Kelamı niteliğinde algılanan dini kuralların değişmesi ise aslında imkansızdır.

Hukuk esnek ve değişimlere açık  ve toplum ilişkilerinin  gelişmesine teknik gelişmelere açık olmak durumundadır. Ayrıca belirtmek gerekir ki, yeni teknolojilerin gelişmesi icatların olması da  hızlı planların yapılmasını gerektirmekte ve toplum hayatının bir parçası olarak kabulü gerektiğinden dini kurallar ile bir çok konunun halli mümkün değildir. Bu nedenle dinin toplum hayatını kontrol etmesi durumunda , bireylerin serbest iradeli olmaları mümkün değildir. Toplumda insanların dini kurallar ile yönetilmeleri onların acı ve elem içinde kalması ve gerçek iradeleri ile uygulama arasında farkların olmasına neden olmaktadır.

İşte bunun için modern çağda  hukuk dinden ayrılarak din karşısında tabii bir durum almıştır. Buna da sekülarizm laiklik denmektedir.

 d) İNSAN VE DİN

         İnsanın neden sosyolojik bir olgu olan dine inanmak ve inanç içinde olmak gibi bir gereksinimi olduğunu açıklamak hiç kolay değildir. İnsan toplumsal olarak sahip olduğu tarih kültür bağlamında kutsal mekan ve objelere ve güce kozmik düzene,gerçeğin ne olduğunun cevabının araştırılmasına, sembollere, kavramlara, doğa gerçeğini araştırmaya ,törenlere ritlere, mitlere, dini toplumlar içinde yer almaya , ayinlere, hep meraklı ve ilgili olmuş ve olmaya da devam etmektedir.

İnsanların,  tanımını yaptığımız din ile ilgisi sosyal bir varlık olması nedeniyle toplumda bir kimliğe bir güvene saygınlığa , üstünlüğe, sahip olmak için başvuracağı yol olabildiği gibi , bunlardan hiç birisine bağlı olmaksızın kendi görüş doğrultusunda ve verilen kültür, eğitim çerçevesinde gerek alışkanlık ve gerekse başka alternatif kavramların açıklandığı ortamlara sahip olamamaktan, kaynaklanan nedenlerle inanç portalında gezinmenin ruh bütünlüğü sağladığı inancı ile de hareket ettiği söylenebilir.

İnsanın yarattığı din toplumsaldır. Başkaları için yaşamak olarak da algılayabiliriz. Başkalarının hak ve menfaatlerine kurallarına saygılı olmak ve sevmek birbirine karşı iyi ilişkiler içinde olmak için dini kurallara gerek var mıdır? İnsanlık için yaşamak ve birbirini sevmek için din esaslarına gerek varımıdır ki, insanların beyinleri dini kurallar ile yıkanmakta ve aklın gösterdiği yol yerine dinin koyduğu kural olarak yönlenmek öne çıkmaktadır.  Bu konunun tartışılması düşünürleri bir noktaya getirememiştir.

Belirttiğimiz gibi dini yaratan sosyal olgu ile bütünleşmiş sosyal varlık insanı din olgusundan bağımsızlaşmayı denemek istemediği gibi toplumsallık adına düşünce özgürlüğünü bu konuda bir yana bırakmaktadır.

Din insanın davranışlarını insanileştirmek öfkesinden temizlemek, toplumda düzen ve itaati sağlamak ,için gelişmiştir. Din toplumda insanların yaşadığı vahşet ve olumsuz olayların yarattığı ve korku endişe içinde olarak insanın, ümit ve korkularının sonucunda oluşan sosyal bir kurumdur. Bu kurum toplumun iyiliği için oluşturulmuştur.İnsanların birbirlerine daha az zarar vermesi için sevgi şefkat ve iyilik için dine gerek olduğu belirlenir.

İslam’da [43]Tanrının insanlara eşit yaşama fırsatına sahip ve farklı yetenekte  bir yaratık olduklarını bu nedenle de farklı hak ve menfaatlere sahip olabileceklerini vurgulamıştır.  İslam’ın bu konuda yaklaşımı gerçekçi bir yaklaşım olarak toplumdaki bir çok konunun temelini teşkil edebilecektir.

Çoktanrılı veya tek tanrılı dinlerde hedef insan olup insana yönelik bir takım gelişim oluşum ve düzenlemeler yapıldığına göre insanın kendi aklı ve doğa kuralları insanın mutluluğu için yeterli değil midir ki dinlere gerek duyulmaktadır? Bu sorunun yanıtını vermek mümkün görünmemektedir.

İnsan aklı olan ve zekası ile bir çok yaratıcılık sergileyebilen varlık olarak,  asırlardır tekamül göstermektedir. Özellikle Rönesans ta bilgi evriminde çok büyük bir hız kazanılarak bilimsel gelişmelerin temelleri atılmış ve toplum yapısında inanılmaz değişiklikler yaşanmıştır. Din ağırlıklı ve etkisinde ve ekseninde olarak yapılan eğitim yerini modern bilime bırakmıştır. Bu kolay olmamıştır. Öğretim üyelerinin tarikat üyesi olduğu dönemlerden özgür düşünceli bir sisteme geçiş kanlı olmuştur. Ancak yine de insan azmi ve aklı ile doğruyu bulmak için çaba göstermiştir.İçinde sadece DİN eksenli eğitim yapılmasından  bilimsel araştırmalar yapılan üniversitelere geçmiş olmak,  yeni bir toplum yaratmaya varan ve dinin karşısında ona rağmen gelişen bir yapılanma bizlerin bu günleri yaşamamıza imkan vermiştir.

Ancak tüm bu gelişmeler ve insan aklının yaratıcılığı ve toplumdaki değişim rüzgarları, insanın ruh alemi ve inanç dünyası ile maddi alem arasındaki ilişkisinin açıklanmasını mümkün kılamamıştır.Bu da insanın ne yaparsa yapsın bilinmeyenlere eriştikçe bilinmeyenlerle karşılaştığı bir süreç içinde  ne denli aciz olduğunu mu göstermektedir?

3)  DEVLET ANLAYIŞI

a) DEVLET KAVRAMI VE KAYNAĞI [44]

            Devlet, tarihi ve sosyolojik bir olaydır.Devletin ne olduğu pek üzerinde durulmayan sadece amme hukukçuları ve devlet felsefesi ile ilgilenenlerin işlediği bir konu olarak çoğumuzun  fazla ilgilenmediğimiz bir alan olarak, bulunduğumuz yüzyıl açısından başka bir olasılık olmadığı ve insanların bir arada yaşamalarını olası kılabilen en güçlü kurumdur. Ancak Devlet ve onun kurumlarının bireylere yansıyan fiil ve işlemlerde,  vatan topraklarında, ulusal ve uluslar arası ilişkilerde demokratik esaslar dahilinde özgürlüklere saygılı adil bir yapı ile güven içinde sürekli nitelikte yaşamak ve  yönetilmek istediğimiz aklımıza gelince DEVLET kavramı ile ilgilenmeye başlamaktayız. Ve bu kavram o zaman dikkat çekmektedir.

Devletin doğumu hakkında çok gerilere gitmek gerekmektedir. Bunun ancak teorik açıklamasının yapılabileceği ileri sürülmüştür. Devletin açıklanmasında Devlet ve insan –devlet ve hukuk arasındaki ilişkinin incelenmesi asıldır. Her devletin kendine has usul ve yöntemleri olmuştur. Devlet toplumun özüdür. Büyük bir aile ve küçük bir Devlet birbirlerine benzer. Devlet insanın, insanları bir araya getirerek ele geçirme duygusunun tipik bir örneğidir. Devlet ile güdülen amaç insanları bir araya getirmek ve iyi yaşamalarını sağlamaktır.[45] İnsanlar doğal yaşamdan sıyrılarak sözleşme ile bir arada yaşama aşamasına geçerek, siyasal bir toplum meydana getirmişlerdir. Tarih sürecinde kişi özgürlüğünü, mutlu olacağını varsaydığı bir kuruma Devlete vererek bütün haklarını topluma devir etmekle Devlet meydana gelmiştir.[46] Devleti insan oluşturmuş ancak bireyin tabii hak ve özgürlükleri devletin oluşması ile  elinden alınmıştır. Bu alma nedeni insanın daha mutlu ve güvenli yaşaması içindir. Oluşturulan kurumun kuralara bağlı olması de gereklidir. Toplum yararına ve onun mutluluğu için belirli kurallar ile düzenlenmiş bir sistem içinde Devletin fonksiyonunu yerine getirmesi Hukuk Devleti kavramı ile ifade edilmektedir.

Devletin amaç ve faaliyetlerine baktığımızda, Devletin varlığını açıklayan çeşitli görüşler olduğunu görmekteyiz. Bunlar, Devletin varlığının kaynağının aile olduğunu ileri süren görüş; devletin kaynağının kuvvet ve mücadele olduğunu belirten görüş; devletin varlığını biyolojik esasa bağlayan görüş, devletin varlığını ekonomiye bağlayan görüş; devletin varlığını akla ve iradeye bağlayan görüş; ve diğer bir görüş de toplumsal organizasyon olarak açıklanan görüşlerdir. Bu görüşlerin devlet kavramına uyan ve uymayan topluma uyan ve uymayan yanları bulunmaktadır .Tüm görüşler eleştirilmiş iyi ve kötü yanları asırladır tekrarlanmıştır.[47]

aa) Devletin Varlığını Aileye Bağlayan Görüş:[48]

Bu görüşe göre, Devletin tek bir ailenin büyümesi veya aynı kandan gelen çeşitli ailelerin birleşmesi ile oluştuğunu belirtirler. Bu görüşün kaynağı sosyolojik olduğu kadar dini görüşlere de dayanır.  Ailelerin önceleri ayrı ayrı yaşamakta iken aynı atadan gelen aileler giderek aralarında birleşmişler ve geniş birlikler meydana gelmiştir. Bu görüşe göre dünyada tek bir ailenin genişlemesi ve büyümesi ile Devletin meydana geldiği anlatılmak istenmiştir.

Aileden daha büyük bir birlik meydana gelmiş ve bir şefin otoritesi altında toplanılmıştır.İnsanların özellikle göçebe olarak yaşadıkları devirlerde Tribu denilen kurumlardaki oluşum bu şekildedir. Bunların da birleşmesi ile daha geniş topluluklar meydana gelmiştir. Bu görüşe göre ,Devlet kendini meydana getiren sosyal birliklerin sosyal siyasal varlığına ve fonksiyonlarına son vererek sadece tek bir aile varlığını koruyarak oluşturulan birliktir.

bb) Devletin Varlığını Kuvvet ve Mücadeleye Bağlayan Görüş:[49]

Realist görüş taraftarları Devletin menşeini güç ve kuvvete bağlarlar, 19 y.y sonlarına doğru  taraftar kazanan bu görüş , Devleti tabii bir gücün tezahürü ve bir mücadele ve emir verme yönetme vasıtası olarak kabul eder. Devleti, aslında güçlülerin zayıflar üzerindeki egemenliği olarak açıklarlar. Zayıfların güçlülerin emir ve talimatlarını yerine getirenler olduğunu ve güçlülerin de kendi konumlarını korudukları ve imtiyaz sahibi oldukları bir kuruluş olarak belirtirler.

cc) Devletin Varlığını Biyolojik Temele Bağlayan Görüş[50]

Bu görüşe göre, siyasi kuruluşların temeli biyolojik olup  bireyin oluşumu ile toplumun oluşumu arasında organik bir benzerlik olduğunu bu nedenle de her bir uzvi birey toplum ve her toplum da organik bir bireydir şeklinde bir yaklaşım ile devlet ve insan arasındaki uzviyet benzerliğinden hareketle devleti tanımlamak istemişlerdir.

dd) Devletin Varlığını Ekonomik Bir Olay Olarak Kabul Eden Görüş[51]

İnsanların ekonomik nedenlerin etkisinde olarak faaliyet gösterdikleri ve Devletin oluşmasını da Devletin ekonomik olayların sosyal ve siyasi olaylara hakim olmasıyla ortaya çıktığını ve bu olaylara hakim olabilme arzusunun Devletin varlığı ile oluştuğunu belirtirler.

Devletin  mülkiyetin korunması için gerekli bir kurum olarak kabul edilmesi Devletin varlığının ekonomik bir olay olarak açıklanması ile mümkündür. Karl Marks Devletin varlığını kuruluşunu tamamen en aşırı bir biçimde ekonomik olaylara bağlayarak açıklamıştır. Devletin temelini ekonomik gereksinmelerde arayan bu görüşe göre, insani duyguların oluşması  ve sosyal organizasyonların kurulmasını gerekli kılan maddi ve ekonomik menfaatler olduğu belirtilir. Tarihi maddecilik olarak açıklanan bu görüşün en belirgin vasfı, olayların tamamen materyalist açıdan ele alınmasıdır.[52]

Marks esasen insanların en büyük emellerinin en basit ve en iptidai gereksinmelerinin tatmin olunması olarak açıklar. Bunların yerine getirilmesi için yapılanmalar oluşturulur. Tüm üretim vasıtaları sosyal hayatın gelişmesi insanların bu iptidai arzularının ve gereksinmeleri içindir. İhtiyaçlar insana hakim olmaktadır.  Tarihi maddeciler dünyayı sevk ve idare eden kuvvetlerin ekonomik olduğunu belirtirler. Sosyal olaylar da dahil her şeye hakim olan tek bir kuvvetin bulunduğunu onun da ekonomi olduğunu açıklamışlardır.

Bireysel girişimlerin açıklamasını da ekonomik menfaat olarak belirterek, diğer her şeyin teferruat olduğunu kabul ederler. Her şey ilgili olduğu dönemin ekonomik sistemine tabidir. Genel gelişmenin sırrı da çalışmadır. Tüm sosyal gelişmenin dayandığı sebep ekonomidir ,şeklinde bu teorinin açıklaması yapılmaktadır.

ee) Devletin Varlığını Ferdin Akıl ve İradesinde Bulan ve Sosyal Mukavele görüşü bağlamında insan aklının önemini vurgulayan Görüş;[53]

Devleti ferdi akıl ve iradenin mahsulü olarak gelişmiş olduğunu ileri süren görüşlere göre, a) ferdin aklında arayan görüş ve b)sosyal mukavele görüşü olmak üzere iki ayrı nitelikte olmak üzere ferdin aklına dayandırılarak Devlet açıklanmaya çalışılmıştır.

Devletin insan aklının bir eseri olduğun kabul edenlere göre, sosyal düzenin oluşumunda akıl önderlik etmiştir. Örneğin sofistler her şeyin insan aklının mahsulü olduğunu belirterek her şeyin insan aklı ile oluştuğunu iddia ederler.[54] Devletin varlığı sadece insan aklının bir eseri olarak açıklanır.

Bu görüşte olanlar, Devleti insan aklının bir eseri olarak görmekte, ve insan daha ileri gidebilmek için aklının ve düşüncesinin bir buluşu olarak, insanların ortak noktası olan bir takım arzu ve isteklerin gerçekleşmesi için aralarında anlaşarak, kendi iradeleri ile yaptıkları bir anlaşmanın sonucunda oluşturdukları bir kurumdur diye açıklarlar. Sosyal mukavele olarak adlandırılan bu görüşe göre, Devletin insanlar arasında bir anlaşma, uzlaşma sonucu oluştuğu savunanlar çoktur. Ferdi iradenin birleşmesi ile açıklandığından Devletin sosyal bir sözleşme sonucu ortaya çıktığını kabul ile bir çok konunun çözümlendiği belirtilir. Bu görüşte olanlar devletin ancak fertlerin menfaati gereği bir araya gelerek anlaşmaları ile oluştuğunu, insanların mücadele ederek ve birbirleriyle zıtlaşarak ve üzüntü çekerek isteklerine kavuşmalarının olanaksızlığı onların mukavele yapmasını gerektirmiştir. Özgür  olarak dünyaya gelen ve birbirinden siyasi üstünlüğü olmayan doğal hakları olan insanların, kendi yararları doğrultusunda bir topluluk içinde yaşamayı seçtikleri için bir anlaşma ile devleti oluşturdukları açıklanır. .Birlik kurmak ve karşılıklı yardım ve dayanışma insanların iradeleri ile gerçekleşmektedir. Bu olay doğanın bir olayı değildir , sosyal bir olaydır. Çünkü insan da sosyaldir. İnsanlar tabii yaşamda mutlu ve güvenli olmadıklarından bu tür bir sosyal dayanışmayı tercih etmişlerdir. [55]

Genel bir açıklama yapmak gerekirse; çeşitli filozoflarca bir takım açıklamalar verilerek devletin varlığı bir temele oturtulmak istenmiştir.Bu görüşlerin olumlu ve olumsuz yanları bulunduğu gerçeği karşısında toplum için çok önemli bir kurum olarak DEVLETİN varlığını ve kaynağını en iyi nasıl açıklamak olasıdır diye düşünürsek;

Tüm görüşlerden çıkan sonuç şudur ki;  Devletin kuruluş probleminin halli ancak teorik olarak açıklanabilmektedir.

Tarihi ve sosyolojik gerçeklerin ışığında denebilir ki; Devlet, sosyal bir varlık olan insanın doğumundan itibaren egoistçe varlığını sürdürmek için toplum içinde olmayı istediği için, ve gelişmesini sürdürebilmek adına ve en önemlisi sevgiye olan gereksinimi sebebiyle bir aile içinde büyümek zorunda olup ,ve  aynı soy gurubundan  insanlar arasında yetişmeyi uygun bulmuş  ve bunu istemiştir.  Ancak toplumsal faaliyetinde sosyal hayatı bağlamında bir takım görevler ile de  donatılmış olarak toplumda yaşaması mümkün olmaktadır.  Bu nedenle sosyal hayatının dengeli ve diğer toplumun aynı soydan olmayan bireyleri dahil  karşılıklı olarak birbirlerinin hak ve menfaatlerine  saygılı olarak yaşamanın amaçlandığı bir toplum oluşturulması ile adına Devlet dediğimiz kurumun siyasi otoritesinin koruması altına  girmekte ve bir kısım tabii haklarını bu otoriteye devir etmektedir.[56]

Genel anlamı ile ve her türlü Devlet yapısını ifade etmek üzere denebilir ki:

Devlet sosyal bir yapılanma olarak insana hizmet vermek için ve insanın refahı ve mutluluğunu amaç edinmiş ve kötülükler, yağma ,gasp, mücadele terör, haksızlıklar karşısında istikrarlı bir düzen  içinde güvenliğin sağlandığı bir sistemi kurabilmek için  insanların bir araya gelerek üzerinde yaşadığı bir vatanı ve ülkesi olan aynı veya farklı kültür din ,ırkta ve yapıdakilerin  oluşturduğu bir kuruluştur.

 ff ) Hıristiyan Görüş Açısından Devlet ve Din Meşruiyetinin Açıklaması[57]

Din ve Devlet ilişkisi Hıristiyan toplumlar bağlamında çok değişik evrelerden geçerek ve Krallıklar ve Papalık arasındaki çeşitli anlaşmalar çerçevesinde Avrupa’yı etkileyen bir dizi ilişkilerdir. Çok kısa olarak Hıristiyanlık açısından ve Avrupa aydınlanmasındaki önemi, ve nedenleri, Devlet ve Din ilişkisine kısaca yer vermeyi önemli gördük ancak burada açıklanan bilgilerin çok kısa ve belirli bir döneme ait olarak  özet olduğunu vurgulamak gerekmektedir.

1075 te Papalık Devrimi ile Hıristiyanlık yeni bir düzene geçerek egemenliğin Tanrısal bir ilkeye göre düzenlenmesini mümkün kılmıştır. Tanrı Devleti olgusu Saint Augustine adlı din adamının taslağını çizdiği bir modelin hayatiyete geçmesi olan bu devlet sistemi Tanrı sevgisine dayanan barışı arayan  yeryüzü devleti olarak iyi amaçlar ile yola çıkmıştır. Bu görüş bağlamında insanlar Tanrıya layık olmak için kilise tarafından hazırlanmak ve kiliseye bağlılığın yaratıldığı[58] bir anlayışın meşruluğunun teyidi anlamında, ve buna halkı inandırmak bağlamında bir kilise hukuku modeli oluşturulmuştur.

Artık insanların bu sistem içinde itaat etmekten başka çaresi kalmamış ve kilise Tanrısal iktidarını bu topluma kabul ettirdiği ve kralların da biat ettiği bir hukuk sistemi ile insanlar yönetilmiş ve iktidara bağlanmıştır. Papalık böylece siyasi iktidara  ortak olmuş ve etkisini geliştirerek Avrupa’da büyük güç kazanmıştır.

Ortaçağ feodal toplumu, kilise etkisinde olarak çok acı günler yaşamış ve insanlar arasında büyük uçurumların olduğu ve kilisenin vaat ettiği  kardeşlik ve barışın hiçbir zaman  gerçekleşmediği bir zaman dilimi olarak tarihte karanlık bir dönem olarak yerini almıştır.

Bu dönem din adına savaşmak uğruna haçlı seferlerinin yaratıldığı dönemdir. Haçlı seferlerinin yaratılmasındaki temel ve gerçek nedenlerden biri de toplumda insanlar arasında, mülkiyet , ve ticaret ve ekonomik getiri konusunda meydana çıkmış olumsuzluk ve huzursuzlukları gidermek içindir.Ancak Haçlı Seferlerinin görünen amacı olarak Hıristiyanlığın yayılması ve  dini yaymak ve korumak kisvesi altında düzenlenmiş bulunduğu da  ayrı bir gerçektir.

Papalığın yaptığı devrimdeki amaç ve kendisine  meşruiyet kazanmak için ileri sürdüğü gerekçelerde , Tanrı Barışını sağlamak yolunda hareket edildiği konusunda toplum ikna edilmek istenmiştir. Ancak Papalığın sadece  para edinme hırsı içinde olarak ve toplumsal değerlere aykırı davranışlar içinde faaliyette bulunduğu inkar edilemez. Papalık döneminde  toplumda herkes birbiri ile bitmeyen bir düşmanlık içindedir. Güven yoktur, adalet yoktur, eşitlik yoktur. Bu nedenle dinin meşruiyetinin sağlanması için verilen çabaların başarılı olduğunu iddia etmek mümkün değildir. Avrupa miras kavgaları ile çalkalanmıştır. Papalık ve din bunlara çare bulamamıştır. Sefalet, hastalıklar, açlık, eşitsizlik, adaletsizlik aydınlanma çağına kadar geçen döneme damgasını vurmuştur. Kutsal ekonomi çöküntüye uğramıştır.Tanrı devleti ve yeryüzü devleti ilişkisi koparak ulus devlet bilincinin gelişmesi mümkün olmuş ve nihayet Fransa da Fransız Devrimi ile halk özgürlüğünü elde etme imkanını sağlamış ve laik devlet ilkesi  çağa damgasını vurmuştur.

b) DEVLETİN GEREKLİLİĞİ[59]

         Toplumu oluşturan insanların kendilerini daha güvenli ve iyi ve bir düzen içinde yaşayabilmek için Devlet şeklinde örgütlenmeleri gerektiği bilincine varmaları çok isabetli olmuştur. Bu insan aklının bulduğu bir kurumdur. Devlet adaletin sağlayıcısı olarak toplumsal birliği sağlamakla görevlidir.[60] Devlet topluma özgü bir yapılanmadır. Devlet bir çok unsurun bir araya gelerek oluşmuş bir bütündür. Devletin amacı sadece insanları bir araya getirmek değil onların bir arada iyi yaşamalarını sağlamaktır.

Devlet  yönetim biçimi esas alınarak çeşitli görevler üslenmektedir. Demokratik laik bir devlet anlayışı içinde mütalaa ettiğimizde devletin vatandaşına karşı Anayasalar ile belirlenmiş görevleri bulunmaktadır. 20 yy. da Devletin sosyal niteliği ağır basmıştır.Devlet klasik nitelikte haklar sağlamak yerine fertleri korumaya yönelik bir takım yükümlülüklerinin de olduğu bir sistem olarak insan haklarına daha uyumlu olarak faaliyet göstermektedir. Vatandaşlara karşı Anayasalar ile belirlenmiş yükümlülüklerinden başka pozitif yükümlülükleri de bulunmaktadır.

Örgütlü olarak yaşamak gereği ve bilinci ile Devletin varlığı kaçınılmaz olup onun yerine ikame edilecek başkaca bir kurum düşünmek mümkün değildir. Ulus Devlet bilincinin yok edilmeye çalışıldığı ve ülke sınırlarına gerek olmadığı söylemleri gerçeği yansıtmaktan ve insanlara mutlu bir gelecek vaat etmekten çok uzaktır. İnsanlar aynı toplumun veya aynı coğrafyada yetişmiş müşterek tarihi ve sosyal bağları olan bir ulus birliği içinde mutlu olurlar. Bu topluluğun yönetimi için kendi kurallarını koymak ve özgür olmak en birinci amaçtır.Bu birliktelikte aynı soy olması gerekli değildir maksat birlikte yaşamayı amaç edinmiş bir birliğin olmasıdır. Bu nedenle başka insanların veya kuruluşların emir ve talimatı ile yönetilmek insan topluluğunu mutlu etmez. Böyle bir yönetimin varlığı karşısında buna DEVLET denemez. Çünkü Devleti oluşturmak için bir araya gelmiş topluluğu meydana getiren bireylerin ÖZGÜRLÜĞÜ söz konusu değildir. 

         Öyle ise, önce özgür bireylerin olması ve aklını gerçeklere ve bilimsel bilgiye ulaşmak için kullanabilmesi ve akıl yolu ile bulacağı kurallar ile kendini yönetmek için örgütünü kurması ile amaçlanan gaye mümkün olabilecektir.

4 ) LAİKLİK  VE TANIMI[61]     

a) KAVRAM

Lâik-laiklik kelimeleri  eski Yunanca’da  “laikos” sıfatı karşıtıdır. Halk kitle anlamına gelen. “ laos” kelimesi kökünden oluşur. Laikos halka kalabalığa ait olan demektir. Hıristiyanlığın yayılması  ile kilise adamları ve bunlara inananlar gelişmiştir. Bunların dışında olanlar  da din dışı olarak kabul edilmişlerdir. Bunları açıklamak için kullanılan  Laiklik  aynı zamanda sekülarizm ile de ifade edilmektedir. Laikos ,toplumsal nitelikleri ne olursa olsun RUHBAN SINIFINA MENSUP olmamayı açıklar.

Genel ve bilinen basit tanımı ile laiklik din ve devlet işlerinin birbirinden ayrı olması halini anlatır. Laik devletlerde din olgusu devletin yapısına karışmaz. Dini kurumların devlet yönetiminde yeri yoktur. Laik devletlerde din,  devletin olağan görev ve yetkileri  içinde sosyal bir olgu olarak ele alınır ve diğer sosyal kurumlar ile aynı düzenlemeye tabi kılınır. Bunun için de çağdaş ölçü esas alınır.

Laik Devlet ,laik eğitim, laik olma gibi sıfatlar ile ne anlatılmak istenmektedir? Laik ahlak ile açıklanmak istenen bu sistemin herhangi bir dinden kaynaklanan normlara göre düzenlenmemiş bulunduğu belirtilir. Keza laik eğitim ile de, eğitim sisteminin herhangi bir dinden kaynaklanmayan bir sistem içinde uygulandığını açıklanır.

Sekülarizm de dinden etkilenmeyen anlamındadır. Anglo –Sakson dünyasında kullanılan bir kavramdır. Dinden etkilenmeyen siyasi anlamına gelir. Başka deyişle ruhban sınıfı dışındalığı anlatır.. Aslında sekü1arizmin Hıristiyanlık felsefesinin karşısında Devletin yapılanmasına dair bir ürün olarak ortaya çıkmıştır. İLAHİ,  başka deyişle göksel egemenlik hakkının terk edilerek, BEŞERİ  yani laik egemenlik anlayışının kabulü ile ,batıda dinsel kurumlara sınırlı bir alan bırakılmıştır.

Her ülkenin kendi , kültür ve birikimine göre laiklik ve sekülerlik farklılık göstermektedir. Bu farklılıklar ulaşılan sonuçlar bakımından da farklılık göstermektedir. İnanış ve kuramsallık perspektifi açısından farklı motiflerin ortaya çıkması da bundandır. Bu nedenle aynı dinsel geleneği paylaştıkları halde Fransa, Almanya Anglo Sakson ülkeleri bağlamında laiklik ve sekülerlik farklı tanımlara sahne olmaktadır. Uygulamada farklı tanımların varlığı karmaşaya neden olmamalıdır. Ancak belirtelim ki, sekülarizm veya sekülarizasyon veya seküler kavramlarında laiklikte olmayan başka bir anlam daha vardır. Şöyle ki, (SAECULARİS) yüzyıla ait demektir Başka anlatımla ÇAĞ kelimesinden türemiştir.Çağdaşlaşma anlamında kullanılır. Böylece laiklik ve sekülarizm birbirini tamamlayan fikirlerdir. İnsanlığın ulaştığı çağdaş niteliği açıklamaktadır. Laiklik kavramı  bir devletin örgütlenmesi ve işleyişinde dine dayalı olmayan niteliklerin neler olduğunu açıklar. Sekülarizm kavramı ise, bu niteliklerin belirlenmesinde çağın felsefesinin oluşturduğu bilgilerin neler olduğunu , başka deyişle aydınlanmanın gereklerini ortaya koyarak, neden çağdaşlaşmanın önemli ve gerekli olduğunu ve neden devletin hukuk oluştururken  aydınlanma  teorilere dayanılması gerektiğinin içeriğini açıklar. Aynı fikrin iki yüzünü açıklayan bu kavramlar çağdaş olmanın laiklikten geçtiğinin açıklamasıdır. Çağdaş bir devlet laiklik olmaksızın söz konusu olamaz. [62]

b) LAİKLİK İLKESİ 

         Laiklik akılcılıktır çağdaşlıktır. Çağdaş Devlet evrensel değerlere sahip bir yapılanma içinde olmak ve insan haklarına saygılı olmakla mümkündür Ancak bazılarına göre laiklik dinsizlik olarak tanımlanmaktadır. Ancak felsefi açıdan incelendiğinde laiklik ne dinsizlik ve ne de dinlilik olarak betimlenebilir.

Kısaca din ile Devlet işlerinin birbirine karışmaması veya dinin devlet işlerine karışmaması veya Devletin din işlerine karışmaması şeklinde açıklamaları yapılabilmektedir.

Bu ilke, bilimsel bir kavram olarak batının bir sözcüğüdür.

İnsan ilişkilerinde ve insan ile toplum ve Devlet arasındaki ilişkilerde akıl ve bilime dayalı yöntemin gerekliliği tarihi süreç içinde anlaşılmış ve teokratik yönetim biçiminden uzaklaşılmıştır. İnsan doğayı  ve toplum kurallarını kendi aklı ve algılaması ile kavrayarak kendi gücü ve aklı ile doğaya ve topluma egemen olma yolunu seçmiştir. Bu rasyonel düşüncenin sonucudur. Akıl rehber alınmıştır. Safsata ,hurafeler ve bir takım hikayelerin aktarımı  ile ve bilim dışı açıklamalar ile toplumun yönetilmesi ve Devlet sistemi oluşturulmasının yanlışları görülmüş ve din adamlarının dinsel içerikli açıklamaları ile değil akılcı ve bilimsel nitelikte olmak üzere toplumun kabul edeceği kurallar göre ve aklın rehber alındığı bir yöntemin uygulanmasına geçilmiştir.[63] İşte bunun adı laikliktir. Atatürk’ün de gerçekleştirmek istediği bu nitelikteki bir anlayış ürünü devlet sisteminin kurulması idi. Laik aşamaya batıda çok zor gelinmiştir.[64] Bunun için nice canlar yok olmuştur. Fransız ihtilali olmasaydı batıda Laik sistemin yerleşebileceğini zannetmek hayal olurdu.

Din ve dünya işlerinin ortasında olmak düşünce ve örgütlenme bağlamında bir çok karışıklıkları da birlikte getirmiştir.  Aslında temel sorun dini ve dünyevi alemin dışında kalan ve insan aklı ile inançlarının birleşmesi sorunudur. Akıl ve inancın birbirinden ayrılmasının sağlanması gereklidir.

Laiklik, dinî eşitlik ve din özgürlüğünü sağlayan temel sorun olarak, dinî -dünyevi ayırımının arkasında yer alan , akıl-inanç ayırımını gerçekleştirebilmektir. Zira dinler, dünya işlerine karışıp siyasi bakımdan güç kazandıkça asıl ruhani erklerini göz ardı edip,”güç için güç” ilkesini gütmeye başlarlar. Lâiklik ise, dinsel eşitlik ve din özgürlüğünü sağlayan, böylece akıl ve vicdanın kölelik zincirlerini kırdığı bir siyasal örgütlenmeyi öngörür.

Lâiklik ile,devlet içinde din değil, din içinde devlet reddedilir ve dinin siyasi, hukuki güç olması engellenir, Lâikliğin tek tip bir tanımının yapılması ve her ülke açısından aynı nitelikte bir tanım verilmesi olası değildir ve gerçekçi de olamaz. Bu nedenle ülkeden ülkeye değişen bir uygulama gösteren LAİKLİK ülke şartlarına göre tanımlanmalıdır. Ancak bu demek değildir ki dini nitelikte olmak üzere aklın dinsel gelenekleri öne çıkaracak boyutta yapılanmaya gitmesi ve akıl ve bilim yolu ile ruhani ve göksel kurum ve kurallar ile devlet yönetiminin düzenlenmesine cevaz verilebilmesi laik devlet anlayışı ile örtüşebilir.

Örneğin batının feodal sistemden vazgeçmesi ve toprak mülkiyetinin önemi yerine ticaretin geçmesi ve mutlak monarşilerden sonra 1789 Fransız Devrimi ile laiklik konusundaki ilk adımın atıldığını görmekteyiz.[65] Evrensellik iddiası ile kurumsal bir yapı içinde Roma Kilisesinin egemenliğine karşı Fransız laiklik hareketinin oluşması  uzun ve çalkantılı bir yol izlemiştir. Dinin devlet işlerinden ayrı bir konuma gelmesi Fransa’da devrimci ve jakoben ve  cumhuriyetçi usullerle gerçekleştirilmiştir. Devlet din işlerine karışmaktan vazgeçmiştir. Ancak bu ilişkinin ayrıştırılması yavaş yavaş olmuştur[66]

Aristokrasi, ve din kurumlarının burjuvanın mülkiyet hakkını tehdit etmesi ve bunlara karşı savaşmak bilinci ile din kurumlarına karşı laiklik gerçekleştirilmiş oldu. İşte bu çağ aydınlanma çağı olarak adlandırıldı..Aydınlanma Fransızca “Lumieres” kelimesinden alınmadır. Işık, anlayış, bilgi tin açıklığı olarak tanımlanır.   İşte bu  aydınlanma çağı düşünürleri insan aklının her şeyden üstün olduğunu ve hukukun kaynağının da akılda olduğunu, aklın düşünce ürettiğini ve bu nedenle din adamına ve krala gereksinme   olmadığı bilincine erişmişlerdir.[67]

Batıda artık Devletin resmi bir dini bulunmamakta ve din hizmetleri de bir kamu hizmeti olarak verilmeyerek tamamen kiliselere bırakılmıştır. Hukuk düzeni dinsel kuralların etkisinde değildir.

Laiklik , sekülerlik , resmi bir kurum olarak ve bir  hiyerarşi içinde din adamlarının siyasi ve hukuki işlevleri üstlendiği, Kralın tanrı sayıldığı, veya Baş Rahiplerin yönetim işlerini üstlenmiş olduğu ve bir tapınak örgütünün devlet yönetiminde yer aldığı, teokratik  sistemin karşısında yer almıştır. Milattan önceki  dönemlerden itibaren hukuk tarihi açısından da değerlendirildiğinde Kanunlar ve belgelerde, dini inançlar ile, halkın yönetildiği kuralların, birbiri ile ilişkilendirilmiş olduğunu görmekteyiz Sümer yazıtlarında dinsel inançlar, kozmogoni, ve ahlak normları ve hukuk kurallarının birlikte ele alındığını görmekteyiz. .[68]

Laiklik ve teokrasi bağlamında konuya İslamiyet açısından  bakıldığında ,teokrasinin Tanrı iktidarını elinde tutmak olarak açıklanması karşısında peygamber veya ilk topluluklardaki azizler veya Yahudilikteki din adamlarının iktidar olduğu  sistemde Hazreti Muhammet ‘in iktidarının teokrasi olup olmadığı tartışmalıdır.  Özellikle Hazreti Muhammet’ten sonraki dönemde her ne kadar dinsel nitelik taşıyan Halifelik unvanı kullanılarak yönetimsel faaliyet güdülmüşse de bunun aslında bir monarşi sistemi olarak açıklanabileceği ileri surülmektedir[69]. Hazreti Muhammet döneminde  Teokrasiden bahsetmek zordur ,çünkü Hazreti Muhammet halkı Tanrı adına yönettiğini  açıklamamıştır. Kuran sosyal nitelikli kuralların uygulanmasında Tanrı adına bir yönetimden bahsetmemektedir. Bu nedenle Hazreti Muhammet döneminin Teokratik olduğunu kabul etmek zor olduğu şeklinde yorum yapılmaktadır.  Tanrı adına yönetimde bulunmadığı gibi Emir-Ülmümin kavramı ile de daha seküler (çağdaş)bir yaklaşım sergilendiği[70] belirtilmektedir.

            Genel olarak açıklamak gerekirse, teokratik devlet anlayışının kökenindeki tanrısal iradenin yerini, laik devlette akıl ve bilime dayalı yönetim almıştır. Laiklik rasyonalizmdir, akılcılıktır. Zira insan doğa ve toplum kurallarını kendi becerisi aklı ve gücü ile algılamakta ve kavramakta ve yine kendi gücü ile topluma ve doğaya egemen olmaya çalışmaktadır. Bunu da insan  akılcılık ile yapmaktadır. O nedenle laiklik akılcılıktır.  Akıl rehber alınmıştır. Artık safsata, hurafe bilim dışı açıklamalar terkedilmiştir. Akılcı yöntemin kullanıldığı devlet yönetiminde bunun adına laiklik denmektedir. Devlet yönetiminde din adamlarının yorumlarına dayanan dinsel nitelikteki  ve eleştiriye kapalı uygulamaların varlığı , devlet yönetiminin teokrasi olduğunu belirler. [71]

            Özetlersek:     Laiklik genel ve alışılmış tanımıyla ; din ve devlet işlerinin birbirinden ayrı tutulduğu bir Devlet yönetim sistemidir. Laik devlette din,  devletin anayasal düzenine karışmamaktadır. Dini ilkeler hükümet ve idare işlerinin kaynağını oluşturmaz. Laik düzende din devletin görev ve yetkileri içinde sosyal bir olgu olarak mütalaa edilir. Laiklik akıl ve bilime dayalı rasyonel  bir devlet anlayışıdır.[72] Laiklik ,aslında devletin bir inancın diğeri üzerindeki baskısını önlemesi görevini üstlendiği rejimdir. Devletin görevi sadece din ve devlet işlerinin ayrılmış olması veya devletin tarafsız olması demek değildir. Devlet görevini tarafsız olarak yapmak durumundadır. Aksi halde farklı inançlarda olanlar arasında ve inanç  açısından azınlıkta olanların ,çoğunlukta ve  güçlü olanlara karşı korunması görevini ihmal etmiş ve yerine getirmemiş olur. Çoğunluktaki inanç sahiplerinin azınlıktakilere baskı uygulamasına da  laik düzende izin verilmez.[73]

c)TÜRKİYE’DE  HUKUK  DEVLETİ – İSLAM ve LAİKLİK[74]

            Cumhuriyet kurulurken , laiklik üst bir yapı olarak görülmüş ve dinin birey üzerinde baskıcı olması nedeniyle , dinin siyasi kurumları tehlikeye sokmasını engellemek istenmiştir. Ancak, bu dönemin mimarlarının laiklikten anlayışları dinin sosyal baskı unsurunun Devleti ve rejimi tehlikeye sokacak olmasını engellemek olduğu ve  Cumhuriyet kurucularının ,dini bir vicdan konusu olarak algılamış ve dinin ne denli toplumsal fonksiyonları olduğunu göremedikleri,. bu nedenle dinin vicdan sorunu olduğunu değerlendirerek sorunların hal edileceğini zan ettikleri iddia edilmektedir.[75]

Atatürk’ün gerçekleştirmek istediği laik devlet, din adamlarının yorumlarına dayanmayan ve akılcılığın hakim olduğu ve insan ve doğanın gerçeklerinin akıl ile algılanması yönteminin hakim kılındığı bir sistemdir. Batı ile karşılaştırdığımızda laiklik aşamasına ancak Fransız Devrimi ile gelindiğini[76] ve bunun için verilmiş mücadeleyi düşündüğümüzde Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulurken Atatürk’ün dehası ve becerisi ile gerçekleştirilen reformlar sayesinde laik bir sisteme mucizevi bir şekilde daha kolay erişilmiş olduğunu görmekteyiz.

Atatürk, bireyi dini kuralların baskısından kurtaran eylemleri ile, çağdaş bir toplum yaratma becerisini göstermiştir. Türk ulusunun, şeyhlerin kurallarına göre değil bilimin ve aklın gereği konulmuş kurallara göre yönetilmelerini  ve batı kültürüne aşina olunmasını istemiştir. [77].

Atatürk ; bir vicdan meselesi olan dine saygının esas olduğunu, din işleri ile millet işlerinin karıştırılmaması ve toleranssız kasıt ve fiillerden sakınılmasının laiklik olduğunu ve laikliğin tüm vatandaşların vicdan ,ibadet ve din özgürlüğü anlamında bulunduğunu , laikliğin dinsizlik olmadığı gibi sahte dindarlık ve büyücülükle de mücadele ederek gerçek dindarlığın gelişmesinin sağlanması gereğini, laikliği dinsizlikle karıştıranların gözlerinden perde kalkmamış doğu kavimlerinin fanatikleri olduğunu, softa sınıfının din simsarlığına müsaade edilmemesini , dinden maddi çıkar sağlayanlardan nefret edilmesi[78] gerektiğini açıklamıştır.

Atatürk, Türkler için ,devlet yönetiminin kesinlikle dini baskıdan uzak olmasını , dinin vicdan işi olması nedeniyle toplumun ortaçağdan kalan dini baskılardan uzak kalması  gerektiğini, belirterek, Müslümanlıkta ruhban sınıfın bulunmadığını, İslam’ın her insana gerçeği ve bilimi aramayı zorunlu kıldığını, İslam da kimsenin arkasından gidilmeyeceğini , Türk ulusunca dindarlığın ancak sade bir yaşam  çerçevesinde   ele alınmasını, boş inançlarla uğraşılmamasını[79] öğüt vermiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti  Laikliğin,dine saygıyı geliştirmek ve muhafaza etmek gayesinin güdüldüğü bir sistemin yaratıldığı ülkedir. Laiklik kesinlikle dinsizlik olarak algılanmamaktadır. Laiklik vicdanlara baskı niteliğini de taşımaz. Devletin ruhani olmayan bir nitelikte olmasının amaçlandığı devlet sisteminde kul ile Allah arasındaki manevi ilişkide herkes tam özgürlüğe sahiptir. Türkiye Cumhuriyeti Devletinde kimse dini inancını açıklamaya zorlanamaz. Aynı zamanda kimse dini ibadete zorlanamaz ve kimse dini siyasete alet edemez. Başka deyişle dini kötüye kullanamaz. Dini ayinler serbest olup ancak kimse bunlara katılmaya zorlanamaz. Bu ilkelerin olduğu Türkiye Cumhuriyeti Devletinde laik düzene geçiş belirli bir zaman dilimi içinde gerçekleşmiştir.Halen de tam olarak gerçekleşmiş olduğunu iddia etmek ülkenin her yöresi açısından mümkün görülmemektedir.

            Türkiye’de Laik Devlet Düzeni uygulamasının tamamlanması 3. Kasım 1928 tarihinde ancak mümkün olmuştur. Belirli aşamalarla ancak laik devlet düzenine geçilmiştir. ATATÜRK’ÜN bu konuda hayli çetin mücadele verdiğini ancak kararlılığı ve bilgisi ve zekası ile amacını gerçekleştirmekteki ustalığı incelenmeye değer. Esasen, ülkenin şu anda içinde bulunduğu şartları anlamak bakımından da Atatürk’ün  toplumu çağdaş uygar ve üçüncü bin yılına hazır bir toplum haline getirmek için hızlı hareket ettiği ve bilgeliği nedeniyle önündeki 50 yılı görebildiğini ve içinde bulunduğu sosyal durumu inceleyerek ileriye yönelik standart sağlamaya çalıştığını idrak etmeliyiz.  Bir kısım düşünürlerin Atatürk’ün biçtiği elbisenin bol geldiği şeklindeki açıklamaları aslında ileriyi göremedikleri için sarf ettikleri fikirlerdir. Bugünkü koşullara hazırlamak için Atatürk hızlı hareket etmiştir.Nedenini anlamak için 80 yılı idrak etmek ileriyi görememektir. Ayrıca belirtmek gerekir ki, özgür düşünmeye alışkanlık ayrı bir beceriyi ve eğitimi görgüyü gerektirir. Söyleneni yapmak ve tekrardan ibaret olan  kural veya kuramı   kendine mal etmeden inanmak zorunda kalmak ne iyi bir vatandaşlık ve ne de özgür insan tanımına uyar. Birey kendine sunulan ve geliştiği yetiştirilmek zorunda bırakıldığı ortamın dünya standartlarında ve tüm insanlar ile uyum içinde yaşamayı mümkün kılmayan ,öteki yaratma hırs ve şiddetten arınmamış olarak, diğer insanların haklarına  saygılı ve toleranslı olmadığını görememekte ise özgür değildir. Sevgi şefkat güzellik iyilik tolerans ve saygıyı  mümkün kılan bir sistem içinde yetişmediğini idrak ettiğinde o zaman özgür insan konumuna gelebilir. Atatürk Cumhuriyetin kurulduğundan toplumda düşman varlığı dışında birde halk içinde de huzursuzluk ve   farklı inanış ve düşüncelerden kaynaklanan zıtlaşmaları fark ettiği ve Devletin halk üzerindeki uzun yıllar süren yönetimsel uygulamasındaki yanlışlığı gördüğü için  özgür düşünceli ve yaratıcı insan modeli için yolları sağlamak için yasal düzenlemelere önem vermiştir. Tüm çabası Türk Halkına layık olan demokratik, liberal çağdaş laik , özgürlüklerle bezenmiş  uygulaması olan bir ülke yönetimini sağlamaktı.

Türkiye’de Devlet düzeninin niteliğini açıklamak bakımından 1921 tarihli Teşkilatı Esasiye Kanununda olmadığı halde 1923 tarihinde bu kanunda yapılan bir değişiklik ile devlet dininin İslam olduğu hükmü yer almıştır.1921 Teşkilatı Esasiye Kanununun 7. maddesinde de Ahkam ı Şer’ iyenin Tenfizi (Şeri hükümlerin uygulanması) görevinin Meclise ait bulunduğu hükmü bulunmakta idi. İçinde bulunulan dönemin şartları gereği bu tür hükümlerin muhafaza edilmesinin gerekli olduğu şeklinde yorum yapılması yanlış olmaz..Uygar toplum yaratmak ve insanların düşüncelerine özgürlüğü yerleştirmek için zoraki hükümlerin olumsuz sonuç doğuracağı sosyal bir olaydır.

1924 Teşkilatı Esasiye Kanununun 2. Maddesinde  Devlet dininin İslam dini olduğu hükmü yine yer almıştır. Keza 26. maddesinde de Türkiye Büyük millet Meclisinin Ahkam ı Şer’ iyeyi tenfiz(uygulayacağı) edeceği hükmü de muhafaza edilmişti.

2.5.1920 tarihli ve Büyük Millet Meclisi İcra Vekillerinin Sureti İntihabına Dair Kanun ,ile Şer iye  ve Evkaf Vekaleti (Vakıf) kurulmuştu. 3.Mart 1924 te de hilafetin kaldırılması ile birlikte bu Vekaletin de kaldırılmasına karar verilmiştir. Aynı tarihte Diyanet İşleri Reisliği kurulmuş ve din ve devlet işleri birbirinden ayrılmıştır.  Din işleri , itikat ibadet işleri ile camiler, mescitler, dini kurumların idaresi Başbakanlığa bağlı olarak kurulmuş ve bu Diyanet İşleri Reisliğinin görevi içine alınmıştır. Evkaf (Vakıf ) işleri de yine Başbakanlığa bağlanmıştır. Ancak ne var ki ,Teşkilatı Esasiye Kanununda bulunan Devletin dini İslam’dır hükmü yasanın tümü açısından çelişki yaratmıştır .Çünkü  bir dini resmi din olarak kabul eden Devlet bu dinin gereklerine uymak durumundadır. Oysa, Şer’ iye Mahkemesine dair hüküm kaldırılmıştır.

Atatürk, çeşitli konuşmalarında bu çelişkiyi vurgulamış ve olması gerekeni anlatmış,laikliğin dinsizlik olmadığını belirtmiş ve sonuçta Teşkilatı Esasiye Kanunundan 2 ve 26. Maddeler çıkartılmıştır.[80]

1926 da hükümet sosyal değişimin deklarasyonu ile dini kuralların artık topluma uygulanmayacağına ve hukuk reformu yaptığı için Türkiye Devleti önemli bir dönüş noktası ile  İslami kuralların bağlarını devlet yönetiminden koparmıştır. Bu reform ile, batı ülkelerinde çağdaş olan ve aydınlanmanın etkisi ile oluşmuş bir çok yeni mevzuat sisteme çevrilerek girmiştir. 10 Nisan 1928 de de Anayasada yer almış olan Türkiye Devletinin dini İslam’dır ibaresi çıkarılmıştır.Böylece devletin dini bir karakteri kalmamıştır. Ancak buna rağmen laiklik Anayasada açık bir şekilde ifadesini bulmamıştır. Anayasada 5 Şubat 1937 de  2 maddesine eklenen hükümlerle altı adet prensip belirtilmiş ve  Anayasada Devletin temel niteliklerinden biri olarak laiklik gösterilmiştir.  Böylece Türk yasama mevzuatında laiklik temelleri oturtulmuştur. 1961 Anayasasında temel ilke laiklik  tekrar belirtilmiştir. Aynı şekilde 1982 Anayasasının 2 maddesinde de Türkiye Cumhuriyetinin Laik bir Devlet olduğu belirtilmiştir.

.           Türk Devleti ve Hukuk sisteminde dinin yeri[81]hakkında genel olarak belirtmek gerekirse, Türk Devletinin kuruluşunda tek tip bir hukukun gerekli olduğu bilinci ile, yenilik ve gelişimlerin ancak karşılanabileceği için bu yolda mücadele verilmiş ve bağımsız bir ulus bilinci ile hareket edilmiştir. Bu dönem Atatürk ile başlayan ve yaratılan Türk Hukuk Devriminin yapıldığı önemli bir dönemdir. İnsana değer verilmiş ve ileriye yönelik çağdaş uluslar ile yarışabilecek ve dini kuralların etkisinde olmayan dinamik ,esnek ve değişmesi mümkün kurallar getirilmiştir.

Ancak Türkiye’deki laiklik, dini tam olarak ret etmemektedir. Başka deyişle din ve inanç hukuken korunmuştur. Devlet  sosyal bir kurum olarak DİN KURUMUNU  yasa ile düzenlenmiştir. Laik tanımı bağlamında belirtilenin DİNİN  DEVLET ŞEKLİ OLMADIĞIDIR ve hukuk sisteminin oluşmasında  dini kurumlara ve dini söylemlere yer verilmemiştir.  Sadece halkın dini inançları yasa ile özgürce korunma altına alınmıştır. Başka deyişle hukuk düzeni ile birey ve toplum din baskısından korunmuş ve ibadet özgürlüğünün sağlanması yolu tercih edilmiştir. TC. Anayasası 2. maddesi ,Türkiye Cumhuriyetinin, demokratik ,laik ve sosyal hukuk Devleti olduğunu açıklar ve  3 maddesi ile Cumhuriyetin nitelikleri olarak konmuş bulunan 2. maddedeki toplumun huzuru, milli dayanışma, adalet anlayışı- insan haklarına saygılı Devlet- Atatürk Milliyetçiliği- Başlangıçtaki temel ilkele Demokratik Devlet- laiklik ve sosyal devlet ve hukuk devleti olma niteliklerinin değiştirilemez hükümler olduğu vurgulanmıştır.

Fransız ihtilali ile Fransa da gelişmiş laiklik ilkesinde de ferdin din baskısından korunması biçiminde bir laiklik anlayışı olduğunu görüyoruz.  Laiklik bir başka sistem olarak da söz konusu olabilir, Devlet ülkedeki dinlere karşı belirli ve eşit mesafede kaldığı bir anlayış içinde olabilir.

Türkiye Cumhuriyeti Devletinde hukuk devrimi ulusal egemenlik üzerine kurulmuştur. Kuruluş aşamasında ve uzunca bir süre Fransız Devrimi etkisinde kalınarak normatif ve pozitif hükümlere yer verilmiştir.

Türk Ceza Kanunun 115. maddesi  ile Din Hürriyeti aleyhine Cürümler ile fertlerin din özgürlükleri  koruma altına  alınmıştır.

Diyanet İşleri Başkanlığının bulunması bazı düşünceleri birlikte getirmekte ise de belirtmek gerekir ki, Atatürk, din ve devlet işlerini birbiriyle karıştırmamak için vatandaşların manevi duygularının istismarının önlenmesi amacıyla vatandaşların ihtiyaçlarına yardım etmek amacı ile dinin kötüye kullanılmasını engellemek için böyle bir kuruma gereksinim duymuştur. Kuruluş amacı ve faaliyetleri ve faaliyetinin vatandaşların belirli bir bölümüne mi hasredilmiş bulunduğu konuları ayrık olarak, bu kurumun varlığının amacı vatandaşa dini konularda yardım etmek olup, katiyen devlet işlerine müdahale anlamını içermemektedir. Ancak Devlette böyle bir kurumun varlığı ,tüm inanış biçimleri  ve mezhepler bakımından eşit nitelikte olmak üzere bu kurumun işlevini ifa etmesi gerekir. Aksi halde tek yönlü bir faaliyeti ve uygulaması Atatürk’ün Diyanet İşleri Başkanlığını kurdurma gerekçesi ile çatışır.Esasen toplumda bundan kaynaklanan rahatsızlıklar mevcuttur. Kurumun  tüm ülke vatandaşlarının inançları dinleri veya mezhepleri veya ritüelleri ne olursa olsun hepsine aynı mesafede olmak üzere laik devlet düzeni kuralları uyarınca destek vermek ve bütçesinden pay ayırmak zorunluluğu vardır.

Atatürk, hukuk devrimini geleneksel doğmalardan kurtarmak için çağdaş batı hukuk sistemlerinde olduğu gibi toplumun ihtiyaçları doğrultusunda gerekli olan yeniliklere açık bir hale gelmesini sağlamıştır[82]. Devletin en belirgin vasfının Hukuk Devleti olması ilkesi modern siyasi yasallığın gereği olup, toplumsal ilişkiler alanında bireyin devlet ve diğer bireyler ile hak ve çıkarları ve uyuşmazlıkları bağlamında  ortak yaşam için oluşturulacak ve korunacak düzeni ifade eder. Toplumun ahlaklı ve akılcı bir biçimde ve düzen içinde yönetilmesi , genel eşitlikçi, adil  hukuk kuralları ile ve bireylerin özgürlüğünün güvence altına alındığı bir sistem içinde oluşması  faaliyetleri hukuk devleti kavramı ile açıklanmaktadır. [83].

Toplumsal düzenin korunması ve yapılanması açısından hukuk olgusunu ortaya çıkarmak  ve tüm sistemin hukuk ile oluştuğunu belirtmek yeterli değildir. Devletin kurallarının oluşmasında politikanın yeri büyüktür. Yasaların iyi ve yasal olduğunu  belirleyebilmek için ,hukukun politika üstü veya politikadan etkilenmeyen, hatta ona yasallık niteliği verebilmek için politikanın üzerinde olması gerekir. Hukuk Devletinin temelini teşkil eden yaşam hakkı, özgürlük ve mülkiyet hakkının korunması toplum ile bireyin sosyal anlaşmasının sonucudur.[84] Hukuk Devletinin varlığı ile ancak, bireylerin yargılanmasında cezalandırılmasında adil olunacağı, ve kimsenin kısıtlamalara tabi olmayacağı ,keyfi kararlara muhatap kılınmayacağı ,insanlar arasında sınıf farkı yaratılmayacağı söz konusu olacaktır. Herkesin eşit hak ve menfaatlere sahip olması toplumsal düzen için gerekli olup bunların gerçekleştirilmesi için  bireye sağlanacak güvenli yaşam hukuk normlarının varlığı ile mümkündür.

Türkiye’deki durum açısından konuyu irdelersek: Anayasanın  2. maddesinde LAİK bir Hukuk Devleti olduğu belirtilmiştir.

Laiklik tanımını yaptıktan sonra Devletin Dini kurumlar ile ilgilenmemesi ve etki alanında olmamasının laiklik olarak belirtilmesi veya Devletin dini kurumlara karışmaması durumunun laiklik olarak tanımlanması olgusundan hareketle, Anayasanın 136. md.sine göre,  Diyanet İşleri Başkanlığının laiklik ilkesi bağlamında, bütün siyasi görüş ve düşüncelerin dışında kalarak, ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri ifa edeceğine dair Anayasal bir hükmün bulunduğuna işaret ederek kurumların Anayasal hükümleri aynen yerine getirmelerinin bir görev olduğunu belirtmek isteriz.

GENEL DEĞERLENDİRME

 Tüm bu açıklamalar değerlendirildiğinde,

         Özgür, bilimsel  bilginin etrafında dönmek gerektiği ve bilginin çıkarcıların eline düşmemesi ve bilgisizlik ile korkusuzca mücadele edilmesi gerektiği açıkça görülmektedir. Toplumda bireylerin özgürlüğüne son veren dogmalara sarılmalarına neden olan her türlü eylem , fiil ve faaliyetin   gelişmesine imkan vermemek ve özgür düşünceli iyi insanların yetişmesi sevgi dolu toplum yaratılması için çalışmak gerektiği açıktır.Amacın bu olması zorunludur. Toplumun bilimsel düzeyde kültür düzeyinin yükselmesini sağlayarak bağnazlıktan çıkarcılıktan ve boş inançlardan insanın  arındırılması  en birinci yol olmalıdır. 

         Ancak  din ve inanç çoğu toplumda bağnazlığın merkezi olarak ,insan usunu boş inançlar ile doldurmayı becerir. Tembellik özgür bir akla ve düşünme yeteneğine sahip olmamak, bilgisizlik insanların özgürlüklerini ellerinden aldığı gibi toplum için de tehlike oluştururlar. Zira onlar bilimsel bilgiden uzaklaşmışlar tutsak hale gelmişler ve boş inançların peşinde ilerleyerek sadece menfaat peşinde koşan yaratıklar haline gelmişlerdir. Bundan kurtuluş çok zordur ve hatta imkansızdır. Bu hale gelenin bir insan olduğunu düşünmek ve hayret etmeye gerek yoktur. Çünkü dinler bile insanı tanımlarken onun (iyi ve kötü)  karşıtlıkları barındırdığını açıklamamış mıydı? 

         Uygarlığın görüntüsü olan amaç, bilimsel nitelikte olmak üzere özgür bir ortamda özgür düşünceli insan olarak gerek kendine ve gerekse topluma  faydalı olan insan modeli oluşturmaktır. Bu nitelikteki bir yaşam biçiminde, insanın olgunluğu sağlanır ve evrenin yasalarını bilimsel metod ile çalışarak bulunması gerektiğine inanılır. Gözleme dayanmayan hiçbir kanıta değer verilmez. Ancak yeni gelişmelere açık olarak çalışmaları sürdürülür.

Uygar ve aydınlanma geçirmiş toplumlarda düşünce sistemi açısından inanç din akıl ve özgürlük kavramlarını değerlendirirsek, sosyal boyutta gerek din ve gerekse toplum felsefesi bağlamında olumsuz olarak belirtilmiş ve düzeltilmesinin insanın daha mutlu kılacağına inanılan davranışların ve düşüncenin açıklaması yapılmakta dır. 

         Bilim ilerleyip us evrim geçirdikçe inançların değerini yitirdiği, ve keza, uygulamada denetlenemeyen ve doğrulanamayan her inancın boş inanç olduğu , inancın bilginin bittiği yerde başladığı, bilginin olmadığı yerde bilimsel düşüncenin de olamayacağı, bilgisizliğin tutsaklık olduğu, özgür düşünceyi engellediği, bilimsel çalışmalarda hoşgörülü davrandığı açıklanarak, masonluk amacının dinlerde belirtildiği üzere insanın kötü saldırgan ve şiddete eğilimli olmasının doğası gereği olduğu varsayılarak bunlardan arınması için çaba sarfedildiği bir oluşum olduğunu görmekteyiz.

Böylece özgür birey olarak olgunlaşmış insanların meydana getirdiği topluluğun , kendi özgür iradesi ile daha mükemmel bir hayatı sağlamaya yönelik olarak, dini kurallar ile değil, evrensel ve çağdaş değerlerin esas alındığı ve insana değer veren yöntem ve kuralların uygulandığı bir Devlet içinde yaşamayı mümkün kılmaları ile, gerek vicdani  inançlarında ve gerekse insanların kardeşlik ve sevgi içinde mutlu yaşayabileceği bir ortamı sürekli sağlamak için çalışmanın  zorunlu olduğu ortaya çıkmaktadır.

İnsanların, özgür ve bilimsel nitelikte bağnazlıktan arınmış dogmalardan ve boş inançlardan zorbalıktan uzak olarak kendilerini geliştirerek arzu ettikleri ve insan onur ve haysiyetine yaraşır nitelikte olarak ,kötülüklerden kin ve nefretten uzak  olarak eşitlik içinde olmak üzere doğa kurallarını bilimsel metotla inceleyerek, ve insanlığa yararlı sonuçlar elde etmek üzere çalışmaya devam etmesi gerekmektedir.

İşte bu nedenle hiç bir zaman tembelliğe alışmadan kendimizi aydınlatma yolunda çalışmalarımıza hız verelim.

Prof. Dr. BERİN ERGİN

KAYNAKLAR

1- Akın İlhan: Kamu Hukuku,İstanbul 1980..

2- Atatürkçülük,Ankara 1982,Genel Kurmay Basımı.

3- Casserer Ernst: Devlet Efsanesi ,İnsan Üstüne bir Deneme, Çeviren Prof. Dr. Necla Arat, Ist. 2005.

4- Çeçen Anıl: Kemalizm, 200  Ist.

5- Dinçkol Bihterin: Ticaret Üniversitesi Hukuk Fakültesi tarafından 5 şubat 2002 tarihindedüzenlenen. ”Lâikliğin Anayasal ilke Haline Gelişinin 65. Yıldönümü Paneli’nde tebliğ olarak sunulmuştur.

6- Gökalp Ziya: Ziya Gökalp Diyorki- Ist.1950s.

7- Göze Ayferi     : İnkilap Tarihimiz ve Atatürk İlkeleri, Ist. 1984

8- Hançerlioğlu Orhan: Felsefe Sözlüğü,İstanbul 1999.

9- Hof İlrich: Avrupa’da Aydınlanma, Ist 1995.

10- İlmihal 1 İman ve İbadetler, İslam Araştırmaları Merkezi İst. 2000.

11- Işıktaş Yasemin: Türk Hukuk Devriminin Felsefesi , Muğla Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, İlke 2006 Özel

12- J.J.Rousseau: Toplum Sözleşmesi, Çeviri, 1965

13- Işıktaş Y :Türk Hukuk Devriminin Felsefesi, Annales de la Faculte de Droit D’Istansbul Vol. 36,No 53,2004

14- Kasapoğlu Abdurrahman: Atatürk’ün Kuran Kültürü, İstanbul 2006.

15- Kongar Emre:  Demokrasi ve Laiklik, 1997

16- Kuçuradi İoanna: Devrim Kavramı ve Atatürk’ün Kültür Devrimi, Muğla Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, yıl 2006, Özel sayı s. 1 vd.

17- Okandan G. Recai: Umumi  Amme Hukuku, Ist 1959, s.37.vd.; Akın İlhan: Kamu Hukuku,İstanbul 1980

18- Öktem Niyazi: Laiklik Din ve Alevilik Yazıları. Ist. 1995, s.43 vd

19- Önder R.A: Laikliğin Sınırları, Atatürk’ün Hukuk Devrimi, Ist. 1983.

20- Özcan Tevfik Mehmet: Laiklik ve Hukuk Devleti( Yayımlanmak üzere olan makaleden)

21- Mardin Şerif: Makaleler- Türkiye’de Din ve Siyaset Ist. 1992.

22- Mumcu-Özbudun-Feyzioğlu-Ülken-Çubukçu: Atatürk İlkeleri ve İnkilap Tarihi,Atatürkçülük, Ankara 1987.

24- Serter Nur: Giydirilmiş İnsan Kimliği, Ist. 1996.

25- Şeraiti Ali: Dinler Tarihi, İstanbul 2001 (Çeviri)

26- Taninli Server : İslam çağımıza Yanıt Verebilir mi? İstanbul 2005

27- Tanör Bülent: 1982 Anayasasına göre Türk Anayasa Hukuku, İstanbul  2004.

28- Sarıkçıoğlu Ekrem: Başlangıçtan Günümüze Dinler Tarihi, Isparta 2002.

29- Yakuboğlu Kenan: Sosyal Bilim Düşüncesi Bağlamında Felsefe Nedir:Ne Değildir?  Sosyal Bilimler Araştırma Dergisi, 2006 sayı 7

30- Yümni Sezen: İslam’ın Sosyolojik Yorumu, İstanbul 2004

 


[1] Işıktaş Yasemin: Türk Hukuk Devriminin Felsefesi , Muğla Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, İlke 2006 Özel sayı s.117-131

[2] Yakuboğlu Kenan: Sosyal Bilim Düşüncesi Bağlamında Felsefe Nedir:Ne Değildir?  Sosyal Bilimler Araştırma Dergisi, 2006 sayı 7 s. 29 vd.

[3] Şeraiti Ali Dr.: Dinler Tarihi, İstanbul 2001(çeviri)s.253 vd.

[4]Gökalp Ziya: Ziya Gökalp Diyorki- Ist.1950s,3 vd;  Serter Nur: Giydirilmiş İnsan Kimliği, Ist. 1996, s.183 vd.133 vd.; Gökberk Macit:Aydınlanma Felsefesi Devrimler ve Atatürk, Çağdaş Düşüncenin Işığında Atatürk, İstanbul 1986 ,Eczacıbaşı Yayını, s. 286 vd.

[5] Şeraiti Ali, insanı küçültücü bir çok tanımının yapıldığını, insanın zihinsel şekil yapan hayvan olduğunun  söylendiğine işaret ederek, insanın kamil olduğunu, insanın arayış içinde olduğunu, doyumsuz, belirsizlikler içinde olan ve garip ,muzdarip siyesi bir çok duyguları içeren bir varlık olduğunu açıklar. İnsanın balçıktan yapılmış bulunmasını da  ÇAMUR kelimesinin, kokuşmuş aşağılık olarak İran dilinde karşılığı olduğunu bu nedenle de fesat ve kokuşmuşluktan yapıldığını ancak Allah’ın ona ruhunu verdiğini dolayısıyla yüce olan kutsal olan, güzel olanı vererek onu azamet ve yüceliği ulaştırdığını açıklamaktadır. İnsanın formülünü belirterek sonsuz eksi ve sonsuz artı olarak açıklar En aşağılık ve en üstün olarak tanımlar. Örnek olarak ta Neron’u açıklamıştır. Roma’yı ateşe verdiğini ve alevleri seyretmekten çocuklarını kadınlarını şehir sakinlerini ağlama ve inleme ve feryatlarını dinlemekten zevk alıp şiir söylemesini ve resim yapmasını,insanın ne denli aşağılık olduğunu belirtmek istemiştir. Şeraiti A:a.g.e.s. 256 vd.

[6] Serter N: a.g.e., s. 183 vd.

[7] Şeraiti A: a.g.e. s261 vd.

[8] Gökalp Z.:a.g.e., s. 4 vd.

[9] Casserer Ernst: Devlet Efsanesi ,İnsan Üstüne bir Deneme, Çeviren Prof. Dr. Necla Arat, Ist. 2005, s. 22 vd.

[10] İbid., s. 67 vd. Platon ve Sokrates açıklamalarından esinlenerek yazar açıklamalarda bulunmaktadır.

[11] İbid., s. 24 vd. belirtilen açıklamalar. Filozofların insan konusunda boşlukta kaldıkları belirtilmiştir.

[12] İbid., s. 25 ,Montaigne in insan hakkındaki açıklaması.

[13] Bu konuda etraflı yorumlar için bkz. Serter N: a.g.e.,s. 110 vd.,116 vd.Serter, İslam dininde din ile insanın ekonomik açıdan barıştığını belirtmektedir. Şöyle ki, kuranın temel konu olarak insanı ele aldığını ve değer verdiğini ancak insanın ilahlaşmasını değil ilahileşmesinden bahsettiğini belirtmektedir. İslam güzel ahlaklı olmak yüksek değerleri olan insan olmaktır. Bu nedenle insan toplum içinde yaşam gereklerini yerine getirerek kendisini terbiye etmeyi esas almalıdır. Düalist bir felsefe yapısında olan kuranın insanın hem bu dünyada ve hem de ahiretteki hayata kendisini hazırlamak için kuralları olduğunu belirtir. İslam’da kazancın helal olması ve çalışmaya önem verilmişi ve servete ulaşmanın bu şekilde mümkün olacağı belirtilmiştir. Bundan anlaşılan da İslam ekonomiye karşı değildir.Ancak mal ve para insan yaşamının kolaylaştırmak için vardır yani araçtır amaç değildir. Toplumun sefil olmaması için çalışmak ve kazanmak gereklidir. Servetin paylaşılmasının esas olduğu ve insanın huzuru için toplumun huzuru için derlinin teselli edilmesi ,yoksulun derdine çare bulunması kıskançlık ve hasedin ortadan kaldırılması, mal ve servetin insanların mutluluğu için ve birikimin dağıtımının mutluluk için gerekli olduğunu belirler.Bunun için adil paylaşım esasları getirmiştir. Bkz.. s .118 vd.

[14] Daha ayrıntılı bilgi için bkz.. Casserer E a.g.e.: s.49 vd. ve 70 vd sayfalardaki açıklamalar ve filozofların görüşleri.

[15] Sezen Yümni : İslam’ın Sosyolojik Yorumu, İstanbul 2004, s. 70 vd.

[16] Mutmain olmak ,inanmak gönlü kanmış ,inandığına emin olan demektir.

[17]:Yümni S: a.g.e., s. 70 vd..

[18] İbid.

[19] Hançerlioğlu Orhan: Felsefe Sözlüğü,İstanbul 1999,s.187.

[20] Yümni S: a.g.e., s. 75.vd. Bu konuda diyalektik materyalizm ile de konunu açıklaması yapanlar bulunmaktadır Mark ve Engels in ortaya koyduğu evrenin sürekli gelişen ve maddeden oluşmuş bir bütün olarak evrenin telakki edilmesinde insanın da değişkenliği. Ancak Mark sın insan tanımı hakkında önemli yanılgıları bulunmaktadır. Bu nedenledir ki kurduğu sistemin sağlam zemine oturmamıştır. Maddenin yaratılmamış bulunduğu dolayısıyla bir yaratıcının olmadığı düşüncesinden hareket etmiş ve yeni bir insan oluşturmak için yeni bir sistem kurmayı amaçlamıştır. İnsanı ezilen ve  boyun eğen bir durumdan kurtarıp eşitlik ve adil bir yaşama sahip olmasını istemiş ve mutlu olasını hayal etmiştir.Ancak sistem insanı bir araç haline getirmiş ve amacı ile tamamen zıt bir uygulama sergilenmiştir. Serter N: a.g.e.s.. 94 vd

[21] Serter N: a.g.e.,s. 95 vd.

[22] İbid.,s. 96-99.

[23] İbid., s.100-102

[24] İbid., , s. 192 vd.

[25] İbid..

[26] İnsan kimliği ve giydirilmiş insan kimliği hakkında geniş bilgi için bkz. Serter N: a.g.e., s.344 vd.

[27] Serter N: a.g.e., s. 344. vd daki açıklamalar insanın nasıl kimlik giydirildiğinin  açıklaması açısından tüm kitabın okunması tavsiye olunur.

[28] İlmihal 1 İman ve İbadetler, İslam Araştırmaları Merkezi İst. 2000,s 1.

[29] İbid.,1 vd.

[30] İbid.,s.2-3.

[31] İbid., s.3

[32] Sarıkçıoğlu Ekrem: Başlangıçtan Günümüze Dinler Tarihi, Isparta 2002,s.1vd.

[33]. İlmihal I,  s. 3 vd

[34] İbid.,s. 4

[35] Mardin Şerif: Makaleler- Türkiye’de Din ve Siyaset Ist. 1992,s. 238 vd.: Öktem Niyazi: Laiklik Din ve Alevilik Yazıları. Ist. 1995, s.43 vd

[36] Öktem N: a.g.e., s..43 vd

[37] Işıktaş Yasemin:

[38] Gökalp Z: a.g.e.,s. 19 vd.

[39] Taninli Server : İslam çağımıza Yanıt Verebilir mi? İstanbul 2005, s.179 vd.

[40] Kasapoğlu Abdurrahman: Atatürk’ün Kuran Kültürü, İstanbul 2006,s. 186 vd. Yukarıdaki atıf tamamen yazarın kitabından alınmıştır.

[41] Işıktaş Y: Türk Hukuk Devrimi Felsefesi: makale 7 nolu dip nottaki açıklamalar.

[42] Bu konuda ayrıntılı açıklamalar için bkz Işıktaş Y : Türk Hukuk Devrimi Felsefesi makalesi. s.117-131

[43] Serter N: a.g.e., s. 118 vd.122 vd

[44] Okandan G. Recai: Umumi  Amme Hukuku, Ist 1959, s.37.vd.; Akın İlhan: Kamu Hukuku,İstanbul 1980,s.. 5,21.

[45] Akın İ: a.g.e., s. 13 vd.

[46] Bu konuda, Eflatun, Aristoteles, Loche, Hobbes un Devlet ile ilgili açıklamaları için Bkz. Akın İ: a.g.e.s. 5 vd,24 vd, 126 vd.

[47] Okandan: a.g.e.,s.39-150. Okandan ,tarih boyunca Devlet ve kaynağı hakkında teori üretmiş filozof düşünür ve yazarların bilim adamlarının görüşlerini aktararak ve eleştirilerini de yaparak konuyu etraflı bir şekilde açıklamaktadır. Açıklamalarında ilginç olan bazı kısımları dip not olarak belirtmeyi uygun gördüm Şöyleki. Devletin menşei ni kuvvet ve mücadelede bulan görüş sahiplerinden Franz Oppenheimer Devletin menşeinin galip bir grup tarafından mağlup bir zümreye kabul ettirilen ve tek amacı galiplerin mağluplar üzerindeki tahakküm ve istismarı düzenlemek olan sosyal bir teşkilattır ,demektedir. Devleti,  tuttuğu avı yemek üzere olan yırtıcı bir hayvana benzetir.

[48] Okandan: a.g.e.,s. 40 vd. Bu görüş sahibi olanlar Kong-tse, Aristo, Çiçero, u görüşü savunmuşlardır.

[49] İbid.,s. 50 vd.,Sofistler, Polybios ve Seneca,Jean Bodin,  İbn i Haldun ,Montesquieu ,Ludovic Franz Oppenheimer, ,devletin varlığını kuvvet ve mücadeleye bağlayan filozoflardır.

[50] İbid., s. 68 vd. İlk çağda Eflatun tarafından bu teori savunulmuş ona göre, Devletin de birey gibi organları olduğu, insan ile devletin birbirine benzediğini savunmuştur. Birey ihtiyaçlarını kendisi sağlayamadığı için kendisinin sağlayamadığı bu ihtiyaçlarını karşılamak üzere benzer bir uzviyet Devlet ortaya çıkmıştır. Aynı şekilde 19 y.y. da Bluntschli de Devletin cansız bir organ olmadığını biyolojik bir vakıa olduğu görüşünü savunmuştur.Ortaçağda taraftar bulan bu görüşü savunanlar, John Salisbury, İbni Haldun, Nicolas Cuza gibi düşünürlerdir. Ayrıca19 y.y Herbert Spencer, ,Alfred Espinaz gibi düşünürler bu görüş taraftarıdır. Bkz. İbid., s.69 vd.

[51] İbid., s. 85 vd.

[52] Bu görüşte olanlar: Karl Marks ,Friedrich Engels, Paul Lafargue, Karl Kautssky, Franz Mehring  gibi filozof ve sosyologlardır. Bu konudaki açıklamak için bkz. Okandan R G: a.g.e.s. 86 vd

[53] Okandan R: a.g.e.,s 92 vd.Bu görüşte olan filozoflar: Aurelius Antonius, Marcus Tullius Cicero, Herakleitos,Epikür, Francisco Suarez,Hugo Grotius,Thomas Hobbes,Baruch Spinoza,John Loche,David Hume, Jean-Jacques Rousseau. gibi

[54] İbid. S.  92 vd. Bu görüşte olan filozoflar, Herakleitos MÖ. 536  larda yaşamış olup keza Marcus Tulliuc Cicero , aklı beşeriyetin tek temeli olarak açıklarlar..Bu görüşte olan diğer filozoflar: Aurelius Antonius,  Herakleitos,Epikür, Francisco Suarez,Hugo Grotius,Thomas Hobbes,Baruch Spinoza,John Loche,David Hume, Jean-Jacques Rousseau. sayılabilir.

[55] Devletin menşeini Sosyal Mukaveleye dayandıran filozoflar, ile ilgili geniş bilgi için bkz. Okandan R: a.g.e., s. 95-125.

[56] İbid., s.137-151.

[57] Özcan T.M. a.g.m. : Mardin Ş: a.g.e.,s. 81 vd.

[58] İbid.

[59] Tanör Bülent: 1982 Anayasasına Göre Türk Anayasa Hukuku, İstanbul 2004 s 84 vd.

[60] Cassirer E: a.g.e. 278 vd

[61] Tanör B: a.g.e.s.  s 75 vd. :Öktem N: a.g.e., s..43 vd ; Dinçkol Bihterin: Ticaret Üniversitesi Hukuk Fakültesi tarafından 5 şubat 2002 tarihinde düzenlenen. ”Lâikliğin Anayasal ilke Haline Gelişinin 65. Yıldönümü Paneli’nde tebliğ olarak sunulmuştur. :Kuçuradi İoann:Devrim Kavramı ve Atatürk’ün Kültür Devrimi, Muğla Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi İLKE, Özel sayı, 2006. s. 1-10.; Gökberk  M: a.g.m., s. 328 vd.

[62] Bkz ayrıntılı açıklama için Kuçuradi a.g.m. s. 6 vd.

[63] Aynı şekilde Ulus Devlet yaratan Atatürk esasen toplumda var olan aynı dili konuşan ve birbiri ile ülkü birliği içinde olan ve Türk diye nitelendirdiği ve hiçbir zaman ethnos u (soyu) çağrıştırmayan nitelikte olmak üzere hitap ettiği Türk halkına. ( Bkz. Nutku Uluğ: Atatürk’ün Onuncu Yıl Söylevinin Felsefi Önemi, Muğla Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi İLKE, Özel Sayı 2006, s. 11 ve dv.) “Hiçbir delil’i mantıkiye istinat etmeyen  birtakım ananelerin,akidelerin muhafazasında ısrar eden milletlerin terakkisi çok güç olur.Belki de olmaz” diyerek eğitim konusunda dini yapılanmanın çağdaş bir devlet yapısı için tehlikesini  açıklamıştır.( bkz Kuçuradi : a.g.e. s. 8)

[64] Öktem N: a.g.e.s. 44 vd.

[65]Dinçkol B: a.g.tebliğ.

[66] Özcan Tevfik Mehmet: Laiklik ve Hukuk Devleti( Yayımlanmak üzere olan makalesinden ,özel olarak verilmiştir)

[67] İbid:, Hof İlrich: Avrupa’da Aydınlanma, İstanbul, 1995,s.13 vd.

[68] Özcan T.M: a.g.m.

[69] Monarjinin siyasal iktidarın miras yolu ile geçtiği veya miras yolu ile geçmese dahi tek kişide toplandığı prenslik olarak adlandırılan sistem olduğu şeklinde açıklama yapılmaktadır. Bir kişinin halkı yönettiği sistemin adıdır Monarşi, Güçlü bir tek kişi ve bu kişi mutlaktır Çünkü Prens veya Krallar mutlak olmak isterler. Bu sistemde yöneten tek kişi Kral kendini halka sevdirdiği sürece iyidir. Aksi halde istenmeyen kişi olur, halkın tuttuğu  tek kişi Kral da avucunun içine aldığı halka her türlü yönetimi hakları tanır veya tanımaz. Bir devletin tek kişi eliyle yönetilmesi çok güçtür. Özellikle büyük devletlerin ve toplumun yönetilmesi zordur. Tek kişinin yönettiği Devlette yönetenin değişmesi ve devletin el değiştirmesi bir çok sorun yaratır. Krallık rejiminin bir çok yanlış ve olumsuz yanlarının olması bu tek kişi yönetimi ve iktidarı sebebiyledir. Hazreti Muhammet döneminde Devletin yönetiminde tek yetkili ve söz sahibi Hz. Muhammet olduğu için Monarşi benzetmesi doğru olabilir..J.J.Rousseau: Toplum Sözleşmesi, 1965, s.94 vd ;  Bkz Özcan TM. Yayımlanmakta olan makale

[70] İbid.

[71] Öktem N: a.g.e.s.b 44.

[72] İbid. s.43 vd. Göze Ayferi: Inkilap  Tarihi. s. 361 vd.)

[73] Kongar Emre: Demokrasi ve Laiklik, 1997, s. 141 vd. Önder R.A: Laikliğin Sınırları, Atatürk’ün Hukuk Devrimi, İstanbul . 1983, s. 101 vd.

[74] Mumcu-Özbudun-Feyzioğlu-Ülken-Çubukçu: Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi,Atatürkçülük, Ankara 1987,s. 268 vd.

[75] Mardin Ş: a.g.e., s. 241 vd.

[76] Öktem N. A.g.e., s. 44 vd.

[77] Bkz. Mardin Ş: a.g.e., s. 76 vd.” Atatürk Tevhid’i Tedrisat kanunu ile kişiyi topluluk normlarından kurtarmış ve eğitimi ulemanın elinden almış, kadın erkek arasında eşitliği sağlamış , İsviçre Medeni Kanununun iktibası, tek eşlilik, veraset bağlamında kadın erkek eşitliği,  Kadınlara seçme seçilme hakkı, tarikatlara yönelik  uygulama önemli adımlardır. “

[78]Atatürkçülük,Ankara 1982,Genel Kurmay Basımı, s. 44 vd.

[79] Çeçen Anıl: Kemalizm, 2006  İstanbul., s.129 vd.

[80] Göze A: Inkilap. s. 390 vd.

[81] Işıktaş Y: İLKE a.g.m. s. 117 vd Daha kapsamlı açıklamalar için Bkz.; Işıktaş Y :Türk Hukuk Devriminin Felsefesi, Annales de la Faculte de Droit D’Istansbul Vol. 36,No 53,2004 sb93-104; Devrim Kavramı ve Atatürk Devrimleri ile ilgili ayrıntılı açıklamalar için Bkz. Kuçuradi İoanna: Devrim Kavramı ve Atatürk’ün Kültür Devrimi, Muğla Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, yıl 2006, Özel sayı s. 1 vd.

 

[82] Işıktaş Y:  İLKE

[83] Özcan T.M: a.g.m.

[84] Özcan TM: a.g.m. “Gerçekten, İngiliz hukuk düşüncesinin temelinde yer tutan John Locke’un liberalizmi, siyasal toplumun kurulması için yapılan sosyal sözleşmenin akdedilmesinin ratio decidendi’si olarak doğal hakların korunmasını göstermiştir. Bu korumayı sağlayacak olan toplumsal düzene ilişkin (civil) yasaların siyasal toplum tarafından yapılabileceğini dikkate alınarak, siyasal toplumun sosyal sözleşme ile inşa edileceğini belirtmiştir. Bu görüş açısı, insan eseri olan hukukun da meşruluk temelini temin eden “yaşam, özgürlük ve mülkiyet” olarak belirlenen üç doğal hakkın korunması hukuk devleti ilkesinin temelini oluşturur.”

 

İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ AÇISINDAN TÜRKİYE GENELİ

0

İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ AÇISINDAN TÜRKİYE GENELİ :

 

GENEL AÇIKLAMA

            İş sağlığı ve güvenliği önemli ve ciddi bir konu olarak Türkiye’nin gündeminde her zaman özel yerini korumuştur. Devletin işçi sağlığı ve güvenliği konusunu sürekli gündemde tutması da bu konudaki çağdaş zihniyetin göstergesi olmuştur. Devletin iş sağlığı ve güvenliği konusundaki duyarlılığı bugün için tüm sorunların çözülmüş olduğu anlamına gelmese dahi yıllardır süreklilik gösteren bir biçimde konunun işlenmiş olması bireylerin sağlık ve iş güvenliği konusunda daha duyarlı olmalarını, ve konuya yaklaşımlarını olumlu yönde etkilemiştir. Böylece bir alt yapının oluştuğunu söyleyebiliriz. İş sağlığı ve güvenliğinin uygun değer düzeye erişmesi için sadece çalışan zümreyi ele alarak veya işçi niteliğinde çalışanlar ile çalıştıranlar arasında konunun halline çalışmak da yeterli değildir.  Çağdaş bir mevzuata sahip olmakla da iş güvenliğinin sağlandığını kabul etmek mümkün değildir. Genel olarak insana değer vermekle ,  insan sağlığı ve güvenliğini sağlamak mümkün olacaktır.

            Ülkenin siyasi, idari, ekonomi politikası bireye , insan unsuruna değer ve önem vermekte ise ,toplumu meydana getiren bireyin refahı ,mutluluğu  ve sağlığı için kurallar varsa ,böylesi bir sistem içinde iş güvenliğinin de sağlandığı kabul edilebilir.

            İşçinin sağlığının iş koşullarından kaynaklanan olumsuzluklardan  etkilenmesinin en aza indirgenmesi için çalışılmaktadır. İş koşullarının işçi üzerindeki olumsuzlukları işçinin insan hakkı bağlamında korunmasını gerektirmiştir. İşyerinde işçinin hayatını, vücut tamlığını bozacak, etkileyecek nedenlerin tamamen ortadan kaldırılması zorunluluktur. Toplumun gelişmesi  insanın en değerli varlık olduğu bilincinin gelişmesini de beraber getirmiş ve iş şartlarından kaynaklanan olumsuz sonuçlardan işçilerin arındırılması ve risklerin ortadan kaldırılması için yaptırımlar kesin kurallara bağlanmıştır. İnsana değer veren ve ekonomiden önce insan varlığının önemli olduğu bilinci işçi sağlığının sağlanmasında önemli adımlar atılmasını sağlamıştır. Ülkemizde, uluslar arası belgeler bağlamında ve Türkiye’nin AB normlarına uyumu çerçevesinde ,iş sağlığına yönelik hükümlerin yeni baştan düzenlenmesi ile çağdaş bir görünüm alınmıştır. Mevzuat açısından ileri toplum görüntüsünde olan Türkiye’de, uygulama açısından olumsuzlukların tümüyle giderildiğini iddia etmek için vakit henüz erkendir. Çünkü mevzuatı uygulayacaklar açısından öncelikle insana değer verme bilincinin gerçekleşmesi gerekmektedir. Davranış biçimi ,konuları algılama ve uygulama modeli için insan kimliğinde önemli değişiklikler gerektiği Türkiye’nin yüzüne vurulmaktadır. Mevzuatın sindirilmesi ve kurallara uyma bilincinin toplumda yerleşmesi için sürekli eğitim programları düzenlenmesi gerektiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Bugüne kadar teknolojiden ve ekonomik özgürlükten nasibini almış işletmeler modern düzenlemeleri ile ve uluslar arası standartları uygulamakla işyeri kazalarını ve meslek hastalıklarını yok denecek kadar aza indirmişlerdir, ve bu işletmelerde işçilerin eğitilmiş olduğunu da görebilmekteyiz. Çağdaş uygulamanın yabancı sermaye ile birlikte geliştiğini göz ardı etmemek gerektiği gibi, uluslar arası acımasız rekabetin, gelişmiş teknoloji ve iş kaybının olmadığı işletmelerde gerçekleştiği de yadsınamaz. Sanayi toplumu yerini bilgi toplumuna bırakmış ,bilgi toplumu da yerini insancıllığın en önde olduğu başka bir toplum anlayışına bırakmaktadır. Bu gelişmeleri Türkiye arkadan değil en önde sağlamalıdır. Bu gelişmeleri gerek fiziki yapısı ve gerekse  kültür, inanç ve sahip olduğu geleneksel insani değerlerleriyle derhal uygulayabilecek kapasitededir. Tük toplumu kirli bir toplum yapısına layık değildir. Türk çalışanı kötü işyerleri, riskli çalışma koşulları içinde çalıştırılmaya ve korunmadan uzak ve denetimsiz bir yapılanma içinde bulundurulmaya layık hiç değildir. Türk kültürü aklın önderliğinde gelişmiştir. Bu nedenle iş sağlığı ve güvenliği konusunda akıl ve bilimin ışığında en iyiyi bulmakta ve uygulamada zorlanacak bir yapıda değildir. Tüm bu vasıflar bir arada değerlendirildiğinde, uluslar arası kuralları esasen yasal düzenlemesi ile sağlamış olan ve fakat uygulamadaki aksaklıklar nedeniyle  işgücü kaybının olduğu ortamdan en kısa zamanda çıkacağı muhakkaktır..

            İş sağlığı ve güvenliği iş verimini etkileyen en önemli nedendir. Artık iş sağlığı ve güvenliği önlemleri sadece işyerinde alınması gereken önlemler olmaktan çıkmış ,çevreyi, doğayı ilgilendiren, ülke ekonomisini etkileyen, toplum sağlığını ilgilendiren ve dünyayı  ilgilendiren konu olmuştur.

I – KAVRAM :

İş  sağlığı ve güvenliği iki kavram olarak işçinin sağlığı ve emniyetini sağlamak açısından çalışanların çalışmaya bağlı olarak ortaya çıkacak tehlikelere karşı korunmasını kapsamaktadır. Çalışırken işçinin ifa ettiği işten dolayı bir zarar görmemesi asıldır. İşçinin işi yaparken sağlığına, vücut tamlığına ve ileride ortaya çıkabilecek ve sağlığını tehdit edebilecek hiçbir risk altında olmaması için gerçekleştirilen unsurlar işçinin sağlığının korunmasıdır. Bu sağlığın korunmasında iş yerindeki iş ortamının güvenli olması zorunludur.  İş ortamı işin niteliğine göre olması gereken şartlara göre donatılmalıdır. Yasa ile emredici nitelikte olmak üzere konmuş kurallara işverenlerin ivedilikle uymaları ile sağlanmaya çalışılan iş güvenliği, bir normlar bütününün eksiksiz uygulanmasıdır. İş yerinde işin türüne göre esasen uluslar üstü kurallarla sarmalanmış normların eksiksiz uygulanmasını sağlamak ve doğru eksiksiz ekipmanlarla donatmak iş sağlığı ve güvenliğini için en gerekli kuralıdır. Bu donanımlar ile sağlanan da iş sağlığı ve iş güvenliğidir.

II –  İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ GELİŞİMİNE BAKIŞ

            Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluşundan beri gerek Teşkilatı Esasiye Kanunu ve gerekse Anayasalarda demokratik hukuk devleti olma kuralı çerçevesinde bireylerin hak ve hürriyetleri düzenlenmiştir. İş sağlığı ve güvenliği açısından ülkede konuya verilen önemi tarihi gelişimini takip ederek göstermek gerekirse, Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinden itibaren konuya ilişkin kuralların az veya çok  yer aldığını görmekteyiz.

            Osmanlı döneminde ilk defa işçiyi korumaya yönelik olarak 1865 tarihli Dilaver Paşa Nizamnamesi adıyla tanınan kömür işçilerinin durumunu düzeltmek için hazırlanmış nizamnameyi gösterebiliriz. İşbu nizamname ile işçilerin dinlenme, tatil, barınma, çalışma ve ücretleri hakkında hükümler düzenlenmiştir. Ancak ,Dilaver Paşanın şahsi gayreti ile düzenlenen bu nizamnamenin uygulamasının gereği gibi yapıldığı söylenemez. Devlet yönetim biçimi, sanayi devrimi bilincinden uzakta olmak, insan değerinin bilinmemesi, kurallara bağlı olmasa da sınıf farkının olması, işçi sınıfının teşekkül etmemiş bulunması , sanayi, ticaret, ekonominin Osmanlı toplumunda  gayrımüslim tebanın  elinde olması gibi nedenler medeni bir kuralın uygulanmasını imkansız kılmıştır. Diğer bir Osmanlı dönemi nizamnamesi ,Maadin nizamnamesi de 1869 tarihli olup, madenlerde çalışanlarla ilgili olarak, madenlerdeki tehlikelerin tesbiti ve maden sahiplerinin bilgilendirilerek ,önlem almalarını sağlamaya ve kaza halinde hükümete haber vermek yükümlülüğünün getirildiği bir mevzuat olarak önemlidir. Zira bu nizamname ile  kazaya uğrayan işçi ve ailesine maden sahibinin tazminat ödeme yükümlülüğü kabul edilmiştir.

            Osmanlı dönemindeki bu kaynaklar işçi sağlığı ve güvenliğinin belirli bir grup esas alınarak düzenlenmiş olmasına rağmen konuya önem verildiğinin bir kanıtıdır. Bu arada belirtmek gerekir ki, Osmanlı toplumu tarıma dayalı bir ülke karakteristiği sahiptir. İş sağlığı ve güvenliği ile ilgili mevzuata sahip olmayışını, sanayi ülkelerindeki gibi belirli mücadeleler sonucu elde edilmiş haklar bakımından ,sorgulamak mümkün değildir.

            Avrupa kıtasında bugünün AB nin kapsadığı alanda 17 ve 18 yüzyıl manzarasına  baktığımızda , endüstri, ticaret ,siyaset ve sosyal yaşantı bağlamında henüz felsefik boyutta yeni yapılanmalara girilmiş olduğu görmekteyiz. Bireylerin haklarını elde etmeleri ve toplumu yönlendirecek esaslı yasal yapılanmalar daha sonraları gerçekleşmiştir. Ortaçağ karanlığından çıkmaya gayret eden ancak birbirleri ile savaşma alışkanlığından vazgeçmemiş ve bunun zararlarını henüz görememiş bir Avrupa kıtası, Prenslikler ,krallıklar, dükalıkların, birbirine egemen olma adına savaştığı bir yerdir.  Ferdin geleceği, insan değeri,  sosyal yaşam, insan hakları gibi konuların  henüz sahnede olmadığı bir Avrupa’dan bugün aydınlanmanın beşiği olarak söz edilmektedir. İnkar edilemeyecek gerçek ortaçağ karanlığından  büyük bir gelişmeyle reformlar yaparak  aydınlığa erişmiş ve halende en iyiyi arama yolunda gelişme içinde olduğudur. Bunun nedeni, basit olarak Avrupa’nın savaşlardan kıyımlardan, salgın hastalıklardan insanların felaketten felakete sürüklenmesinden bıkarak, sefaletlerin sona erdirilmesi bilincinin yerleşmesi ve insanlık onurunu esas alan anayasaların hazırlanmasına imkan hazırlayan felsefi yapılanmadır.

            Avrupa aydınlanma çağını hızla yaşamışsa da, sosyal sonuçları itibariyle gelişen endüstri ilişkilerinde hızlı büyüyen endüstri şehirlerinde sağlığa, güvenli ve temiz işyerlerine önem verilmediği ve ihmal edildiği gerçeğinin, felaketlere salgın hastalıklara yol açtığı ve nesilleri yok ettiğini de unutmamak gerekir. Kapitalizmin acımasızlığı kendisini, ufak ücretlerle istihdamı zorunlu kılarak göstermiş , sağlıksız işyerlerinde işçilerin uzun saatlerle çalışmaları doğal karşılamıştı. Altı yaşından yukarı çocuk işçilerin istihdamı, kadın işçilerin sömürüldüğü kadın erkek ayırımcılığın had safhada olduğu düzen, zengin ve pis kokan fakir çocukların aynı okula gönderilmesine razı olmayan aristokratlar ile okuma yazma bilmeyen halkın eğitilmesi gerektiği 19 yüzyıla kadar sürmüş bir serüven olarak[1] bugünün Avrupa Birliğini oluşturan devletlerin ülkelerinde cereyan etmiş olaylardır. İşçilerin işsiz kalmaktan korkmaları aç kalma tehlikesi, işlerin kapanma riski, önemli sosyal problemler olarak Avrupa tarihinde iz bırakmıştır.

            Ancak hızla gelişmesini sürdüren reformist anlayış kötü şartların giderek iyileşmesine doğru yol almıştır. Aynı dönemde Anadolu Türkiye’sinde birbirini böylesi kıran beylikler prenslikler olmadığı gibi halkın  salgın hastalıklar nedeniyle ölümleri de söz konusu değildir.  Şehirlerin karantinaya alındığı olaylar yoktur. Sanayi devrimi elbette Avrupa ile aynı zamanda yaşanmamıştır. Ancak Anadolu Türkiye’ sindeki şartların çalışanlar açısından insan haysiyet ve onuruna aykırı olmadığını , insana değer vermeyen ve kölelik zihniyetinin hakim olduğu bir ortamın bulunmadığını gönül rahatlığı içinde söylemek gerekir. Bunların nedenleri gerek sosyal politikayı ilgilendirdiği ve gerekse sosyolojik faktörler olduğundan daha fazla açıklama yapmayacağız.

            A- ULUSAL MEVZUATINI ETKİLEYEN ULUSLARARASI NORMLAR

            Türk Hukuk Mevzuatında işçi sağlığı ve güvenliği konusunda da Uluslararası Normlar, Avrupa Konseyi Belgeleri ve ILO Sözleşmelerinde yer alan  hükümler etkilidir.[2] Özellikle Türkiye’de AB çerçevesinde yeniden hukuki yapılanma perspektifi açısından Avrupa Birliği Direktiflerinin çeviri sureti ile mevzuata girmesi çağdaş bir yapılanma olmuştur. Bu şekilde bir uygulama bazen başkaca hükümleri de gerektirebileceği gibi, daha detaylı hükümler için uygulamaya yönelik detaylandırma yapılması ile sorunlar aşılabilecektir. Bu arada belirtilmesinde yarar görülen bir diğer husus da, Türkiye’nin esasen Avrupa Konseyi üyesi olarak, iş sağlığı ve güvenliği konusunda, Avrupa’nın temel belgelerinin tarafı olduğu ve , AB mevzuatı içinde yer alan Topluluk İşçileri Temel Sosyal Haklar Şartı  gibi bir takım çalışma hayatını ilgilendiren sosyal güvenlik ile ilgili belgelerin yasal bir yükümlülüğünün esasen bulunmadığı, bunların politik deklarasyonlar olduğu ve bu deklarasyonların AB direktifleri olarak uygulamada bir anlam taşıdığıdır. Direktiflerde esasen iç hukuk kuralları halinde gelmiş ve gelmektedir.

            B- İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ İLE İLGİLİ ULUSAL KAYNAKLAR

            İş sağlığı ile ilgili olarak T.C Devletinin kurulması ile 1921  tarihli ve 1151 sayılı Ereğli Havza i Fahmiyesi Maden Amelesi Hukukuna Müteallik Kanunu ile madenlerde çalışan işçilerin iş şartlarının düzeltilmesi ve çalışma şartları ile ilgili hükümler konmuştur. Bazı ilginç hükümlerden bahsetmekte yarar vardır.

Bu Kanunun  :

6 maddesi: “ Bilumum madenciler hasta kazazede olan ameleyi meccanen tedavi ettirmeye ve bunu teminen maden civarında hastahane. eczane ve şahadetnameli etibba bulundurmaya mecburdur. Bunuların tayini mahalli ve adedi muhtelif madencilerin arasında masarifin veçhi tevzii ve itasına dair ayrıca nizamname tanzim olunacaktır.

7. maddesi: “Havzai fahmiyede sayü amelden dolayı kazazede olanlarla vefat edenlerin varisleri veya amele müfettişliği ve yahut İktisat  Vekaleti tarafından tazminat davası ikame olunur. İş bu tazminat davası miktarı kaç kuruştan ibaret olursa olsun Sulh Hakimleri hakkındaki kanuna tevkifan Sulh Mahkemelerde kabili temyiz olmak üzere rüyet olunur. Tazminat miktarı tarafeynden alelusul müntehap erbabı vukuftan teşekkül edecek heyetin önereceği rapora istinad eder . Keza vukuu amil veya mültezimlerin sui idaresinden veya fennen ifası lazım gelen hususatın ademi ifasından neş’et etmiş ise tazminattan maade işbu amil veya mültezimlerinden beşyüz liradan beşbin liraya kadar cezayı nakdi alınır.

Bir iki maddeye bir çok hukuki sonuç sığdırılarak önemli adımlar atıldığını görmekteyiz.

            Umumi Hıfsısıhha Kanunu , genç Türkiye de çıkarılmış ilk kanunlardan olarak iş sağlığı açısından halen önemi haizdir. Ülkenin genel sağlık konusunda  birçok önemli hükümleri ihtiva etmektedir. O dönemin zihniyetini yansıtması  bakımından önemli olduğu gibi, gerekli değişiklikler yapılarak halen yürürlüktedir. Gerek genel sağlık konularında ve gerekse çalışanlar açısından ve kadınlar açısından sağlık ve güvenlik ile ilgili hükümleri içermektedir. Bu kanun ileriye yönelik olarak döneminde hazırlanmış olup o dönemde kanun koyucu ve bürokratların ne denli ileri görüşlü olduklarını göstermektedir.

            İş sağlığı ve güvenliği ile ilgili normların temeli genç Türkiye Devleti kurulurken atılmış ve gelişen dünyada düzenlenen uluslar arası ve üstü normların Türkiye mevzuatında yer alması için azami gayret sarf edilmiştir. Bir çok uluslar arası sözleşmeye taraf olunmadığı dönemlerde dahi mevzuata bu sözleşme hükümlerinin alındığını görmekteyiz.

            İşçinin çalışırken  işin niteliğinden kaynaklanan risklere karşı korunması bu risklerin işin teknik özelliklerinden kaynaklanması , teknik korunmayı gerektirmektedir.Korunma için işçinin bilinçli olması ve eğitilmesini gerektirir. Çalışanların  risklere karşı korunması için bilgilendirme ve gerekli önlemlerin alınması hiçbir zaman yeterli olmamıştır. Uygulamanın   emredici nitelikte olmak üzere yasalar ile düzenlenmesi zorunludur. Bu nedenle tüm teferruatı içeren detaylı mevzuat ile iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması gerektiği bilinci evrensel nitelik kazanmıştır. İşyerlerinin niteliğine göre olması, yapılması , uyulması gereken önlemler belirtilerek bunlara uyulması zorunlu kılınmıştır.

            Yasal hükümler açısından Türk Hukuk Mevzuatında  kadın ve erkek arasında farklı hükümler bulunmamaktadır. Çalışanlar bakımından da kadın erkek ayırımı bulunmamaktadır. Esasen eşitlik Anayasa ile teminat altına alınmıştır.Kadınlar ve erkeklerin eşit haklara sahip olduğu ve Devletin bu eşitliği yaşama geçirmede sorumlu bulunduğu AnaY 10 maddesi hükmüdür

            Ekonomik açıdan gelişmiş ülke uygulamalarına eş değer olan  Türk Hukuk mevzuatındaki hükümler ile iş sağlığı ve güvenliği konusunda önlemlerin alınması için yasal faaliyet gösterilmektedir.Yasal düzenlemenin uygulamaya geçirilmesinde de işçi ve işveren kuruluşlarının gayretleri ve proje bazında faaliyetler yadsınamayacak derecededir. Devlete yüklemeden bir takım  görevlerin NGO lar tarafından ifasının toplumu daha da ileriye götüreceği görülmektedir.

                        a-TC Anayasası Hükümleri:

            AnaY.5.md. Devletin temel amaç ve görevlerinden bahsetmektedir. Devlet milletin bağımsızlığı, bütünlüğünü ve ülkenin bölünmezliğini korumak yanında ,  kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamak görevleri belirtilmiştir.            Keza AnaY.17 md. ile , herkesin yaşama ve maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkının bulunduğu belirtilmiştir. Kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamayacağı rızası olmadan bilimsel ve tıbbî deneylere tabi tutulamayacağı, kimseye işkence ve eziyet yapılamayacağı ve kimsenin insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamayacağı anayasal hükümdür.

            AnaY.49 md.si           çalışanların çalışma hakkı ve ödevini düzenlemiş, Devletin, çalışanların hayat seviyesini yükseltmek, çalışma hayatını geliştirmek için çalışanları ve işsizleri korumak, çalışmayı desteklemek, işsizliği önlemeye elverişli ekonomik bir ortam yaratmak ve çalışma barışını sağlamak için gerekli tedbirleri alma yükümlülüğü bulunduğu belirtilmiştir.

            AnaY 50 md.si  ile , kimsenin, yaşına, cinsiyetine ve gücüne uymayan işlerde çalıştırılamayacağını ,küçüklerin  kadınların, bedenî ve ruhî yetersizliği olanların çalışma şartları bakımından özel olarak korunacakları anayasal teminat altına alınmıştır.

            AnaY.56 md.si ile de sağlık hizmetleri ve çevre konusunda hüküm konmuş ve herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip olduğu çevre,sağlığının koruması ve çevre kirlenmesini önlemesinin Devletin ve vatandaşların ödevi olduğu belirtilmiştir.

            Devletin, herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak; insan ve madde gücünde tasarruf ve verimi artırarak, işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenleyeceği de anayasal bir hüküm olarak yer almış olup bu görevin kamu ve özel kesim sağlık ve sosyal kurumlarından yararlanılarak ve denetleyerek yerine getirileceği de belirtilmiştir.Maddede sağlık hizmetlerinin yaygın hale getirilmesi için genel sağlık sigortası kurulabileceği de belirtilmiştir.

                        b- Borçlar Kanunu Hükümleri

            İş sağlığı ve güvenliğini ilgilendiren diğer hükümlere Borçlar Kanununda da rastlamaktayız. BK. 41. maddesi bir kimsenin kasdı, ihmali veya tedbirsizlik ile haksız bir şekilde bir kimseye zarar ika etmesi halinde zararı tazminle yükümlü olduğunu belirtmiştir. Bu durumda işverenin anılan fiilleri sonucunda işçiye bir zarar ika etmesi halinde BK hükümleri gereğince tazminat ödemeye mecbur tutulmuştur. BK 41. maddesi kusur esasına dayandırılmış bir sorumluluktur. Oysa  İş K. da 77. md.de ve SS.Kanunun 26.madde bağlamında işverenin sorumluluğu kusursuz sorumluluğa dayandırılmıştır..

              BK. hizmet akdi  ile ilgili hükümleri düzenleyen maddelerde, 332 madde, işverenin sözleşmenin özel durumu ve işin niteliliği gereği hakkaniyet esasları dairesinde  yükümlü olması gerekecek derecede, işçinin çalışmasından dolayı maruz kaldığı tehlikelere karşı gerekli  önlemleri almak ve elverişli sağlıklı işyeri sağlamakla yükümlü tutulmuştur. Eğer işçi işveren ile birlikte ikamet etmekte ise sağlıklı yatacak yer sağlamakla da yükümlü tutulmuştur. B.K. 332/2 maddesi işverenin belirtilen şartlara uymaması sebebiyle işçinin ölmesi halinde işçinin yardımından yoksun kalanların bu sebeple uğradıkları zararları tazmin edeceği belirtilmiş ve bu husustaki talebin sözleşmeye aykırı hareketten doğan tazminat davaları hakkındaki hükümlere tabi olduğu açıklanmıştır. BK .42 maddesi zararın tayini açısından gerçek nispetin tesbiti mümkün olmadığı durumlarda zarar görenin aldığı önlemler de nazara alınarak hakime olayın durumuna göre adaletli bir miktar tayin etme serbestisini tanımıştır. Tazminat miktarının tayininde de hekim hal ve duruma göre ve hatanın ağırlığını esas alarak buna göre tazminatı belirleyecektir.( BK. 43) Hakimin tazminatı tenkis etme yetkisi de bulunmaktadır. BK 44 madde gereğince, zarar gören tarafın rızası veya kendisinin fiilinin zararın oluşmasında etken olması durumunda ve zarar veren kişinin durumunu ağırlaştırması halinde, hakim zarar ve ziyan miktarını tenkis edebilmektedir.

                               c- SS.Kanununda İş Sağlığı ve Güvenliğine İlişkin Hükümler

            SSK 11 maddesi İş kazası ve meslek hastalığı ile ilgili hükmünde, iş kazasının tanımını;  sigortalının işyerinde olduğu sırada, işveren tarafından yürütülmekte olan iş sebebiyle, sigortalının, işveren tarafından görev ile başka bir yere gönderilmesi sebebiyle asıl işini yapmaksızın geçen zaman diliminde, sigortalıların, işverence sağlanan bir taşıtla işin yapıldığı yere toplu olarak götürülüp getirilmesi sırasında,  emzikli kadın sigortalının  ise çocuğuna süt vermek için ayrılan zamanlarda, meydana gelen ve sigortalıyı hemen veya sonradan bedence veya ruhça arızaya uğratan olay olarak  belirtmiş  ve ikinci fıkrası ile de meslek hastalığını, sigortalının çalıştırıldığı için niteliğine göre tekrarlanan bir sebeple veya işin yürütüm şartları yüzünden uğradığı geçici veya sürekli hastalık, sakatlık veya ruhi arıza halleri olarak tanımlamıştır.

                SS.K 15. md.de, işverenin sorumluluğunu belirtmiş ve iş kazasına  uğrayan sigortalıya, Kurumca işe el konuncaya kadar, sağlık durumunun gerektirdiği sağlık yardımlarını yapmakla yükümlü olacağı hükmünü koymuştur.

            Yıllardır çekişmesi bitmeyen SS.K 26. md.si, iş kazası ve meslek hastalığının, işverenin kastı veya işçilerin sağlığının korunması ve iş güvenliği ile ilgili mevzuat hükümlerine aykırı hareketi veyahut suç sayılabilir bir hareketi sonucu olmuşsa, Kurumca sigortalıya veya hak sahibi kimselerine yapılan veya ileride yapılması gerekli bulunan her türlü giderlerin tutarları ile gelir bağlanırsa bu gelirlerinin 22 nci maddede belirtilen tarifeye göre hesaplanacak sermaye değerleri toplamı sigortalı veya hak sahibi kimselerin işverenden isteyebilecekleri miktarlarla sınırlı olmak üzere Kurumca işverene ödettirileceği belirtilmiş ve  işçi ve işverenin sorumluluğunun tespitinde de  kaçınılmazlık ilkesi dikkate alınmıştır. Ancak kaçınılmazlık ilkesinin yasaya eklenmesi ile, kaçınılmazlığın çok geniş olarak yorumlanması olası değildir. Tüm önlemlerin alındığı tüm yasal gereklerin yapıldığı ve hiçbir ihmal , savsaklama vs olmadığı ve olamayacağı bir durumda ,meydana gelen ve işçiyi zarara uğratan olayın  ancak kaçınılmazlık çerçevesinde mütalaa edilmesi gerekir. Yeni düzenleme ile kaçınılmazlık sınırı asgariye indirilmiş ve son derece detaylı koruma sistem ve uygulama ile kaçınılmazlık beklenebilir olmaktan çıkmaktadır.

                26. md.ye göre  işverenin sorumluluğuna gidebilmek ve SS Kurumunun rücuu için ,iş kazası ve meslek hastalığında işverenin kastının olması veya iş sağlığı ve güvenliği mevzuatına aykırı bir hareketinin  veya suç sayılır bir hareketinin olması şartları aranmıştır. İş sağlığı ve güvenliği mevzuatına uyma veya uymama konusu yeni düzenlemeler ile iş kazalarının ve meslek hastalıklarını asgariye indireceği için işverenin kabusu olarak yıllarca sırtında taşıdığı ve çoğu mevzuata uymamaktan kaynaklanan nedenlerle oluşan hasarlı durumların sona ereceği muhakkaktır.

                SS.Kanunu 26. md. ile ilgili olarak gerek ilmi ve gerekse kaza i içtihatlar, işverenin sorumluluğunun  sadece mevzuata uymak ve yapılması veya yapılmaması gerekenlerin yerine getirilmesi ile sınırlı olmayacağını ,işverenin aynı zamanda kuralların yerine getirildiğinin denetimini de yapması gerektiğini  aksi halde sorumlu tutulacağı yönünde gelişmiştir[3] ki yeni mevzuat esasen bu denetimi yasal hale getirmektedir.

            İşverenin sorumluluğu yıllardır azınlık ve çoğunluk görüşlerinin çarpıştığı bir alan olmuştur. Yargıtay içtihatları ile buradaki işverenin sorumluluğunun ve kurumun rücu hakkının önceleri yasal halefi yet olduğu ve daha sonra da  kendine özgü bir halefi yet olduğu prensibi kabul edilerek uygulamaya devam olunmaktadır. 26. md.ile  işverenin takip edilmesi, kurum zararlarını maddede belirtilmiş tavana kadar rücu edilmesi halen yasal dayanağı da olan ve içtihatların yasa hükmü haline getirdiği uygulama ile sürdürülmektedir. Şimdiye kadarki uygulama adil bir uygulamamıdır?  Genel hukuk prensiplerine getirilmiş istisnanın temel felsefesinde haklılık var mıdır? Yoksa adalet peşinde koşarken adaletsizlikler mi gerçekleşmiştir ? Acaba sistemdeki eksik ve noksanlıklar nedeniyle mi böyle bir uygulama gerekli görülmüştür? Bu konular hakkındaki tartışmaların artık bayat olması sebebiyle: sadece burada  belirtmek gerekir ki,yıllarca üzerinde tartışılmış ve ilmi ve kaza i içtihatların konusu olmuş bu prensibin, yeni düzenleme açısından da aynı mantık çerçevesinde değerlendirilmeye devam olunup olunmayacağını  düşünmek zamanı gelmiştir. Bu sorumluluğun dayandığı felsefede: işverenin kendisini sigorta pirimi ödemekle yeterli görmemesi gerektiği,  sorumluluğunun teminat altında olmadığını bilmesi, ,risklere karşı duyarlılığının sağlanması ve önlemler almasının şart olduğunu bildirmek  için sorumluluğun halefiyete dayanması gerektiğine inanılmıştır.Başka deyişle  halefiyet prensibinin yarar sağladığı nazariyesi ile hareket edilmiştir.Bu  babadan oğula intikal eden rücu davaları ile bir zamanlar iş kazalarının teşvik edilmesine de sebep olmuştur.Bu durum, kusursuz sorumluluğun boyutlarının sınırsız olduğu dönemlerde hukuk devleti ve demokrasi bilinci ile taban tabana zıt olmuştur. İnsanın kendi vücut tamlığına değer vermediği ,kendine saygısının olmadığı ve bu bilincin yaratılmamış olduğu bir toplumda , özellikle  ekonomik nedenlerin sebep olduğu acıklı iş kazalarının, toplumsal refah düzeyinin çöktüğü her zaman diliminde ortaya çıkabileceğini hatırdan çıkarmamak gerekmektedir. Bu nedenle mevzuatın bu tür olası fiiller karşısında muhataplarını korumaya yönelik hükümlerin olması  gerekeceği açıktır. Meseleye bugünkü yapılanma açısından baktığımızda ve özellikle SS.Kanununda da gerekli değişikliklerin veya yeni SS.Kanunun yapılması veya muhtevasının parçalanarak farklı yasalarda farklı kurumlar uhdesinde düzenlenmesi gibi değişiklikler bağlamında da  olsa işverenin sorumluluğu ilkesinin yeni baştan gözden geçirilmesi gerektiği  kaçınılmazdır

                26.md. iş kazası veya meslek hastalığının, 3 üncü bir kişinin kasıt veya kusuru yüzünden olması durumunda, zarara sebep olan 3 üncü kişilere ve şayet kusuru varsa bunları çalıştıranlara B.K hükümlerine göre rücu edileceğini belirtilmiştir. SSK 27. maddesi de iş kazasının kuruma bildirilmesi ile ilgilidir. İşverenin, iş kazasını, o yer yetkili zabıtasına derhal ve Kuruma da en geç kazadan sonraki iki gün içinde yazı ile bildirmekle yükümlü olduğu kesin bir hüküm olarak yer almıştır. İşveren veya vekili tarafından kuruma iş kazasının zamanında kasden ve ağır ihmal nedeniyle bildirilmemesi veya bildirimin eksik yanlış yapılması halinde doğan ve ileride doğacak kurum zararlarından işverenin sorumlu olduğu ve tazmin etmekle yükümlü bulunduğu belirtilmiştir. SS.K 28 md.si meslek hastalığının kuruma bildirilmesi ile ilgili olarak işverene işçinin meslek hastalığına tutulduğunu öğrenmesinden itibaren iki günlük bildirim süresi tanımıştır. Bu yükümlülüğü yerine getirmeyen işverenin tazminat sorumluluğu 27. md.ki gibi düzenlenmiştir.

                İşverenin iş kazası veya meslek hastalığını yasal düzenlemeye uygun olarak  yerine getirmediğinin veya bildirim evraklarında gerçeğe aykırı hususların varlığı saptandığı takdirde SSK. 28 md. gereğince Kurumca yapılan tüm masraflardan işverenin sorumlu olacağı belirtilmiştir.

            SSK 41. maddesi  iş sağlığı ve güvenliği açısından önemli bir maddedir. Buna göre, Çalışma mevzuatına göre sağlık raporu alınması gerektiği halde rapor alınmaksızın veya mevcut rapora aykırı olarak bünyesi  işe elverişli olmadığı halde işte çalıştırılan sigortalı ile ilgili giderler ,ve bu işe girmeden önce de var olan veya bünyece elverişli bulunma­dığı halde  işte çalıştırılması nedeniyle meydana gelen hastalık açısından Kurumca yapılan hastalık sigortası masraflarının tümünden işveren sorumlu bulunmaktadır.

            SSK.114. maddesi de 151 ve 1593 sayılı kanunların uygulandığı alanlar ile ilgili hükümleri haizdir. Buna göre,   SS Kanununun hastalık sigortası ile ilgili hükümlerinin uygulandığı yerlerde çalışan ve hastalanan sigortalıların tedavileri hakkında, 151 sayılı Ereğli Havzaî Fahmiyesi Maden Amelesinin Hukukuna müteallik Kanunun  6 . ve 1593 sayılı Umumi Hıfzısıhha Kanununun 180 inci maddeleri hükümlerinin uygulanmayacağı belirtilmiştir. Ancak, 1593 sayılı Umumi Hıfzısıhha Kanununun 180 inci maddesinin, hastalanan işçilerin tedavileri ile ilgili hükümleri dışında kalan ve işçilerin sıhhi durumlarının denetlenmesinin sağlanmasına, işyerlerinde hekim çalıştırılmasına, hasta odası ve ilk yardım araçları bulundurulmasına ve diğer hususlara ilişkin hükümleri saklıdır. Bu maksatla çalıştırılan hekim, Kurumun yapmakla yükümlü olduğu muayene, tedavi ve ilk yardım hizmetlerinde Kurumca kullanıldığı takdirde buna ait ücretler ve harcanan ilk yardım malzemesi bedellerinin Kurumca ödeneceği hükme bağlanmıştır.

                        d- İş Kanunu Hükümleri

            İş Kanununda İş Sağlığı ve Güvenli ile ilgili hükümleri genel olarak değerlendirmek gerekirse;   4857 sayılı İş Kanunu  İş Sağlığı ve Güvenliği açısından işverenlerin ve işçilerin hak ve yükümlülüklerini  77- 89 maddeler arasında düzenlemiştir. Bu maddelerdeki hak ve yükümlülüklerin uygulanma biçimleri de ilgili yönetmeliklerde gösterilmiştir. Türk hukuk sistemi kaynağını Anayasada bulan kadın erkek eşitlik ilkesi üzerine inşa edilmiştir. Bu nedenle tüm hükümler bu eşitlik ilkesine uygun düzenlenmiştir.Ancak kadına özgü kurallar ile kadın işçilerin iş sağlığı ve güvenliği farklı olarak korunmuştur. Bu tür kuralların eşitlik ilkesine aykırılık değil insan hakkı gereği olduğu tartışmasızdır.

     İş.K 77 maddesi işverenlerin işyerlerinde  iş sağlığı ve güvenliğini sağlamakla yükümlü bulunduklarını ve gerekli her türlü önlemi  alacaklarını, araç ve gereçleri noksansız bulunduracaklarını belirtilmiş ve  işçilerin de iş sağlığı ve güvenliği konusunda alınan her türlü önleme uymakla yükümlü olduklarını hükme bağlanmıştır. Maddede en önemli husus iş sağlığı ve güvenliği konusundaki yasal hak ve sorumlulukların eğitiminin verilmesidir. Eğitim konusu zorunlu tutulmuştur. Ne kadar önlem alınırsa alınsın ne kadar teçhizat bulundurulursa bulundurulsun iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması ve korunması için eğitim verilmedikçe bunun gerçekleşemeyeceği anlaşılarak eğitime ağırlık verilmiştir.  İşverenler çalışma hayatında iş sağlığı ve güvenliği konusunda çok titiz ve zorunlu hükümlere uymak durumundadırlar. Ancak sadece işverenler açısından bu zorunluluğu düşünmek yanlıştır, aynı şekilde işçilerin de tüm kurallara uymayı öğrenmeleri gerekmektedir. Bu konuda verilecek eğitim ile ilgili olarak 7.Nisan 2004 tarih ve 25426 sayılı RG te  Çalışanların İş Sağlığı ve Güvenliği Eğitimlerinin Usul ve esasları Hakkında Yönetmelik düzenlenmiştir.  Yönetmeliğin uygulama alanı 4857 sayılı İş Kanununun kapsamında olan yerlerdir. Kapsamına sadece işçiler değil işyerindeki çıraklar ve stajyerler de girmektedir

İş.K. 77 maddesine göre çıkartılmış bulunan Yönetmelik işverene işyerlerinde iş sağlığı ve güvenliği eğitim programları hazırlamak ve bunlara işçilerin katılımını sağlamak ,eğitim için uygun yer araç ve gereç temin etmek yükümlülüğü verilmiştir.  Yönetmelik bir çok konuda teferruatı da düzenleyerek yorumlara gidilmesini engellemiştir. Şöyle ki, işyerlerinde alt işveren bulunması halleri de alt işverenin işçilerinin eğitimlerinden asıl işverenin de sorumlu olacağı hükme bağlanmıştır. Geçici iş ilişkisinde dahi işverenin geçici işçilere gerekli eğitimi vereceği hükmü yer almıştır.

Aynı şekilde işçilerinde sağlıklı ve güvenli bir ortamda çalışabilmelerini sağlamak için işyerinde düzenlenecek iş sağlığı ve güvenliği eğitimlerine katılma ve her türlü prosedüre uyma yükümlülükleri vardır.

İşverenlere bu yükün tahmil edilmesi ile oluşacak mali yük de hükme bağlanmış ve eğitim süresinin çalışma süresinden sayılması esası benimsenmiştir.

Yönetmelik özelliği olan işçilerin eğitimi bağlamında da hükümler getirmiştir. Buna göre, İşyerindeki kadınların, gençlerin, çocukların, özürlü, eski hükümlü, terör mağduru ve göçmen işçilerin eğitimine özel önem verileceği ve sağlık ve güvenlik ile ilgili özel görevi bulunan çalışanlar ve temsilcilerinin özel olarak eğitileceği belirtilmiştir. Eğitim programında verilecek konular; Yönetmelikte ,genel iş sağlığı ve güvenliği kuralları, iş kazaları ve meslek hastalıkların sebepleri ve işyerindeki riskler,kaza, yaralanma ve hastalıktan korunma prensipleri ve korunma tekniklerinin uygulanması, iş ekipmanlarının güvenli kullanımı,çalışanların yasal hak ve sorumlulukları,yasal mevzuat ile ilgili bilgiler,işyerinde güvenli ortam ve sistemleri kurma,kişisel koruyucu alet kullanımı,ekranlı ekipmanlarla çalışma,uyarı işaretleri,kimyasal, fiziksel ve biyolojik maddelerle ortaya çıkan riskler,temizlik ve düzen,yangın olayı ve yangından korunma,termal konfor şartları,ergonomi,elektrik, tehlikeleri, riskleri ve önlemleri,ilk yardım, kurtarma. konuları olarak düzenlenmiştir.

Yönetmelik eğitime katılacakların hangi esaslar dahilinde seçileceğini belirtmiş ve eğitimin verimli olması için terdik ve pratik uygulamayı önermiştir.İş sağlığı ve güvenliği eğitiminin verilmesinde kimlerin görevli olacağına dair yönetmelik 15. maddesinde hüküm mevcut olup buna göre, işyeri hekiminin,  mühendisinin ,teknik elemanın eğitimde görevlendirilmesi önerildiği gibi, verilecek eğitimin çeşidine göre, kuruluş ve firmalardan bu eğitimin alınabileceğini veya işçi ve işveren kuruluşlarınca ortak eğitim merkezi kurulması önerilmiştir. Eğitim sonunda eğitim alanların değerlendirmesinin yapılacağı ve belgeleneceği belirtilmiştir.Eğitim verilmekle iş kazaları ve meslek hastalıklarının en aza ineceği şüphesizdir.

     İş K. 78 maddesi sağlık ve güvenlik tüzük ve yönetmeliklerinden bahsetmektedir.İş sağlığı ve güvenliği önlemlerinin alınması ve gereken her türlü faaliyet ve ekipmanlar ile ilgili olarak yönetmelik ve tüzük çıkarılması konusu  Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına verilmiştir.Bu tüzük ve yönetmelikler de AB müktesebatı direktifler nazara alınarak çıkarılmıştır.

     Bir işyerinin kurulmasına ve işletilmesine izin verilmiş olması 78 inci maddede öngörülen yönetmelik hükümlerinin uygulanmasına hiçbir zaman engel olmamaktadır. Bu maddenin birinci fıkrası gereğince makine, tesisat ve tertibat veya işin durdurulması veya işyerinin kapatılması sebebiyle işsiz kalan işçilere işveren ücretlerini ödemeye veya ücretlerinde bir düşüklük olmamak üzere meslek veya durumlarına göre başka bir iş vermeye zorunludur.

İş.K. 80. maddesi İş sağlığı ve güvenliği kurulu kurulması ile ilgili olarak, İş.K. na göre sanayiden sayılan, devamlı olarak en az elli  işçi çalıştıran ve altı aydan fazla sürekli işlerin yapıldığı işyerlerinde her işveren bir iş sağlığı ve güvenliği kurulu kurmakla yükümlü olduğu belirtilmiştir.İşverenlerin iş sağlığı ve güvenliği kurullarınca iş sağlığı ve güvenliği mevzuatına uygun olarak verilen kararları uygulama yükümlülüğü bulunmaktadır.İş sağlığı ve güvenliği kurullarının oluşumu, çalışma yöntemleri, ödev, yetki ve yükümlülükleri Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığınca hazırlanacak bir yönetmelikte gösterileceği belirtilmiştir.

İş.K.  81.maddesi devamlı olarak en az elli işçi çalıştıran işverenlerin, Sosyal Sigortalar Kurumunca sağlanan tedavi hizmetleri dışında kalan, işçilerin sağlık durumunun ve alınması gereken iş sağlığı ve güvenliği önlemlerinin sağlanması, ilk yardım ve acil tedavi ile koruyucu sağlık hizmetlerini yürütmek üzere işyerindeki işçi sayısına ve işin tehlike derecesine göre bir veya daha fazla işyeri hekimi çalıştırmak ve bir işyeri sağlık birimi oluşturmakla yükümlü olduklarına dair hüküm getirmiştir.

İşyeri hekimlerinin nitelikleri, sayısı, işe alınmaları, görev, yetki ve sorumlulukları, eğitimleri, çalışma şartları, görevlerini nasıl yürütecekleri ile işyeri sağlık birimleri, Sağlık Bakanlığı ve Türk Tabipleri Birliğinin görüşü alınarak Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından çıkarılacak bir yönetmelikte düzenleneceği belirtilmiştir.

İş.K. 82.maddesi sanayiden sayılan, devamlı olarak en az elli işçi çalıştıran ve altı aydan fazla sürekli işlerin yapıldığı işyerlerinde işverenlerin, işyerinin iş güvenliği önlemlerinin sağlanması, iş kazalarının ve meslek hastalıklarının önlenmesi için alınacak önlemlerin belirlenmesi ve uygulanmasının izlenmesi hizmetlerini yürütmek üzere işyerindeki işçi sayısına, işyerinin niteliğine ve tehlikelilik derecesine göre bir veya daha fazla mühendis veya teknik elemanı görevlendirmekle yükümlü olduklarını belirtmiştir.

İş güvenliği ile görevli mühendis veya teknik elemanların nitelikleri, sayısı, görev, yetki ve sorumlulukları, eğitimleri, çalışma şartları, görevlerini nasıl yürütecekleri, Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliğinin görüşü alınarak Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığınca çıkarılacak bir yönetmelikle düzenlenmiştir.

İş.K.83. madde ,işyerinde iş sağlığı ve güvenliği açısından işçinin sağlığını bozacak veya vücut bütünlüğünü tehlikeye sokacak  yakın, acil ve hayati bir tehlike ile karşı karşıya kalan işçi, iş sağlığı ve güvenliği kuruluna başvurarak durumun tespit edilmesini ve  gerekli tedbirlerin alınmasına karar verilmesini talep edebilme hakkının olduğunu ve bu  kurulun aynı  gün acilen toplanarak  kararını vererek  durumu tutanakla tespit edeceğini belirtmiş ve kararın işçiye yazılı olarak bildirilmesini hükme bağlamıştır.

İş sağlığı ve güvenliği kurulunun bulunmadığı işyerlerinde, işçinin tesbit yapılması talebini işveren veya  işveren vekiline yapabileceği . ve durumun yazılı olarak kendisine bildirilmesini isteme hakkının bulunduğu hükme bağlanmıştır. İşveren veya vekilinin yazılı olarak cevap verme zorunluluğu işçinin yasal hakkı olarak düzenlenmiştir.

Kurulun işçinin talebi yönünde karar vermesi halinde işçi, gerekli iş sağlığı ve güvenliği tedbiri alınıncaya kadar çalışmaktan kaçınabilir. İşçinin çalışmaktan kaçındığı dönem içinde ücreti ve diğer hakları saklı bulunmaktadır. İş sağlığı ve güvenliği kurulunun kararına ve işçinin talebine rağmen gerekli tedbirin alınmadığı işyerlerinde işçiler altı iş günü içinde, bu Kanunun  24 üncü maddesinin (I) numaralı  bendine uygun olarak belirli veya belirsiz süreli hizmet akitlerini derhal feshedilebileceği belirtilmiştir.

İş.K. 79 uncu maddesi gereğince işyerinde işin durdurulması veya işyerinin kapatılması halinde ise ,işçilere iş sağlığı ve güvenliği açısından sağlıklarını bozacak veya vücut tamlıklarını tehlikeye sokacak yakın acil bir hayati tehlike halinde işçi sağlığı ve güvenliği kuruluna başvurma ve durumu tesbit ettirme hakkının verilmiş olduğu İş.K. 83. maddesinin  artık uygulanmayacağı belirtilmiştir.

İş.K.84 .maddesi işyerinde  İçki veya uyuşturucu madde kullanma yasağı olduğunu belirtmektedir.İşyerine sarhoş veya uyuşturucu madde almış olarak gelmek ve işyerinde alkollü içki veya uyuşturucu madde kullanmak yasaktır. İşveren; işyeri eklentilerinden sayılan kısımlarda, ne gibi hallerde, hangi zamanda ve hangi şartlarla alkollü içki içilebileceğini belirleme yetkisine sahip olduğu belirtilmiştir.

İş.K. 85. madde Ağır ve tehlikeli işlerle ilgili olarak çalışma yaşını belirterek, onaltı yaşını doldurmamış genç işçilerin ve  çocukların ağır ve tehlikeli işlerde çalıştırılamayacağı belirtilmiştir.Hangi işlerin ağır ve tehlikeli işlerden sayılacağı, kadınlarla onaltı yaşını doldurmuş fakat onsekiz yaşını bitirmemiş genç işçilerin hangi çeşit ağır ve tehlikeli işlerde çalıştırılabilecekleri Sağlık Bakanlığının görüşü alınarak Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığınca hazırlanacak bir yönetmelikte düzenlenmiştir. İş.K. 86. maddesi de ağır ve tehlikeli işlerde çalışacak işçilerin işe girişlerinde ve işin devamı süresince ve en az yılda bir kere bedence işe elverişli ve dayanıklı olup olmadıkları yasada belirtilmiş  işyeri hekimi ,işçi sağlığı dispanserleri, SSK sağlık ocağı ,hükümet veya belediye hekimleri tarafından raporla tevsik edilecektir. Raporu olmayanların işe alınmaları ve çalıştırılmaları yasaklanmıştır. İşyeri hekimi tarafından verilen raporlara itiraz edilmesi mümkündür.Bu durumda işçi Sosyal sigortalar Hastanesi sağlık kurulunca muayene edilerek kesin rapor oluşturulur.İş.K. 87. maddesi onsekiz yaşından küçük işçiler için de rapor alınması gerektiğini düzenlemiştir. Genç işçilerin vücut yapılarının dayanıklı olup olmadığının raporla belirtilmesi ve onsekiz yaşını dolduruncaya kadar altı ayda bir defa doktor muayenesinden geçirileceği ve raporların işyerinde saklanacağı belirtilmiştir. Gebe ve emzikli kadınlar ile de ilgili olarak İş.K. 88 maddesi bu kadın işçilerin hangi dönemlerde ne gibi işlerde çalıştırılamayacaklarını , hangi işlerde  çalışmalarında sakınca olmadığı bu  işlerde hangi şartlar ve usullere uyacakları, ne suretle emzirme odaları veya çocuk bakım yurdu (kreş) kurulması gerektiği yönetmelikle belirtilmiştir.

İşveren ve işveren vekilinin  mevzuat gereği işyerinde almakla yapmakla yükümlü oldukları vecibeleri yerine getirmemeleri halinde İş.K. 105 maddesi uyarınca  para cezaları getirilmiştir.

III –  UYGULAMA VE ÖNERİLER

            İş sağlığı ve güvenliği ile ilgili olarak 2003 ve 2004 yılındaki faaliyetlerle çıkarılmış yönetmelikler[4] uygulamayı yönlendirmekte ve yönetmeliklerin uluslararası kurallar doğrultusunda olması sebebiyle de Türkiye gelişmiş bir mevzuata sahip bulunmaktadır. Yasal düzenlemenin ağırlıklı olarak olumlu yönleri bulunmaktadır. Ancak bazı yönetmeliklerde eskisine oranla daha az detaylı hükümler bulunması uygulama açısından bazı zorlukları da birlikte getirecekse de bunların değiştirilmesi pekala mümkündür. Veya uygulamada meydana gelecek tereddütlerin giderilmesine yönelik genelgeler çıkartılabilir.

            Açıklamaya çalıştığımız yasal düzenleme ile iş sağlığı ve güvenliği konusu optimum düzeye erişmiş kabul olunabilir. Ancak uygulamada da aynı seviyeye erişildiği anlamı henüz çıkmamalıdır. Ülkede gerek işveren ve gerekse sendikalar ve gerekse işçilerin özenle iş sağlığı ve güvenliği eğitimini ciddiye almaları kaçınılmaz bir gerçektir. Yönetmeliklerde açıklandığı gibi eğitim ve bilgilendirme konularına ağırlık verilerek uygulama risksiz hale getirilebilecektir.

            Türkiye genelinde konuya baktığımızda, iş sağlığı ve güvenliğine, daha açık bir deyimle insan sağlığı ve güvenliği bilincine erişilmemiş olduğunu görmekteyiz. İnsana değer verme bilinci yavaş yavaş gelişmektedir. Bu konudaki ağır çekimin en belli başlı nedeni, insana değer verme gereğinin tabandan gelen bir tepki ve talep sonucunda gerçekleşmemiş olmasıdır Her zaman olduğu gibi yasama organının faaliyeti sonucu yukarıdan gelen yasal düzenlemenin gereklerini idrak edebilmek zamana ihtiyaç göstermektedir. Oysa, halkın veya ihtiyaçlı grubun, işçilerin, işverenlerin kendi ihtiyaçları arzuları, güvenlikleri, beklentileri menfaatleri nedeniyle talepte bulunmaları sonucunda ortaya çıkmış bir mevzuat söz konusu olsaydı bu bilinç daha önce gelişirdi.

            Yeni mevzuat açısından en önemli sorun insan faktörü açısından bilinçlenmenin gerçekleştirilmesidir. Esasen tüm yönetmelikler eğitim  konusunda ciddi ve zorunlu kurallar getirerek iş sağlığının ve güvenliğinin gerçekleşmesinin nasıl sağlanacağını belirtmiştir.

            Eğitim sorununun çözülmesi ile insanın önce kendisine değer verme bilinci gerçekleşecek ve ondan sonra kurallara uymakla kendine değer vereceğini idrak ederek hem kendisine hem çevresine ve hem de çalıştığı işyerine ve topluma yararlı olacaktır.

            Bireyin konunun ciddiyetini anlayıp mevzuatın zorunlu kıldığı işlemleri ifa etmesini beklemek çözüm değildir. Şimdiye kadar yapılan da bu olmuştur. Yazılı kuralların bulunması yeterli görülmüş işyerlerinde belirli tabelaların asılmış bulunması ile sorun halledildi farz edilmiştir. En mükemmel mevzuatın olması bilinç eksikliği karşısında hiçbir sonuç vermeyecektir.

            1930-40 lı yıllarda bireylere önem verilmeden, çıkarların önde tutuldu dönemler olmuştur. Ancak 1961 dan sonra anayasal boyutta bireylerin öne çıkarıldığını görüyoruz. Nitekim, AnaY nın 5. maddesinde  Devletin görevinin ,kişilerin  ve toplumun refah ve huzur ve mutluluğunu sağlamak olduğu belirtilmekle ,insana verilen değer Anayasada temelini bulmuştur.

            Yönetmelikler de işçilerin iş sağlığı ve güvenliği konularında bilgilendirilmesi ve işçilerin görüşlerinin alınması esası getirilmiştir.Tehlikelerin anlatılması ve eğitim verilmesi sistemine geçilmiştir.. Yukarıda belirtildiği gibi yönetmeliklerdeki hükümler dışında ayrıca Çalışanların İş Sağlığı ve Güvenliği Eğitimlerinin Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik ile de işverenlerin işyerinde iş sağlığı ve güvenliği eğitimi vermeleri usulü düzenlenmiştir. Böylece, artık uygulamada işler rastlantıya bırakılmayacak ve iş sağlığı ve güvenliği çok geniş bir alanda uygulamaya geçecektir.  İşyerlerinde bu zorunlu eğitim iş kazası ve meslek hastalıklarının önlenmesinde büyük etken olacaktır. Uygulamanın gereği gibi yapılıp yapılmadığı konusunda da işyerlerinin ve işin niteliğine göre işverenlere yönetmeliklerde belirlenen ölçütlere uyulması için yönetmeliklerin yürürlüğünden itibaren belirli süreler tanınmıştır. Bu sürelere rağmen gerekli önlemleri almayan veya işyerini uygun hale getirmeyenler hakkında İşyerlerinde İşin Durdurulmasına veya İşyerlerinin Kapatılmasına Dair Yönetmelik Hükümlerinin uygulanacağı açıktır.[5] Bu yönetmelik hükümleri ile işyerlerinin denetiminde komisyon kurulması esas alınarak etkin bir denetim mekanizması hedeflenmiştir. Sistemin iyi organize edilmesi ve ciddi uygulanması ile amaca varılacağı kesindir.

            Bundan sonra ne yapılmalıdır.? Yönetmeliklerin uygulanması, uygulamanın denetlenmesi işçi ve işverenlerin eğitilmesi sorunu hal etmekte midir? Tabii ki hayır, eğitim konusunun gerekliliği, AB normlarının iç hukuk kuralı olmadan da, ileri sürülmüş ve nedenleri anlatılmaya çalışılmıştır. Bu çalışmalar ile en azından teknokratların belirli bir düzeye geldiği açıktır. Ancak henüz tüm toplumun bilinçlendirilmesi için yol alınması gereken başka hususlar vardır.

            İşçi işveren ve Devlet arasında gelişecek olan iş sağlığı ve güvenliği konusu, belirli bir gruba yönelik çalışmadır. Ancak genel olarak bireylerin konunun ciddiyeti hakkında bilgileri olmayacaktır. Bireyler bir hizmet akdi ile işe girdiklerinde iş sağlığı ve güvenliği bakımından donanımlı hale geleceklerdir. Bu yeterli değildir. Sağlık ve iş güvenliği konuları toplumu konusu olarak orta öğrenimin, yüksek öğrenimin konusu haline gelmeli ve yaygın eğitim içinde yer almalıdır.

            Bugün sağlık ile ilgili bir takım bilgilendirme orta öğrenimde yer almakta ise de bu ciddiye alınarak verilen ve öğrenilen düzeyde değildir. İnsan sağlığı ve güvenliği konusu en az felsefe, tarih, coğrafya, matematik kadar önemlidir. Bugün çeşitli fakültelerde fen fakülteleri, mühendislik fakülteleri gibi eğitim kurumlarında İş Hukuku dersleri bir bakıma okutulmaktadır. Bu derslerin gerçek amacı o bilim dalından mezun olacakların istihdamda karşılaşacakları riskleri bilmeleri ve bunların yasal sonuçlarını öğrenmeleri içindir. Bu eğitim programının iş sağlığı ve güvenliği ağırlıklı olarak geliştirilmesi kaçınılmazdır. Yoksa iş hukukunun temel kavramlarının sözleşme türlerinin veya hükümlerinin doktrin açısından da değerlendirilmesi değildir. Şayet geleceğin işverenleri veya işveren vekilleri olacaklara geçmişten itibaren bu konularda eğitim verilebilseydi, bugün yığın halinde öğrenilmesi gereken konular karşımıza çıkmazdı.

            Açıklanan bu nedenle, sanayi, inşaat, sağlık, teknoloji sektörünün beyinlerini yetiştiren yükseköğrenimin ders programında da değişiklik yapılması kaçınılmazdır. Şimdiye kadar yapılan yanlışlığa son vererek yeni mevzuatın gereklerinin anlatılmasını önermek gerekmiştir.

            Koruyucu hekimlik kurumunun ciddi bir organizasyonla oluşturulması ve işyeri hekimliği bağlamında, bunların hizmet sürelerinin yeniden ayarlanarak ÇASGEM tarafından yürütülen programın genişletilip sertifikaların ona göre verilmesi yararlı olacaktır. Böylece işyeri hekimlerinin sadece risk grupları gözetilerek hizmet vermeleri mevzuatta belirtilmiş sürelerle değil, işyerlerine daha fazla süre ile hizmet vermeleri hususu yapılanmalı  ve koruyucu nitelikte işçilerin bilgilendirilmesi sağlanmalıdır.

            İşveren ve işçileri zorlayacak olan eğitim programları ciddi ve amaca uygun olarak gerçekleştirilebildiği takdirde Türkiye’de inanılmaz boyutta minimum riskli işgücünün oluştuğunu görmek hayal olmaktan çıkacaktır. Bu ulusun daha iyilerine layık olduğu gerçeği karşısında iş sağlığı ve güvenliği programlarının, projelerinin desteklenmesi gerektiği kaçınılmazdır.

2005

Prof. Dr. BERİN ERGİN


[1] Im Hof Ulrich: Avrupa’da Aydınlanma, 1995 Ist. s.153 vd,196 vd,221 vd.,231 vd.

[2] ILO sözleşmeleri bağlamında , iş sağlığı ve güvenliği ile ilgili olarak, 45 nolu Her nevi Maden Ocaklarında Yeraltı İşlerinde Kadınların Çalıştırılmaması hakkında Sözleşme, 88 nolu Sanayii ve Ticarette İş Teftişi Hakkında Sözleşme, 15 nolu Trimci ve Ateşçi Sıfatı ile Gemilerde İşe Alınacakların Asgari Yaşının Tesbitine dair Sözleşme , 58 nolu Deniz İşlerinde Çalıştırılacak Çocukların Asgari Yaş Haddinin Tesbiti Hakkında Sözleşme, 119 nolu Makinelerin Gerekli Korunma Tertibatı ile Teçhizine İlişkin Sözleşme, 115 nolu İşçilerin İyonizan Radyasyonlara Karşı Korunması Hakkında Sözleşme, 127 nolu Tek İşçinin Taşıyabileceği Yükün Azami Ağırlığı Hakkında Sözleşme, 77 Sayılı Çocukların ve Gençlerin Sanayide İşe Elverişlilikleri Yönünden Sağlık Muayenesine Tabi Tutulması Hakkında Sözleşme, 123 nolu  Yer altı Madenlerinde İşe Alınmada Asgari Yaş Hakkında Sözleşme, 142 nolu İnsan Kaynaklarının Değerlendirilmesinde Mesleki Eğitim ve Yönlendirmenin Yeri  Sözleşmesi, 29 nolu Cebri veya Mecburi Çalıştırma Hakkında Sözleşme. 155 Nolu  İş Sağlığı ve Güvenliği ve Çalışma Ortamına İlişkin Sözleşme, 161 Nolu İş Sağlığı Hizmetlerine İlişkin Sözleşme, kabul edildiği için uygun  mevzuat hükümlerine yer verilmiştir. Ayrıca imzalanmamış ILO sözleşmeleri açısından da Türk mevzuatında bunların etkilerini görmekteyiz. Ayrıca Avrupa Konseyi üyesi olarak Konseyin belgesi  Sosyal Şart ( Çiçekli Bülent: detaylı olarak sosyal Şart  ve ilgili metinler için bkz. Avrupa Sosyal Şartı,2001 Ankara)  ile getirilmiş ilkeler de çağdaş yasa ve yönetmeliklerin çıkarılmasında etkendir.

[3] Güzel-Okur:  Sosyal Güvenlik Hukuku, 9. bası,Ist. 2003 , s. 242 vd.

[4] İş Sağlığı ve Güvenliği Yönetmeliği (halen iptal edilme aşamasında olup tüzük olarak yeniden yapılandırılacaktır), Çalışanların İş Sağlığı ve Güvenliği Eğitimlerinin Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik, İş Güvenliği ile Görevli Mühendis veya Teknik Elemanların Görev, Yetki ve Sorumlulukları ile Çalışma Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik ,Ağır ve Tehlikeli İşler Yönetmeliği, Yapı İşlerinde Sağlık ve Güvenlik Yönetmeliği, İş Ekipmanlarının Kullanımında Sağlık ve Güvenlik Şartları Yönetmeliği, Kişisel Koruyucu Donanım Yönetmeliği, Kişisel Koruyucu Donanımların İşyerinde Kullanılması Hakkında Yönetmelik, Güvenlik ve Sağlık İşaretleri Yönetmeliği, Gürültü Yönetmeliği, İşyeri Sağlık Birimleri ve İşyeri Hekimlerinin Görevleri ile Çalışma Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik ,Titreşim Yönetmeliği, Kimyasal Maddelerle Çalışmalarda Sağlık ve Güvenlik Önlemleri Hakkında Yönetmelik, İşyeri Bina ve Eklentilerinde Alınacak Sağlık ve Güvenlik Önlemlerine İlişkin Yönetmelik, Sondajla Maden Çıkarılan İşletmelerde Sağlık ve Güvenlik Şartları Yönetmeliği,Yer altı ve Yerüstü Maden İşletmelerinde Sağlık ve Güvenlik Şartları Yönetmeliği,Asbestle Çalışmalarda Sağlık ve Güvenlik Önlemleri Hakkında Yönetmelik,Ekranlı Araçlarla Çalışmalarda Sağlık ve Güvenlik Önlemleri Hakkında Yönetmelik, İş Sağlığı ve Güvenliği Kurulları  Hakkında Yönetmelik, Kansorejen ve Mutajen Maddelerle Çalıştırmalarda Sağlık ve Güvenlik Önlemleri Hakkında Yönetmelik, Elle Taşıma İşleri Yönetmeliği,  Çocuk ve Genç İşçilerin Çalıştırılma Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik ,Sağlık Kuralları Bakımından Günde Ancak Yedibuçuk Saat Veya Daha Az Çalışılması Gerek İşler Hakkında Yönetmelik, Gayrı Sıhhi Müesseseler Yönetmeliği, Patlayıcı Ortamların Tehlikelerinden Çalışanların Korunması Hakkında Yönetmelik, İşyerlerinde İşin Durdurulmasına Veya İşyerlerinin Kapatılmasına Dair Yönetmelik, Geçici Veya Belirli Süreli İşlerde İş Sağlığı ve Güvenliği Hakkında Yönetmelik. Biyolojik Etkenlere Maruziyet Risklerinin Önlenmesi Hakkında Yönetmelik, Balıkçı Gemilerinde Yapılan Çalışmalarda Sağlık ve Güvenlik Önlemleri Hakkında Yönetmelik, Kadın İşçilerin Gece Postalarında Çalıştırılma Koşulları Hakkında Yönetmelik, Balıkçı Gemilerinde Yapılan Çalışmalarda Sağlık ve Güvenlik Önlemleri Hakkında  Yönetmelik,

[5] Yönetmelik 05.03.2004 tarihli ve 25393 sayılı RG. yayınlanmıştır.

error: Tüm içerik Hakları saklıdır.